Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Han Duvarlarından Zindan Duvarlarına: Faruk Nafiz Çamlıbel-II



Toplam oy: 10
Yazmak için özel bir yere ihtiyacı yoktu Çamlıbel’in. Yer aramazdı, yeter ki şiir yazma arzusuyla dolsun. “Benim evin manzarası güzeldir… Ama, kapalı odada çalışmayı tercih ederim. Çünkü dış görüntüler, insanın gözünü ve gönlünü dışa çekiyor… Manzaralara takılıyor insan...” derdi.

Faruk Nafiz, Türk edebiyatında gelecek zamanlara ulaşmada en büyük handikap olarak dildeki hızlı değişimi görüyordu. Tanıdığı edebî şahsiyetler arasından kimlerin “istikbale intikal edeceği” sorulduğunda “İsim olarak pek çok, fakat eser olarak pek az...” dedikten sonra değişen dile dikkati çekiyor, “Zaten bizdeki nesillerin başını yiyen lisanımızdaki kararsızlıktır. Her nesil, sanatın öz lisanını bulduk, onunla konuşuyor, onunla yazıyoruz derken üç beş sene geçmeden başka bir nesil bunlara yanıldığını anlatıyor ve ölen lisan, yaşaması lazım gelen fikirlerin kefeni oluyor,” diyordu. Çamlıbel’e göre birbirinin dilini beğenmeyen nesiller yüzünden şaheserlerin kaderi on beş yılda eskimekti. Bir edebiyat akademisine ihtiyaç vardı istikrar için belki de fakat böyle bir ihtiyacın hissedildiğinden emin değildi şair: “Bana sorarsan Sarayburnu ile Üsküdar arasında asma köprü kurmak düşüncesi, akademi kurmak hayalinden daha ameli, daha olabilecek bir iş gibi görünüyor. Bu gün bizde bir lisan inkılabı değil, bir lisan ihtilali var.”

 

 

İki aşkı vardı Şükûfe Nihal ve Çankaya

 

Millî mücadelenin meydanlardaki kadın aktörlerinden biriydi şair ve romancı Şükûfe Nihal. Halide Edip Sultanahmet’te, o Fatih meydanında dalgalandırmıştı İstanbul halkını. Sanatta Tevfik Fikret’in, siyasette Atatürk’ün izinden ayrılmayan Nihal “Üniversite tahsili görmüş ilk Türk kadını” olarak anılacaktı yıllarca. İşte bu kadına âşık oldu Faruk Nafiz. Bu kadına ve onun düşüncelerine. Yıldız Yağmuru romanıyla aşkını ilan eden şaire kayıtsız kalmadı Şükûfe Nihal ve “Yalnız Dönüyorum” adlı romanıyla karşılık verdi bu aşka. Nazım Hikmet, Ahmet Kutsi Tecer ve Osman Fahri’nin aşklarına ilgisiz kalan Nihal, Faruk Nafiz’e hayır diyememişti. Çamlıbel hislerini şiirine de taşıyor ve Şükûfe Nihal’e ithaf ettiği “Gurbet”te şöyle sesleniyordu ona: “Sen Marmara’nın göl gibi durgun bir ucunda / Ben böyle atılmış gibi yurdun bir ucunda / Sen benden uzak ben sana hasret / Sarmış beni gurbet / Sarmış beni Mecnun diye zencir gibi dağlar...” Şükûfe Nihal de bu mısralara “Kimbilir”, “Su”, “Son Hatıra” gibi şiirleriyle karşılık verdi. İkinci aşkı “Çankaya”ydı Çamlıbel’in. “Bu hıyâbân ebediyyet yoludur / Gider Allah’a kadar burdan ucu” diye başlayan Çankaya şiirinde şairin sevgisi mekânı cennete çeviriyordu. “Evliyâ uğrağıdır sanki bu bağ / Gözünün sürmesi bil toprağını / Her gören der ki bu cennet bağını / Bu sular Kevser ağaçlar Tûba.” Şükûfe Nihal de benzer hislerle yazmıştı şu mısraları: “O günden beridir ki cennetini buldu yurt… / Yaşasan da ölsen de, başlarımızda taçsın / Uruç etmiş değilsin, tek başına miraçsın.”

