Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Fotoğrafla Geçen Bir Ömür



Toplam oy: 28
Cartier-Bresson’un kişisel kutsal kitabının ilk sözleri muhtemelen “Başlangıçta geometri vardı” olurdu. İçini kemiren o duyguyu başka hiçbir şey daha iyi özetleyemezdi: görünüşün ardında yatanı bulmaya çalışmak, evrensel kaosun içindeki gizli düzen, bir şeyi diğerinden ayırmak ve bunu en iyi ifade edecek görsel duyguyu birleştirmek

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım. Görür görmez adeta kulağıma eğilip “sen fotoğrafçı ol,” diye fısıldayan büyük bir gücü duyumsuyordum.

 

Henri Cartier-Bresson’la tanışmam da bu günlere denk gelir. Pera Müzesi’nden içeri girdiğimde, tek bildiğim Henri Cartier-Bresson’un çok büyük bir fotoğrafçı olduğuydu. Sonra, “çok büyük bir fotoğrafçı” sözünün ne olduğunu öğrendim. O sergideki kimi fotoğraflar, bugün bile olanca berraklığıyla hafızamda.

 

“Kamondo Merdivenleri” fotoğraflarının karşısında ne kadar zaman geçirdiğimi hatırlamıyorum. Siyah takım elbiseli adam, bıyıklı, bir ayağını üst basamağa atmış. Uzun uzun izlemiştim, sanki metafizik bir şey olacak ve ben altmışların İstanbul’una, o adamın yanına gideceğim. O hafta sonu, alıp elime gezi rehberlerini, başta Kamondo Merdivenleri, saatlerce yürümüştüm iki binli yılların İstanbul’unda. Aklımda hep Cartier-Bresson’un fotoğrafları vardı, aynı açılardan bakmaya çalışıyordum ben de, kırk küsur yıl sonra.

