Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Hasan'ı bol kasabanın uçkuruna düşkün romanı



Toplam oy: 1649
Mustafa Şahin
Ayrıntı Yayınları
Kasaba-taşra hikayeleri romanlara girmeye başladığı için umutlu olmalıyız. Zira üstüne mangal külü serpilmiş kor ateş gibi için için yanan birçok hikaye, tevatür, dedikodu ve hatta masal böylece ortaya çıkacak, bir süredir teklemekte bulunan romanımıza katılacaktır.

Ayrıntı Yayınları, 2011’den bu yana A. Ömer Türkeş editörlüğünde Türkçe Edebiyat Dizisi çıkarıyor. Şimdiden birçok yeni roman bu seriye katıldı ve edebiyatımıza çeşitlilik, boyut kazandırdı. Ayrıntı camiasında yer alan yazarlardan Mustafa Şahin'in romanı, şayet başlığı dikkate alınırsa, hele kitap kapağı olarak bir baykuş görseli kullanılmışsa, işte bu yüzden gerilim romanı türüne aitmiş gibi ilk başta bir izlenim bırakır. Öyle ya, lanet, sır, muska ve büyü gibi şeylerle ilintili görünmektedir. Nitekim biraz öyledir ancak romanın güçlü bir temel hikayesi vardır.

 

Romanların ilk cümlesi define sandığını açan paslı bir anahtar gibidir. Benim için de öyledir ve daha ilk cümlede iyi bir yapıtla baş başa kalıyor olacağımı düşünürüm. “Çıkmaz bir sokaktaki ev nasılsa, yolun sonundaki kasaba da öyleydi, yalnız ve can sıkıcı...” Bu güçlü başlangıç, sonraki bölümlerde yer yer düşüşe geçer, buralar yazarın yorgunluk gösterdiği yerlerdir. Baştan sona muhteşem cümlelerle dolu değildir roman; olsun, ama kendini okutur! Dil açısından temiz ve akıcı bir Türkçeyle yazılı roman, elbette yerel sözcüklere italik kullanarak yer veriyor. Adı verilmemiş olmakla beraber, Bartın olduğuna yemin edebileceğimiz kasabada, 1980 sonrasının biraz belirsiz bir zaman diliminde yaşanmışlığın romanı okunacaktır.

 

Orman memurluğundan emekli Kâmil Bey'in, kasaba meydanına bakan apartman bozması bir binanın çatı katı altındaki dairesinde, karısı Azize Hanımla birlikte geçirdiği yarı kör zamanları okuyacağız. Kâmil Bey, şeker hastalığından gözlerini hemen hemen kaybetmiştir, ama cinselliğini koruduğuna sevinir; roman boyunca içtiği sigaradan okurun dumanaltı olması mümkündür. Kâmil Bey, artık nefrete dönüşmüş evliliğinde Azize'ye adeta düşman gibi davranır, fakat hem kendi üç aylığı yattığı zamanlarda hem de İstanbul'daki ilk hanımından olma evladı ona arada bir harçlık gönderdikçe, üst katlarında oturan evli bir kadını parayla yatağına çağırır. Yine kasabanın bu işlerini gören kimileri Azize'nin evde olmadığı zamanları kollar, ki Azize Hanım bilerek uzaklaşmaktadır evden, ve Kâmil Bey’e kadın getirir. Kadın, Kâmil Bey için adeta tutkudan ötedir, abıhayat dedikleri cinsten ona yaşam gücü verir. Gelen kadının nasıl olduğu önemli değildir, o kokuyla kadını tanır. İşte bunu okuduğumuz zaman aklımıza Kadın Kokusu adlı film gelecek, orada gözlerini kaybetmiş Al Pacino'nun canlandırdığı emekli albay karakterini hatırlayacağız. Ormancı, neyse ki tango yapmaz ve kör gözüyle araba sürmez!