 

 

İlham vardı perisi de

 

“İlham’a inanır mısınız?” sorusunu “Hem de nasıl, perisi ile beraber…” diye cevaplamıştı Çamlıbel gülümseyerek. Periyi eserlerinde yeterince açık ettiğini düşünmüş olacak ki sözü edebiyat sanatı bağlamında sürdürmeyi tercih etti sonra: “Hislerimizin, heyecanlarımızın en dolgun zamanında, bir tesadüf, bir hadise, bir manzara, bir yüz, ne diyeyim, herhangi bir vesile, şimşeklerin boşalmasına meydan verir; bu infilak, bence ilhamın ta kendisidir. ‘Şair’de buna temas etmek istemişimdir.” Edebiyat öyle bir vadiydi ki bazen tesadüfler de rol alabiliyordu o iklimde. Bir gün Yahya Kemal’le şairin “Körfezdeki durgun suya bir bak göreceksin” mısraı üzerine sohbet ederken dili sürçerek “Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin” biçiminde okuyuvermiş, Yahya Kemal önce başta bu hatayı düzelttiyse de daha sonra bu kelimenin daha yerli yerinde olduğunu düşünerek “durgun”u, “dalgın” yaptı.

Manzaralı odadan kaçardı

 


Yazmak için özel bir yere ihtiyacı yoktu Çamlıbel’in. Yer aramazdı, yeter ki şiir yazma arzusuyla dolsun. “Benim evin manzarası güzeldir… Ama, kapalı odada çalışmayı tercih ederim. Çünkü dış görüntüler, insanın gözünü ve gönlünü dışa çekiyor… Manzaralara takılıyor insan...” derdi. Sigara içmeden yazamayacağını düşündüğü günleri içinse hayıflanırdı: “İki sene öncesine kadar sigara içerdim bol miktarda… Ve sanırdım ki sigara olmazsa şiir yazamam! Meğer bir aldanışmış bu… Ve sigara bir hiç’miş… Şimdi sigarasızım ama yazıyorum.” Ona göre bazen edebiyat ödülleri de aldatıcı olabilirdi. “Mükâfat hakiki sanatkârı teşvik değil, hatta tehdit eder,” diyen Çamlıbel, gerçek sanatkârların vakarlı oluşunun ceremesini sanatın çektiğini, edebiyat müsabakalarının heveskârlara kaldığını ileri sürerdi.

 

 

Kadın şairle erkek şair farklıydı ona göre

 

 

Şükûfe Nihal varken elbette kadın şairlerle ilgili olumsuz bir görüşü olamazdı. Fakat yine de şiiri erkek işi sayardı Faruk Nafiz. “Şairi kadın, erkek iki timsal” olarak düşündüğünü belirttikten sonra şunları söylemekten imtina etmezdi: “Erkek şair, dediğim gibi, gözlerini bir hedefe çevirmiş, maksad yolunda, ne fırtınadan, ne dalgadan çekinmeyerek, bazan ağır, bazan süratli ilerleyen başka bir hayaldir. Onun sözleri yalnız ihtiras değil, aynı zamanda fikir mahsulüdür de… Kadın şaire gelince, o onun büsbütün zıddıdır. Bir teessür hamlesiyle eline kalem alan, ne duyduğunu derhal yazan, bir mısra üzerinde durursa hemen heyecanını kaybedecekmiş gibi titreyen bir sanatkâr… Bunun tasavvurları da bir kıymettir.” Yaşadığı devre göre konuşuyordu belli ki şair. Çamlıbel günümüzde yaşasaydı belki de bu cümleleri kurmayacaktı.