Fransız gazeteci Pierre Assouline’in önce hayranı ardından arkadaşı olduğu Cartier-Bresson üstüne yazdığı biyografiyi okuyorum. Kitabın kapağında Henri Cartier-Bresson’un Ara Güler imzalı bir fotoğrafı -tabii ki siyah-beyaz!
Henri Cartier-Bresson, 1908 doğumlu, fabrikatör bir ailenin oğlu, çocukluğu şatolar arasında geçmiş. Andre Gide, anne tarafından kuzeniymiş. Ama köklü bir aileye mensup olduğu Marat’yı öldüren Charlotte Corday’le de akraba olmasından belli! Paris’in bohemi ve sanat dolu atmosferi aklını başından almış. Neredeyse her şeyi reddedip ressam olmaya karar vermiş. Gerçeküstücülük akımına kapılmış. İlk resimlerinde Max Ernst’in kuvvetli bir etkisi göze çarpıyormuş. “Saygın, sağlam, kibar, dürüst, korkutucu olduğu kadar da ürkek bir adam” olarak tanımladığı Andre Breton’un, “isyanın, içgüdünün ve sezginin gücünün vücut bulmuş hali” olduğunu söylüyor.[59] Andre Lhote’tan resim dersleri almış. Arkadaş çevresi Max Jacob, Andre Pieyre de Mandiargues gibi gerçeküstücülerle dolmuş, bir başka gerçeküstücü yazar Rene Crevel’den ise çok etkilenmiş. “Kendisinden sekiz yaş büyük olan Crevel, Cartier-Bresson’un hiç sahip olmadığı ağabeyi olabilirdi.”[56]
Gerçeküstücü etkiler, Cartier-Bresson’un peşini uzun yıllar bırakmamış. Assouline’e göre, Lhote’un akademisinde ressamlığı öğrenmeye çalışırken kapmış “geometri virüsünü”.
Cartier-Bresson’un kişisel kutsal kitabının ilk sözleri muhtemelen “Başlangıçta geometri vardı” olurdu. İçini kemiren o duyguyu başka hiçbir şey daha iyi özetleyemezdi: görünüşün ardında yatanı bulmaya çalışmak, evrensel kaosun içindeki gizli düzen, bir şeyi diğerinden ayırmak ve bunu en iyi ifade edecek görsel duyguyu birleştirmek.[46]
İlginç bir kehanetten söz ediyor Assouline. Bir kâhin ona şöyle demiş: “Doğudan bir kadınla evleneceksin; Çin’den değil, Hindistan’dan da değil ama beyaz da değil, zor bir evlilik olacak…”[143] Bu kehanet gerçekleşmiş. Eli olarak bilinen Ratna Mohini, Javalı bir dansçı, Endonezya’da, Müslüman bir ailede Caroline Jeanne de Souza-Ijke adıyla doğmuş. Ratne ile Henri, 1937’de evlenmiş. Otuzların sonu, Avrupa için kıyametin başlangıcı demek.
1940’ta bütün Paris gibi Cartier-Bresson da kendisini ateşin ortasında bulmuş. Yazar arkadaşlarından Paul Nizan’ın Dunkirk’te öldürülmesi bir yana, kendisi de işgalci Nazi ordusunun eline düşmüş ve üç sene sürecek esaret hayatı başlamış. Henri Cartier-Bresson, Nazilere yakalanmadan önce Vosges’teki bir tarlaya gömdüğü meşhur Leica fotoğraf makinesini üç sene sonra “mezardan” çıkarıp fotoğraflar çekmeye devam etmiş.
Esir kapına varan her mahkûma bir numara verildi (…) Yaklaşık yirmiüçbin adam oradaydı. Savaş kampı mahkûmları toplama kampı ya da imha kampındakiler gibi değildi ama sonuçta orası da bir kamptı. Cartier-Bresson, KG 845, kendini ilk önce Kara Orman’da, sonrasında da Heidelberg yakınlarındaki Württemberg’de işçi olarak çalışırken buldu. Tren vagonlarında yattı; denizaltı kranklarında uzmanlaşmış levazım fabrikalarına metal talaşlar çekti; çimento üretiminde, taş ocaklarında, saman üretiminde ve keten kumaşları sökme işlerinde, mezbahalarda kemiklerin öğütücüye taşınmasında çalıştı (…) Almanlar için üretim her şeydi ve haftanın her bir günü için ucuz iş gücü imkânı vardı.[171]
KG, “kriegesfangener” teriminin kısaltması: “savaş esiri”. Alman ekonomisi I. Dünya Savaşı’ndan sonra çökmüş, enflasyonla baş edemez olmuştu. Ardından da 1929 Büyük Buhran’ı geldi. Nazilerin ortaya çıkışında bu ekonomik faktörler de önemli bir yer tutar. Dolayısıyla, Almanya savaşın maliyetini bilen bir toplumdu. Ordunun ihtiyaçlarını karşılamanın maliyeti de oldukça yüksekti. Erzak gerekiyordu, kıyafet gerekiyordu, ama aynı zamanda, tanklar, uçaklar, silahlar gerekiyordu, ayrıca Alman toplumunun da savaşa topyekün destek vermesi için ekonominin bozulmaması şarttı. Yahudilerin mallarının yağmalanması, her türlü servete el konması da savaşı finanse etmeye yeterli değildi. Sürekli açık olacak fabrikalar, toplumun ve ordunun ihtiyacı olan üretimi üstlenecekti. Ama bu sadece Almanya’nın tek başına altından kalkabileceği bir yük olmadığı için Fransa’yı da kendi gereksinimleri için üretime katılmak zorunda bıraktılar. Pierre Assouline, Cartier-Bresson’un esaret günlerinde otuz farklı işte çalıştırıldığını söylüyor. Henri, bu kamptan firar etmeyi kafasına koymuş. İlk iki denemesinde yakalanıp ceza almış olsa da üçüncüsünde firar etmeyi başarmış.
Renoir ve Aragon
Henri Cartier-Bresson’un hayatında çok önemli yer tutan iki kişiden söz etmek istiyorum: Jean Renoir ve Louis Aragon. Ressamlık ve fotoğrafçılık arasında gidip gelen Henri, bir ara sinemacılığa da niyetlenmiş. “İşi alması için yeterli olduğunu düşündüğü elli kadar fotoğrafından oluşan bir albümle birlikte Jean Renoir’ı görmeye gitti. Fotoğrafçılığın, yönetmen yardımcısı için yeterli bir nitelik teşkil ettiğini düşünmüş olmalıydı.”[129] Renoir hemen evet demiş ve Henri, henüz gerçek manada fotoğrafçı olmadan önce şansını sinemada deneme fırsatını bulmuş. “Henri Cartier-Bresson, altı kişilik ekipte ikinci asistandı; diğerleri Yves Allegret, Jacques Becker, Jacques B. Brunius, Claude Heymann ve Luchino Visconti’ydi.”[137]
Henri Cartier-Bresson, birkaç denemenin ardından sinemadan vazgeçti. Yönetmen yardımcılığının yanısıra birkaç küçük rol de canlandırdı. Ama onun yolu fotoğrafçılıktı. Bayrağı Renoir’dan devralan Visconti ise sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biri oldu.
Aragon ise Cartier-Bresson’un gözünde hep aynı kişi olarak kalamadı. Yolun başındayken ona büyük imkânlar sağlayan Aragon’un hayranıydı, sonrasında… 1939 yazında savaş kapıdaydı ve komünistlerin beklentisinin tersine Stalin, Hitler’le anlaşarak “Saldırmazlık Paktı”nı imzalamıştı. SSCB’nin bu tavrı, dünyadaki bütün komünist partilerin tutumlarını da etkiledi. Paul Nizan, Stalin’in faşistlerle anlaşmasının ardından Fransız Komünist Partisi’nden istifa etti. FKP’nin tavrı ise Nizan’ı “ihanet” ile suçlamak oldu.
Partinin içerisine sızmış bir muhbir, vatan hainiydi. Suçlama, çoğu zaman dolaylı bir şekilde ve sinsice tekrarlandı. Birkaç ay sonra İngiliz üniforması içinde irtibat subayı olarak Dunkirk’te çatışma sırasında öldürüldü. İsmi Aragon’un öncülük ettiği eski dostları tarafından ahlaksızca çamura bulandı. Cartier-Bresson bu durum karşısında önce şaşırmış, sonrasında da iğrenmişti. Aragon’u bu konudaki rolü nedeniyle asla affetmedi. (…) [Onun gözünde Aragon,] sadık bir bürokrat, bütün suçlarını örten birinci sınıf bir Stalinci, Nizan’ın acımasız ve alçak iftiracısı…[168]
Henri Cartier-Bresson çektiği fotoğraflarla sayısız insana ilham verdi, benim gibi binlerce insana fotoğraf sevgisini aşıladı, birçok genç meslektaşı onun yaptıklarını örnek aldı. Kurucularından biri olduğu Magnum, bugün hâlâ en itibarlı fotoğraf ajanslarının başında geliyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Tanzimat’la birlikte edebiyat dünyamıza giren roman ve hikâye, geçen zaman içerisinde edebiyatın merkezi haline gelmiş, yazarlar bu iki yeni türün örneklerini ardı ardına vererek oluşmaya başlayan modern Türk edebiyatının temelini inşa etmişlerdir. Özelikle romanlar, edebî dönemlerin ayrılmasında etkin rol oynamıştır.

