Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Hastane odasında kendine varan bir kadın



Toplam oy: 134
Elizabeth Strout // Çev. Yasemin Alpaslan
Epsilon Yayınevi
Yaşanan gelişmeler sonucu geçmişe dönen ve yaşananlarla hesaplaşan, bu hesaplaşmalardan sonra kendini ve dünyaya bakışını yeniden inşa eden karakterlerin hikayeleri...

İnsanın tamamlanmışlık duygusuna kavuşabilmesi, çoğu zaman aile üyeleri ve değer verdiği diğer insanlar ile kurduğu bağla doğru orantılı. Sevgiden, ilgiden, aile olma hissinden yoksunluk, yetişkinlik döneminde farklı olaylar ve ilişkiler vasıtasıyla kişinin karşısına çıkabiliyor. Uzun yıllar hayatın kendisine borçlu olduğunu düşündüğü eksiklikleri biriktiren Lucy Barton’un hikayesi de, Lucy ile annesinin bir hastane odasındaki diyalogları ve Lucy’nin monologlarıyla tamamlanıyor.


Uluslararası Man Booker Ödülü’ne aday gösterilen ve şimdiye kadar 25 dile çevrilen Benim Adım Lucy Barton, kitabın ana kahramanı Lucy’nin yıllar önce geçirdiği apandis ameliyatı sonrasında gelişen komplikasyonlar sebebiyle dokuz hafta boyunca New York’ta bir hastanede kaldığı günlere döndüğü bir an ile açılıyor. Bu dokuz hafta, Lucy’nin hayatının ilerleyen zamanlarında da hatırlayacağı bir kendine varma yolculuğunun izlerini barındırıyor: “Hastaneden çıkınca, kaldırımda her yürüdüğümde, o insanlardan biri olduğum için şükretmeyi asla unutmayacağımı düşünüyordum. Yıllarca bunu yaptım; hastane penceresinden gördüğüm manzarayı hatırladım ve üzerinde yürüdüğüm kaldırım için minnet duydum.”


Hastaneye yattıktan üç hafta sonra, bir ikindi vakti yatağının ucunda annesini görünce şaşırıyor Lucy; düğününe katılmayan, çocuklarının doğumuyla bile ilgilenmeyen annesini karşısında gördüğü andan itibaren, Lucy ve annesiyle geçmişe doğru bir yolculuğa başlıyoruz. Lucy, uzaktan yakından tanıdıkları insanların başından geçenleri annesine yeniden anlattırıyor. Annesinin anlattıklarını dinlerken kendi zihninde farklı bir yolculuğa da çıkan Lucy’nin hissettiklerini de an be an takip ediyor, arkadaşlarını tanıyor, ailesine ve tuhaf ilişkilerine ortak oluyoruz. Lucy, istediği şeyin annesinin dilinden dökülen bu eski hikayeler olduğunu düşünürken, bir anda başka bir şeyi, anlatma ihtiyacını fark ediyor: “Meğer başka bir şey istiyormuşum. Annemin bana hayatımı sormasını istiyordum. Ona şu an yaşadığım hayatı anlatmak istiyordum.” Bu istek, Lucy’nin annesiyle yeniden bir aile sıcaklığı yaşamak istemesinden kaynaklanıyor olabilir. Bu sıcaklığa kavuşup kavuşmadığını ise romanı bitirince öğreniyoruz.

