Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Hasan'ı bol kasabanın uçkuruna düşkün romanı



Toplam oy: 1589
Mustafa Şahin
Ayrıntı Yayınları
Kasaba-taşra hikayeleri romanlara girmeye başladığı için umutlu olmalıyız. Zira üstüne mangal külü serpilmiş kor ateş gibi için için yanan birçok hikaye, tevatür, dedikodu ve hatta masal böylece ortaya çıkacak, bir süredir teklemekte bulunan romanımıza katılacaktır.

Ayrıntı Yayınları, 2011’den bu yana A. Ömer Türkeş editörlüğünde Türkçe Edebiyat Dizisi çıkarıyor. Şimdiden birçok yeni roman bu seriye katıldı ve edebiyatımıza çeşitlilik, boyut kazandırdı. Ayrıntı camiasında yer alan yazarlardan Mustafa Şahin'in romanı, şayet başlığı dikkate alınırsa, hele kitap kapağı olarak bir baykuş görseli kullanılmışsa, işte bu yüzden gerilim romanı türüne aitmiş gibi ilk başta bir izlenim bırakır. Öyle ya, lanet, sır, muska ve büyü gibi şeylerle ilintili görünmektedir. Nitekim biraz öyledir ancak romanın güçlü bir temel hikayesi vardır.

 

Romanların ilk cümlesi define sandığını açan paslı bir anahtar gibidir. Benim için de öyledir ve daha ilk cümlede iyi bir yapıtla baş başa kalıyor olacağımı düşünürüm. “Çıkmaz bir sokaktaki ev nasılsa, yolun sonundaki kasaba da öyleydi, yalnız ve can sıkıcı...” Bu güçlü başlangıç, sonraki bölümlerde yer yer düşüşe geçer, buralar yazarın yorgunluk gösterdiği yerlerdir. Baştan sona muhteşem cümlelerle dolu değildir roman; olsun, ama kendini okutur! Dil açısından temiz ve akıcı bir Türkçeyle yazılı roman, elbette yerel sözcüklere italik kullanarak yer veriyor. Adı verilmemiş olmakla beraber, Bartın olduğuna yemin edebileceğimiz kasabada, 1980 sonrasının biraz belirsiz bir zaman diliminde yaşanmışlığın romanı okunacaktır.

 

Orman memurluğundan emekli Kâmil Bey'in, kasaba meydanına bakan apartman bozması bir binanın çatı katı altındaki dairesinde, karısı Azize Hanımla birlikte geçirdiği yarı kör zamanları okuyacağız. Kâmil Bey, şeker hastalığından gözlerini hemen hemen kaybetmiştir, ama cinselliğini koruduğuna sevinir; roman boyunca içtiği sigaradan okurun dumanaltı olması mümkündür. Kâmil Bey, artık nefrete dönüşmüş evliliğinde Azize'ye adeta düşman gibi davranır, fakat hem kendi üç aylığı yattığı zamanlarda hem de İstanbul'daki ilk hanımından olma evladı ona arada bir harçlık gönderdikçe, üst katlarında oturan evli bir kadını parayla yatağına çağırır. Yine kasabanın bu işlerini gören kimileri Azize'nin evde olmadığı zamanları kollar, ki Azize Hanım bilerek uzaklaşmaktadır evden, ve Kâmil Bey’e kadın getirir. Kadın, Kâmil Bey için adeta tutkudan ötedir, abıhayat dedikleri cinsten ona yaşam gücü verir. Gelen kadının nasıl olduğu önemli değildir, o kokuyla kadını tanır. İşte bunu okuduğumuz zaman aklımıza Kadın Kokusu adlı film gelecek, orada gözlerini kaybetmiş Al Pacino'nun canlandırdığı emekli albay karakterini hatırlayacağız. Ormancı, neyse ki tango yapmaz ve kör gözüyle araba sürmez!

 

Lanet katmasa da olurdu

 

O yatağından çıkmadan bütün günlerini kasaba meydanını dinleyerek geçirecek, yakın dostu Öğretmen Hasan ve binanın alt katında işleyen Berber Hasan arada bir ona gelip gidecektir. Yapıtın bir kapanış-tükeniş romanı olduğunu edebiyatçımızın yazış tekniğinden daha başlarken anlamak mümkündür, belli ki Kâmil Bey'in sonu pek hayırlı değildir. Onu, romancının tayin ettiği bu son günlerinde, yakın dostları sık sık ziyaret edecek ve hayatından kimi kesitleri aktarmasını isteyeceklerdir; romanın kurgusu bu anlatımlarla gelişir. Tam da o sırada, kasabanın baş imamı sayılan ve herkesin kulak verdiği İmam Hasan (yazarımızda bir Hasan takıntısı vardır, bunu da saptarız!) kasabada bir lanet gezindiğini söyleyerek halkı belirsiz bir düşmana karşı kışkırtmaya başlamıştır. İmamın sözlerine eşlik ediyor gibi baykuş türünden bir puhu kuşu, ki batıl inançlara göre bacasına konduğu evden mutlaka bir ölü çıkacaktır, gider gider Kâmil Bey'in apartman bacasına tüner. İmam bunu delalet gösterip halkı kışkırtır. Ancak üstü örtülü olarak, ormancının Öğretmen Hasan'a anlattığı eskiye dair hikayelerden anlarız ki İmam Efendi, onun gayri meşru çocuğudur. Zira ormanlarda astığı astık, kestiği kestik dolaşan Ormancı Kâmil, gözüne takılanı yatağa atmıştır, birçoğundan adlarını bilmediği çocukları dahi vardır...

 

Bana göre, bu hikayeyi içine lanet ve puhu kuşu koymadan da yazarımız aktarabilirdi; bu ilk düşüncemdir. Romanı titiz bir dille yazan romancının birçok yerde “de", "da" ve "ki”nin kullanımı başta olmak üzere imla hatalarına düştüğünü anlayışla karşılayıp kabulleniriz; zira roman yazılırken edebiyatçının telaşı vardır, bir an evvel sona gelmek ister. Ama onun hızını gözden geçirecek olan düzeltmenlerin bu ufak tefek şeyleri unutmaması gerekir; bu da ikinci saptamamdır.

 

Romanıyla yazarın, Yılmaz Güneyvari efelenmesi bol bir kadın karşıtlığıyla suçlanabileceği, hatta kimi eleştirmenler tarafından kınanacağı tehlikesini de görmekteyim; ama bir kez yazılmıştır, ok yaydan ve söz kalemden çıkmıştır. Bir de Şahin'in Şekspiryen bir tavırla roman karakterlerini zaman-mekan dışına çıkardığı akılda tutulmadan roman ele alınmamalıdır.

 

Sonuç olarak; kasaba-taşra hikayeleri romanlara girmeye başladığı için umutlu olmalıyız. Zira üstüne mangal külü serpilmiş kor ateş gibi için için yanan birçok hikaye, tevatür, dedikodu ve hatta masal böylece ortaya çıkacak, bir süredir teklemekte bulunan romanımıza katılacaktır. Bundan hiç kuşkusuz Türk edebiyatı kazançlı çıkar. Bartın'da lise öğretmenliğini sürdüren taşra yazarı Mustafa Şahin'in ilk romanı Kasabanın Laneti'ni de buna bir örnek olarak gösterebiliriz.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.