Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

''Gelenek'' Tasavvurunun Temsilcisi: Rene Guenon



Toplam oy: 3
Yirminci yüzyıl İslam entelektüel atlasında derin izler bırakan René Guénon buhranla geçen 1900’lerde yazılarıyla asli anlamda bir “gelenek” ruhu ortaya koymuştur. Etkisi günümüze kadar ulaşan Müslüman bir Fransız mütefekkir olarak karşımıza çıkan Guénon’un işlevi, çok sayıda sahte din ve sapkınlıkla örülü bir çağ olan yirminci yüzyıl insanına öncelikle İlahî bir müdahalenin varlığını hatırlatmak olmuştur.

1900’ler: Buhranla geçen yıllar

 

Bir yandan savaşlar diğer yandan Aydınlanma sonrası kaotik bir sürecin ürünü düşüncelerle sarmalanan 1900’lerin başlarında, istilalarla uğraşan Doğu ve nereye sığınacağını bilemeyen içler acısı bir Batı manzarası ile karşılaşırız. Aklını ve gönlünü hakikate açmaya hevesli az sayıda kişi içinse şartlar daha da çetin görünmektedir. Nispeten yakın sayılabilecek bu dönemde topluma yön verebilecek “aydın”ların miras bıraktıkları göz önünde bulundurulduğunda, durumun vahameti daha anlaşılır olmaktadır. Böylesi bir buhran döneminde yazılarıyla aslî anlamda bir “gelenek” tasavvuru ortaya koyan René Guénon, etkisi günümüze kadar ulaşan Müslüman bir Fransız mütefekkir olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

 

Okul yılları

 

 

Hayatının ilk dönemiyle alakalı bildiklerimiz, çok konuşmayı seven bir kişi olmayışı nedeniyle oldukça kısıtlıdır. Guénon’un hayatının sonraki bölümleri ise daha çok matbu eserleri ve matbu olmayan eserleri olarak addedilebilecek kendisinden etkilenen önemli fikir adamlarının aktardıklarıyla daha zengin hale gelir. René-Jean-Marie-Joseph Guénon 15 Kasım 1886’da Blois, Fransa’da Katolik bir muhitte dünyaya gelmiştir. 1898’de ilköğrenimini tamamladıktan sonra 1902 yılında Augustine Thierry Koleji’ne kaydolarak retorik ve ardından felsefe bölümüne geçer. Guénon, özellikle matematik alanına Allah vergisi bir kabiliyete sahip olsa da küçüklüğünden itibaren sağlığı elvermediği için öğrenimi istediği seviyede ilerlemez.


Bozulmamış Doğu ve gelenekleri
20’li yaşların sonlarına doğru Batıda hüküm süren buhranla alakalı kafa yormaya başlar. Bazı okültist gruplara dahil olsa da buhrandan çıkışın ancak hakikate yönelmeyle mümkün olabileceğini düşünmektedir. O dönem adet olduğu üzere Doğu geleneklerini incelemeye koyulur. Hinduzim, Taoizm ve İslam gibi saflığını yitirmemiş gelenekler, ona göre çıkış yolunu işaret etmektedir. Rivayete göre Hindu-Advaita Ekolü’ne mensup bir grupla görüşür. Artık hakikat yönelimli bir bakış açısı gelişmeye başlayan Guénon’a göre, dine yönelik önyargılar özellikle o dönem Fransa’daki sözde entelijansiya arasında en üst seviyesine ulaşmıştır. Fakat hakikatin ne olduğu bu insanlara anlatılabilirse, söz konusu önyargılar da bertaraf edilebilecektir. 1912-1930 yılları arasında Sorbonne’da derslere katılmış, sosyal ve entelektüel çevrelerle yoğun temasta bulunmuştur. 1920’lerden itibaren kitapları yayınlanan Guénon, hikemî ve ezoterik bir hayat tarzına yönelmiş ve artık felsefe ve metafizik alanında tanınan bir yazar haline gelmiştir. Regnabit ve La Gnose isimli dergilerde bu bakış açısıyla çok sayıda makale kaleme alır. Haç Sembolizmi isimli eserinin 1931 tarihli nüshasının girişinde, 1912 yılı itibarıyla İslam’ı seçtiğini ifade etmiştir. İlk evliliğini bu dönemde yaptıktan sonra İsveçli bir ressam olan Ivan Gustav Aguéli vasıtasıyla Mısırlı Şazelî meşâyıhından Abdurrahman Eliş (Aliş) el-Kebir’e intisap ederek Abdulvâhid Yahyâ ismini alır.