Öğretmenlikten siyasete
Çamlıbel’in Kayseri’deki edebiyat öğretmenliğiyle başlayan muallimlik yolculuğu, Ankara’da Muallim Mektebi, Kız ve Erkek liseleri, İstanbul’da ise Vefa ve Kabataş liseleriyle Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’yle devam etmiş fakat tren makas değiştirerek onu bir gün siyaset istasyonuna indirmiş, 1946’da Demokrat Parti’den İstanbul milletvekili seçilmişti şair. Şiirleri azalmış ne gam, sevmişti siyaseti Çamlıbel. Ta ki 1960’a kadar. On dört yıl milletvekilliği yaptıktan sonra 27 Mayıs ihtilalinde diğer DP’lilerle birlikte tutuklanarak Yassıada’ya gönderilmiş ve bir ekim sabahı tarihî duruşma salonundaki 592 sanık arasında bulmuştu kendini. Han Duvarları’ndan sonra zindan duvarları bekliyordu onu. Her ne kadar saygın bir şair olması diğer mahkûmlara göre biraz daha ayrıcalıklı tutsa da onu, bir yıllık hapis cezasının ardından “Zindan Duvarları” adlı bir kitap yazdıracak kadar savurmuştu onu. Hapisteyken yazdığı şiirleri ancak 1967 yılında yayımlama cesaretini bulmuştu şair.
“Mavi bir gözde elem katrası”ydı Yassıada. Ağaçsız, yamaçsız ve yaslı. Darağacından korularla çevrili bu kara parçasında korku içinde yaşıyordu insanlar. Özel günler yeni ve kasvetli anlamlar kazanmıştı. Yılbaşı bir Kerbela akşamıydı mesela kanlı bulutlarda Hüseyin’in yüzü görünen. 1960’ı 1961’e bağlayan gece koğuşunda şu mısraları yazıyordu Çamlıbel: “Kerbela akşamıdır Marmara ufkunda tüten, / Çölü deryaya çevirmiş sel olmuş gözyaşımız… / Görerek kanlı bulutlarda Hüseyn’in yüzünü. / On Muharrem gibi matem tutuyor yılbaşımız!” Faruk Nafiz Yassıada günlerinde kâh Hz. Nuh’un yalnızlığını libas ediniyor kâh Hz. Yusuf’un zindanında nefes alıp veriyordu. “Deli Poyrazları divâne Lodoslar / Gitmiyor Nuh’unu sahilde unutmuş gemimiz”; “Gece zindanda Yusuflar sıralanmış yatıyor, / Yüzlerinden okurum sapsarı rü’yâlarını... / Kimi sehpâda görür kendini, çarmıhta kimi, / Ve ararlar yine zindandaki dünyâlarını...”
Halıcılar dergâhı Şeyhi Feyzullah Nakşibendi’nin torunu olduğunu hatırlamanın zamanıydı. Zindan Duvarları’ndan kendisini ancak dedesinin ruhaniyeti kurtarıp Allah’a ulaştırabilirdi. Dünya gözünde küçülmüştü şairin. “Niyaz” şiirinde ilhamı yaratıcısından talep ediyor, yalnız onun şairi olmak istiyordu: “Bana ilhamını bahşet ki, İlahi, bir gün / Seni bulsun sana takdime değer incilerim. / Ben, ne sultanlara şair, ne de şairlere şah; / Tanrılar Tanrısı'nın şairi olmak dilerim.” “Hüsran” şiirinde ise Faruk Nafiz, samimiyetsizliğin her türlüsünden yakınıyordu artık. Varsın post başkalarının olsundu. Yarı Allahsızlar ne kadar zarar verdiyse ona, yarı Allahlıklar da o kadar zarar vermişti. “Buldu Mevlâ’sını Leylâ’da zaman imreleri; / Postu
devretti ham ervaha göçen âşıklar. / Bizi gerçekten usandırdı yalan dünyâda, / Yarı Allahsız olanlar, yarı Allahlıklar.”
Daha yargısı bitmeden Edipler Birliği’nden atılmıştı Faruk Nafiz. Sabri Esat Siyavuşgil 28- 7-1960’ta Yeni Sabah gazetesinde yazdığı yazıyla şaşkınlığını dile getiriyordu bu karar karşısında: “Ben, Faruk Nafiz hesabına değil, siz genç arkadaşlarım namına üzülüyorum. Yoksa onu derneğinizden atmakla şahsının ve eserinin kaderi üzerinde zerre kadar müessir olabileceğinizi sanmıyorum. Siyasi bakımdan suçlu ise, onu adalet sigaya çekecek ve hesap soracak. Muhakemesinde, cemiyetinizden terkedilmek keyfiyeti, zannetmem ki, aleyhinde ağır basacak bir delil sayılsın.”
Sonunda beraat etti Çamlıbel. Fakat beraat etmek yetmiyordu itibarına kavuşmak için. Siyasetten soğumuştu. Yıllar sonra kendisiyle yapılan bir röportajda “Politikayla 11 yıldan beri dargınız… Ve bu dargınlık sürecek de… Politikanın doktorasını Yassıada’da verdik. O işi bitirdik !..” diyordu.
Vapurla ayrıldı dünyadan
Denize ve vapurlara bayılırdı şair. Okulda derslerini tamamladıktan sonra soluğu Arnavutköy iskelesinde alır, Boğaz vapurlarıyla Kavaklar’a kadar gidip dönerdi. O sıralarda Şirketihayriye, akşam seferlerinden bazılarında “Mehtap Âlemleri” düzenleme kararı almış, ilk sefer içinse bir Boğaziçi şarkısı yazılması uygun görülmüştü. Safiye Ayla, Münir Nureddin Selçuk gibi duayenlerin de katılacağı bu geceye mahsus şarkının güftesi Çamlıbel’den rica edilmiş, o da bu nazik talebi kabul etmişti. On gün sonra kendisine güfte hatırlatıldığında Yusuf Mardin’e “Gam çekme gönül, baharın sonu yazdır,” mısraında bir açık ve bir kapalı olmak üzere iki hecelik bir eksiği olduğunu fısıldamış ve sormuştu: “Acaba bunu nasıl tamamlasak?” Sonunda mısralar çıkageldi: “Gam çekme güzel nolsa baharın sonu yazdır,/ Sevdâların en coştuğu yer şimdi Boğaz’dır/ Bin kayda düşen gönlüme bir sevgili azdır,/ Sevdâların en coştuğu yer şimdi Boğazdır.”
Pek çok şiiri şarkı oldu Çamlıbel’in. Bütün kıskançlar adına yazdığı mısralar hâlâ dillerde dolaşmaktadır: “Sakın bir söz söyleme... Yüzüme bakma sakın! / Sesini duyan olur, sana göz koyan olur, / Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın, / Anan bile okşarsa benim bağrım kan olur...”
Eşi Azize Hanım’ın vefatından çok etkilenen Faruk Nafiz, her yıl dostlarıyla deniz seyahatlerine çıkarak iç huzurunu yakalamaya çalıştı. Fakat ölüm, 1973’te Fethiye-Kaş arasında çıktığı bir mavi yolculukta geldi şaire. Kamarasında kalp krizi geçiren Faruk Nafiz, Çamdeviren, Deli Ozan, Akıllı Ozan, İsmail Vecih, İğne ile Kuyu Kazan, Kalender, Tatlı Sert, Yamak imzalarını da yanına alarak sonsuzluğa karıştı.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Takvimler 1990’lı yılları gösterirken “bilimkurgu mu yoksa kurgubilim mi” diye özetleyebileceğimiz bir tartışma vardı. İngilizce “Science fiction” kavramına dilimizde bir karşılık arayışı devam ediyordu o yıllarda. Hâlâ da mesele tam olarak çözülmüş değil. Zira Türk Dil Kurumu’nun tercihi “bilim kurgu” olsa da hâlâ bilimkurgu şeklinde yazmayı tercih edenler azımsanmayacak kadar çok.