 

Lanet katmasa da olurdu

 

O yatağından çıkmadan bütün günlerini kasaba meydanını dinleyerek geçirecek, yakın dostu Öğretmen Hasan ve binanın alt katında işleyen Berber Hasan arada bir ona gelip gidecektir. Yapıtın bir kapanış-tükeniş romanı olduğunu edebiyatçımızın yazış tekniğinden daha başlarken anlamak mümkündür, belli ki Kâmil Bey'in sonu pek hayırlı değildir. Onu, romancının tayin ettiği bu son günlerinde, yakın dostları sık sık ziyaret edecek ve hayatından kimi kesitleri aktarmasını isteyeceklerdir; romanın kurgusu bu anlatımlarla gelişir. Tam da o sırada, kasabanın baş imamı sayılan ve herkesin kulak verdiği İmam Hasan (yazarımızda bir Hasan takıntısı vardır, bunu da saptarız!) kasabada bir lanet gezindiğini söyleyerek halkı belirsiz bir düşmana karşı kışkırtmaya başlamıştır. İmamın sözlerine eşlik ediyor gibi baykuş türünden bir puhu kuşu, ki batıl inançlara göre bacasına konduğu evden mutlaka bir ölü çıkacaktır, gider gider Kâmil Bey'in apartman bacasına tüner. İmam bunu delalet gösterip halkı kışkırtır. Ancak üstü örtülü olarak, ormancının Öğretmen Hasan'a anlattığı eskiye dair hikayelerden anlarız ki İmam Efendi, onun gayri meşru çocuğudur. Zira ormanlarda astığı astık, kestiği kestik dolaşan Ormancı Kâmil, gözüne takılanı yatağa atmıştır, birçoğundan adlarını bilmediği çocukları dahi vardır...

 

Bana göre, bu hikayeyi içine lanet ve puhu kuşu koymadan da yazarımız aktarabilirdi; bu ilk düşüncemdir. Romanı titiz bir dille yazan romancının birçok yerde “de", "da" ve "ki”nin kullanımı başta olmak üzere imla hatalarına düştüğünü anlayışla karşılayıp kabulleniriz; zira roman yazılırken edebiyatçının telaşı vardır, bir an evvel sona gelmek ister. Ama onun hızını gözden geçirecek olan düzeltmenlerin bu ufak tefek şeyleri unutmaması gerekir; bu da ikinci saptamamdır.

 

Romanıyla yazarın, Yılmaz Güneyvari efelenmesi bol bir kadın karşıtlığıyla suçlanabileceği, hatta kimi eleştirmenler tarafından kınanacağı tehlikesini de görmekteyim; ama bir kez yazılmıştır, ok yaydan ve söz kalemden çıkmıştır. Bir de Şahin'in Şekspiryen bir tavırla roman karakterlerini zaman-mekan dışına çıkardığı akılda tutulmadan roman ele alınmamalıdır.

 

Sonuç olarak; kasaba-taşra hikayeleri romanlara girmeye başladığı için umutlu olmalıyız. Zira üstüne mangal külü serpilmiş kor ateş gibi için için yanan birçok hikaye, tevatür, dedikodu ve hatta masal böylece ortaya çıkacak, bir süredir teklemekte bulunan romanımıza katılacaktır. Bundan hiç kuşkusuz Türk edebiyatı kazançlı çıkar. Bartın'da lise öğretmenliğini sürdüren taşra yazarı Mustafa Şahin'in ilk romanı Kasabanın Laneti'ni de buna bir örnek olarak gösterebiliriz.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Televizyonlarda yemek programları revaçta. Sadece yemesini değil, izlemesini de seviyoruz vesselam. Sadece televizyonlar mı? Sosyal medya üzerinde yemek yapanların ciddi takipçi kitleleri var. İnternet kocaman bir yemek tarifleri kitabına dönüşmüş durumda. Peki bu kadar çok kaynak varken neden hala yemek kitapları yazılır? Şikayetçi olduğumu sanmayım.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.