Çocukların okumayı söküp kendi kendilerine kitap okumaya başladıkları dönem oldukça önemli ve sevimlidir. Bir şeyleri başarmış olmanın verdiği haz bir tarafa çocuğun o yaşlarda okuduğunu anlayıp sevmesi, kitapla kuracağı bağı güçlendiren bir şeydir. 23 Nisan Çocuk Bayramı’nı karşıladığımız bu güzel nisan ayında üç güzel kitapla selamlayalım çocukları.

Geride bıraktığımız yıl boyunca tecrübe ettiklerimiz neredeyse bir distopyayı andırsa da post apokaliptik / distopik hikâyelere duyduğumuz ilgi hâlâ canlılığını koruyor. Bu tür aşırı koşulların, insan doğasının gizli kalmış bazı yanlarını ortaya çıkarmasıyla güçlü hikâyeler doğurmaya yatkın olduğuna kuşku yok.

Kötü adamlar vardır; geçmişte de varlardı, gelecekte de var olacaklardır. Suç edebiyatı zeki dedektifler ve cefakâr polisler kadar, ilhamını hayattan alan ya da tamamen kurgudan ibaret olan kötü adamların omuzları üzerinde yükseliyor. Hayatının çeşitli evrelerinde büründüğü sahte kimlikleri ve ad - soyadları bir kenara bırakırsak, bu emektarlardan biri de Dimitrios Makropoulos.

 

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihî romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu’ndan daha iyisine rastlamadım.

Editörden

Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs’ın ünlü sözü geliyor: “Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır.” İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı’nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman.