Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Eve dönmenin iki yolu



Toplam oy: 53
Karl Ove Knausgaard, Fredrik Ekelund // Haydar Şahin
Monokl
Bu mektuplarda “epey bir çekicilik, epey bir alan ve epey bir zaman var”...

Geçtiğimiz yüzyılda yaşamış herkesin bir Dünya Kupası anısı olduğunu varsayabilir miyiz? En güzel ve bununla birlikte mutlak küreselliğe en yakın oyun olmakla övünen, kürenin her noktasına nüfuz ettiğinden emin görünen futbolun dört yılda bir tertiplenen görkemli seyirliğinden bahsediyorum. Öyle olmasa bile, en azından bu kürenin futbolu seven coğrafyalarında, futbolu severek büyümüş olanlarımızın kişisel tarihlerini işaretlemenin –saplantılı ama aynı derecede incelikli olmayan– bir yolu olarak iş görebilir Dünya Kupaları. Eskinin kaşiflerinin, girdikleri mağarada geri dönüş yolunu bulmak için arkalarında bıraktıkları küçük taşlar olarak düşünebiliriz onları. Final maçını hayal meyal hatırladığınız, bir bakıma “erken yakalandığınız” bir kupa vardır çoğu zaman. Bir de neredeyse dini bir adanmışlıkla takip ettiğiniz ve ileride futbola dair hislerinizi onun üzerinden tanımlayacağınız bir kupa. Çocukluğun orta yerinde duran esaslı bir taş, güçlü bir referans noktası. Büyük bir sınava hazırlanırken ya da hesapta olmayan başka bir meşguliyet içerisindeyken, ancak yan gözle izleyebildiğiniz bir kupa da olur. Babanızla birlikte seyrettiğiniz yarı final maçıyla zihninize kazınan bir kupa ve bir boşanmanın gölgesinde geçen bir başkası... Bunlar, otuz yıllık ömrümde –ve her defasında Türkiye’de– karşıladığım Dünya Kupaları ile ilişkilendirdiğim bazı kodlar. Ve bu kodların tümüne, iki yazarın, Karl Ove Knausgaard ile Fredrik Ekelund’un, en az Kuzey Işıkları kadar uzak ve fantastik görünen gerçeklikleri içinde –birinde değilse ötekinde– rastlayabiliyorum.


Knausgaard, ismini duymuş olabileceğiniz bir yazar; Ekelund, ismini muhtemelen duymadığınız bir yazar. Brezilya futbol tarihi hakkında yazan en popüler ikinci İsveçli olması, onu Knausgaard için ideal mektup arkadaşı yapmaya yetiyor. Evdeyken Deplasmanda, kupayı yerinde takip eden (aynı zamanda 2014 öncesinde Rio’yu efsanevi futbolcu Garrincha’nın İsveçli oğluyla epeyce turlamış, şehrin hemen her mahallesinde çalacak birkaç kapısı olan) Ekelund ile o yazı çoğunlukla Güney İsveç kırsalındaki altı nüfuslu evinde geçiren Knausgaard arasındaki mektuplaşmalardan mürekkep bir kitap.

 

 

Dört yıl önce oynanmış ve bitmiş birtakım maçlar etrafına kurulu bu metinlere canlılık/tazelik veren şeyin ne olduğunu soruyorum kendime. İlk olarak, Knausgaard ve Ekelund’un futbol üzerine yazan entelektüellerin sık düştükleri bir hatadan kaçındıklarını fark ediyorum. Nostaljiye teslim olmayı reddediyorlar. Evet, Karl Ove’nin Norveç’te geçen çocukluğu sırasında ulusal lig maçları televizyondan yayınlanmadığı için İngiliz futboluna ve Liverpool’a kendini kaptırdığını bu kitaptan öğreniyoruz. Sonra IK Start’ın 1980’deki şampiyonluğunu babası ve kardeşiyle sahaya girerek kutladıkları günü okuyoruz. (İlerideki sayfalarda rastladığımız bir baba, Kavgam serisini okumuş olanlara daha tanıdık gelecek: Kendisi maçı numaralı tribünden izlerken, çocukları için açık tribünden bilet alan bir baba.) Arada sırada, futbolcu olmayı düşleyen bir çocuk olan Fredrik’i ya da taksisinde ağırladığı Bosse Larsson’un hatırasını ziyaret ediyoruz. Ancak meselenin kalbinde, şimdi ve burada, Brezilya’nın çeşitli çim sahalarında oynanmakta olan futbol maçları var. Ve Fredrik’in Brezilyalı arkadaşlarıyla yaptığı başka maçlar, kendi deyişiyle “bossa nova futbolu.” En sonunda cebimizde 2018’i, Rusya’daki kupayı anıştıran bir şeyler bile buluyoruz. Fredrik’in bu yaz boyunca çok konuşulan VAR (video yardımcı hakem) uygulamasını destekleyeceğini biliyoruz örneğin. Teyit almamız mümkün olmasa bile, futbola dair en insicamlı metinlerden bazılarını yazan Ulus Baker’in bundan nefret edeceğini bildiğimiz gibi biliyoruz. Messi’yi, Iniesta’yı, Neymar’ı okuyoruz. Televizyonda onları izlerken, televizyonda onları izleyen başka adamların neler yazdığını okuyoruz, daha doğrusu. Ve bugüne bağlanmakta güçlük çekmiyoruz.



“Ciddiyet karşıtı, anlam karşıtı, entelektüellik karşıtı” oyun


“Kök salma” ve “kökünden sökülme.” Felsefeci ve dilbilimci Barbara Cassin, Vergilius’un kahramanı Aeneas’tan bahsetmeden önce, nostaljinin bu iki kavram üzerine kurulu olduğu önermesinde bulunur. (Nostalji: İnsan Ne Zaman Evindedir?, Kolektif Kitap, 2018) Odysseus için bir gezinti ve dönüş olanın, Aeneas için bir kaçış ve sürgün olduğunu söyler. Aeneas’ın eve (ya da kökene) dönmesi, ancak bu sürgünle mümkün olacaktır. (Ev Hesperia’dır, yani Knausgaard’un favori futbol ülkesi İtalya!) Knausgaard ve Ekelund, nostaljiye teslim olmayı reddederken, bu kadim oyunda bir nostalji ikamesi buluyorlar. Knausgaard’un sözcükleriyle, bu “ciddiyet karşıtı, anlam karşıtı, entelektüellik karşıtı” oyun, onları aynı akıntıya getirip bırakıyor. Eve dönmek üzere.

Knausgaard’un son-rock-yıldızı-edebiyatçı olarak bulduğu şöhreti kutlamaya meyledenler dahi, ona çoğunlukla “sıradanlığın, uçucu, bayağı ya da yüzer gezer şeylerin yazarı” sıfatını atfettiler. Eşlik eden bir tür örtük tahkirle elbette. Aynı bakış açısından, Knausgaard’un nihayet futbol hakkında, yani “kitleler üzerindeki tesir gücü yüksek şu bayağılık” hakkında bir kitap yayımlamış olması doğal karşılanabilir. Knausgaard ve Ekelund, Dünya Kupası’na koşut ilerleyen müşterek sürgünlerinin sonunda, dört adımda bir bırakılmış bütün küçük taşları toplayıp mağarayı terk ettiklerinde, bu kitabın bundan ibaret olmadığını düşünüyorum. Knausgaard’un Tomas Tranströmer şiirlerinden söz ederken söylediği gibi, bence bu mektuplarda “epey bir çekicilik, epey bir alan ve epey bir zaman var.” Bir anlama uğramıyormuş gibi görünürken, aslında bir anlamla buluşmak –var olan bir yer ve zaman duygusuna anlam vermek– üzere kuluçkaya yattıklarından şüphelendiğim cümleler yazıyorlar birbirlerine. Sonra İsveç’te bir bebek ağlıyor ya da Brezilya’da bir barın kapısından içeri gerçekten güzel bir kadın giriyor; kafalarını kaldırıp ekrana bakıyorlar ve mektuplarına geri dönüyorlar: “Kosta Rika üçledi, 3-1! Vay be.”

 

 

 


 

 

 

Görsel: Muhammed Ali Üzen

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.