Uzun ve ‘yeni bir dünya’ düzenine alışmaya çabaladığımız bir yılı geride bırakmak üzereyiz. Eskiden, çok da eski değil, geçen yıl aralık ayında yeni yıla umutla girmiştik oysaki… Tüm hayatımız değişti. Pandemi nedeniyle yeni alışkanlıklar edindik hepimiz. Evden çıkarken cüzdan, anahtar ve telefon kontrolü yaparken ilk sıraya maskeyi ekledik bu yıl.

Edebiyatın hemen her dalında eser vermek, sanırım 19’uncu de Lorme “Aşk Çelengi” demekmiş. yüzyıl şairlerinin bir özelliğidir. Onlar şiir yazar, hikâyeye bulaşır, romanla uğraşır, deneme ve piyesleriyle de anılırlar. Mesela Türk edebiyatında Namık Kemal de öyledir. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmed Midhat Efendi… Örnekler çoğaltılabilir. Victor Hugo da aynı kuşaktandır.

Edebiyat ve sanat tarihi, zamanın ya da kitlelerin efsaneleştirdiği ancak kendilerine atfedilen değerin ne kadarına layık oldukları şüpheli sayısız isimle doludur. Bir eseri sevmek çoğu zaman onu ortaya koyanın kusurlarını görmezden gelmemiz için yeterlidir. Ne yazık ki gerçeklerle doğrularımızın tartıldığı terazide, gerçekler daima ağır basar.

Pandemiden önce yapabildiğim endişesiz, serbest seyahatlerimden biri Tiflis’e idi. Tiflis, Sovyet mirasına yer yer sahip çıkan, yer yer de bu mirası reddeden yapısıyla ikircikli bir kent. Tarihin gördüğü en zalim liderlerden Stalin’in Gürcü olması ikircikli yapıyı pekiştiriyor.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.