Her şey yaşandığı kadar hüzünlü ve sarsıcı


Lucy, bir yazar. Yazmaya karar vermesine neden olan dışlanmışlığını, hiçbir zaman yuva gibi hissettiremeyen, çocukluk yıllarını geçirdiği amcasının o ufak garajının zihninde bıraktığı izleri sözcüklerle buluşturuyor. Hayatı boyunca tanıştığı birçok insan, onu, kendilerinden daha aşağı bir yerde konumlandırarak üyerini hatırlatıyor ona: Yuva olmayan garajı, yoksulluğu ve sevgi yoksunluğunu: “Kendimizi başka birinden başka bir grup insandan üstün hissetmek için nasıl yollar bulduğumuz ilgimi çekiyor. Adına ne dersek diyelim, bence kim olduğumuzun en alt seviyesi, bu kendimizden aşağı koyacağımız birini bulma ihtiyacımız.” Kendi deyimiyle, “yabancıların iyiliğine bağımlı” hissetmesi, küçük yaşlarda, okul sıralarında başlıyor. Öğretmeni Lucy’yi arkadaşlarının küçümseyici bakışları ve alaylarından koruyor, onun için bir kalkan oluşturuyor. Lucy’nin kendisinin ya da ailesinin böyle bir çabası olmamış hiç. Belki de bu bağımlılığın gelişmesi, ailesinin Lucy’yi kendilerinden bile korumaya yeltenmemesiyle ilişkilidir.


Romanın en dikkat çekici yönlerinden biri, anlatılan tüm olumsuzluklara rağmen, kitabın okura yorucu bir duygusal yük bindirmemesi. Yani Lucy’nin yaşadıklarının barındırdığı üzücü ve can sıkıcı öğeler, olanca doğallığıyla aktarılmış. Okur, ne dilde ne de anlatımda acılı, ağdalı unsurlarla boğuşmuyor. Her şey yaşandığı kadar hüzünlü ve sarsıcı; yazarın anlatım tercihi burada kendini açığa çıkarıyor. Onun bu tercihi, okurun, zaman zaman Lucy ile empati kurmasını engelliyor; okur, nesnel bir gözlemciden ötesi olmakta zorlanabiliyor. Yazar Elizabeth Strout, Pulitzer Ödüllü kitabı Kül Mevsimi’nde de benzer bir dil ve anlatım yolu seçmişti. Her iki kitap da, yaşanan gelişmeler sonucu geçmişe dönen ve yaşananlarla hesaplaşan, bu hesaplaşmalardan sonra kendini ve dünyaya bakışını yeniden inşa eden karakterlerin hikayelerini anlatıyor.

 

 


 

 

 

Görsel: Kitabın Penguin baskısı kapağından

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Dünyanın hemen her diline çevrilen -67’si roman, 17’si hikaye kitabı, 21’i tiyatro oyunu olmak üzere- yüzden fazla eseriyle Agatha Christie, polisiye tarihinin -hiç kuşku yok- en tanınan ve muhtemelen de en çok okunan yazarı.

Bir bilinmez yazar ve çoksatar bir kitap… 83¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi’nden bahsediyorum. Gulliver’in Seyahatleri’nin yazarı Jonathan Swift’in, “Herkes uzun yaşamak istiyor, ama kimse yaşlanmak istemiyor,” sözü, yaşadığımız çağın ruhunu bu kadar iyi yansıtırken, 83 yaşındaki bir ihtiyarın güncesine gösterilen bu ilgiyi neye bağlamak lazım?

Hayali arkadaşlarınız olabilir. Onlarla tartışmaya da girebilirsiniz. Peki ya o hayali arkadaşlarınız dünya üzerinde şimdiye kadar kimsenin cevabını bulamadığı şeylerden bahsediyorsa ve siz daha on iki yaşındaysanız?

Doğrulara ilişkin söylenen ve yazılanlar er ya da geç seslerini duyuracak bir çatlak bulup insanlara yayılma fırsatı yakalar. Kimi zaman Sokrates’in yaptığı gibi sözle, diyalogla aktarılan sorgulayıcı düşünce yöntemi kimi zamansa kağıda dökülür, kitap olur.

“O gün Cosima edebiyat öğretmeninin on dersinde öğrendiğinden çok daha fazla şey öğrendi. Meşenin dişli yaprağını pırnalın mızraksı yaprağından, sığırkuyruğunun kokulu çiçeğini tarla sarmaşığının çiçeğinden ayırt etmeyi öğrendi.” Hayatı böyle öğrenir Cosima; birinin ona bir çiçeği tarif ederek öğretmesindense, o çiçeğe dokunarak öğrenmeyi tercih eder.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.