Kahire: Yeni bir muhit
René Guénon için ilk eşinin ölümünün ardından 1930’da Paris’ten ayrılarak Kahire’ye yerleşmesi bir dönüm noktasıdır. Vefatına kadar 21 yılını geçireceği bu yeni İslam yurdunda, gözden ırak bir şekilde uzlet içinde yaşamaya koyulur. Öyle ki onun eserlerini okuyan bir komşusu yıllar sonra eserlerin yazarının bitişikteki evde yaşadığını fark edecektir. Seyyid Hüseyin Camii karşısında bir otelde yaşamaya başlayan Guénon, Cami’ye gidip gelirken Şeyh Muhammed İbrahim’le tanışır ve 1934’de Şeyh’in bir akrabasıyla evlenir. Dış dünya ile irtibatı öylesine sınırlıdır ki kendi adresi üzerinden değil yalnızca bir posta kutusu aracılığıyla mektuplaşmaktadır. İlk evliliğinden çocuğu olmayan Guénon’un bu evliliğinden dört çocuğu olmuştur.

Yoğun telifatla geçen yıllar
Daha sonra Guénon’un başını çektiği “Gelenekselci Ekol”ün sözcülerinden Martin Lings 1939’da Kahire’de bir üniversitede ders vermeye başlar ve Guénon’u sıkça ziyaret fırsatı bulur. Frithjof Schuon, Marco Pallis ve A. K. Coomaraswamy gibi mütefekkirler Guénon’u bu yeni yurdunda ziyaret ederler. Guénon’un bu süreçte yazıları Voile d’Isis isimli derdergide görülür. Derginin ismi 1937’de Etudes Traditionnelles olarak değişir ve bu dergide çok sayıda makalesi yayınlanır. Ardından Türkçe dahil birçok dile tercüme edilen Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alametleri, Manevi İlimlere Giriş, Doğu ve Batı, Dante ve Ortaçağ’da Dini Sembolizm, Modern Dünyanın Bunalımı, Âlemin Hükümdarı gibi çok sayıda eser bırakan René Guénon, yirminci yüzyıl İslam entelektüel atlasında derin izler bırakır. 7 Ocak 1950’de uzunca süre mustarip olduğu rahatsızlığının ardından “En nefsu halas” diyerek fani alemden ayrılır.

Guénon’dan bize kalan
Guénon’un işlevi, çok sayıda sahte din ve sapkınlıkla örülü bir çağ olan yirminci yüzyıl insanına öncelikle İlahî bir müdahalenin varlığını ve ikinci olarak da vahyolunan İlahî hakikati bir nesilden diğerine intikal ettiren bir “gelenek”i tazammun ettiren ortodoksi ihtiyacını hatırlatmak olmuştur. Ezelî din ya da ezelî hikmet gibi kavramlar etrafında şekillenen bu anlayış, daha sonra Frithjof Schuon ve Martin Lings gibi aynı ekolden gelen mütefekkirlerin farklı bakış açılarıyla daha kıvamlı hale getirilmiştir. Dinin insanın kurtuluşundaki yeri ve bunun ötesinde insanın Cennet’ten hubûtu ya da inişinin ardından tekrar fıtrî, primordiyal haline dönüşünün yanı sıra “kendini bilme”nin gerçekleştirilmesi yani tahakkuk yolu olan marifet gibi imkânlara nasıl ulaşılacağı ortaya konmuştur. İlahi kökenli saf hakikatin nesilden nesile intikali olan gelenek, kurtuluşun da anahtarıdır. Yazıları semboller ve anlamları ile inisiyasyonun merkeziliğine odaklanan Guénon, inisiyasyonun bu merkezî konumundan hareketle her dinin zahirî ve bâtınî yönleri olduğunu, İslam’da ise bu iki yönün ayrık değil bir kumaşın iki yüzü gibi tezahür ettiğini vurgulamıştır. Sahih bir yolda ancak ehliyet sahibi mürşidlerle ilerlenebileceğini ifade eden René Guénon, fikirleri ve takipçileriyle özlemini duyduğumuz akl-ı selim ve kalb-i selim üzere nasıl yol alınabileceğini göstermeye çalışan bir mütefekkir olarak düşünce dünyamızda önemli bir yere sahiptir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.