Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Havaalanında tuhaf bir gece



Toplam oy: 558
Rana Dasgupta // Çev. Deniz Keskin
Metis
Tokyo Uçuşu İptal, Tokyo yerine başka bir şehre inmek zorunda kalan uçağın on üç yolcusu üzerinden gerçekliğin kısıtlayıcılığı ile ondan doğan hayal gücünün sınırsızlığı arasındaki geçişkenliğe bakıyor.

İnsanoğlu hikaye anlatmaktan vazgeçemiyor. Bu bir gelenek; geçmişten bugüne ve değişen biçimiyle tüm hayatımızı kaplayan bir eylem aynı zamanda...

 

Dünyanın hikayesi, bir yandan yeryüzünde yaşayanların sayısı kadar çok öyküyü barındırıyor içinde. Tam da bu yüzden güçlü ve dikkat çekici. Rana Dasgupta, zengin arka planını, bir başka deyişle kültürel birikimini de işin içine katıp günümüz hikaye anlatıcılığında yeni sayfalar açan bir yazar. Önceki romanı Solo’da buna tanık olmuştuk.

 

Solo, Dasgupta’nın bizi münzevi Ulrich’le buluşturduğu ve akla hayale gelmeyecek ayrıntılarla kurduğu bir romandı. Bulgaristan’ın ve bir bakıma Balkanların tarihi olan kitapta yazar, imparatorluktan komünizme ve oradan yeni dünya düzenine kadar genişleyen bir hikayeyle karşımızdaydı. Tokyo Uçuşu İptal ise hikayelerin sayısını on üçe çıkarıyor. 

 

HESAPLANABİLİRLİĞİN KABUĞU KIRILIRKEN



 

Hava şartları yüzünden Tokyo yerine başka bir şehre inmek zorunda kalan uçağın yolcularından on üçü, otellere yerleştirilen diğer yolcuların aksine, havaalanında kalır. Birbirini tanımayan bu insanlar, hem de kapalı bir alanda, saatlerce yüz yüze bakmak zorundadır. Böylesine bir ortamda en iyi şeyin hikaye anlatmak olduğunu kararlaştıran ve Dasgupta’nın isimlerini vermediği bu on üç kişi, aklına gelenleri sırayla döküp saçar. Tümü, neşeli masallardan öte hayatın tam ortasından hikayelerle burun buruna gelir.

 

Havaalanındaki bir yana, uçağın indiği şehre de karmaşa hâkimdir. Kentte düzenlenen fuar nedeniyle otellerde yer yoktur, üstelik kırk bin gösterici ve onları püskürtmekle görevli polis gücü apayrı bir mevzudur. Yani, havaalanının dışı da içi de sinir harbinden hallicedir. Otele yerleştirilemeyen on üç kişinin ise konuşacak az şeyi, anlatacak epey hikayesi vardır. “Sessiz sessiz oturacak kadar birbirini tanımayan” bu grup, umulmadık sonlarla örülü hikayelerin peşine düşmeye tam da o nedenle koyulur.

 

Dasgupta, deyim yerindeyse havaalanında kısılıp kalanların “uydurduklarını” bir oyun gibi kurguluyor. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan ve gerçekleri atlamayan bu alışveriş, gülüşmeler ve tedirgin bakışlar arasında her geçen dakika derinleşiyor.

 

Programlanmış hayatların aksine, on üç kişinin ağzından çıkan her cümle ve hepsinden önemlisi, içinde bulundukları durum, hesaplanabilirliğin kabuğunun nasıl çatlayabileceğini hatırlatıyor. Zamanın ve şartların zapturapt altına aldığı on üç kişi, bu kısıtlamanın üstesinden gelmek adına sözcüklere sığınıyor; ilginç bir deneyim.

 

Havaalanını illüzyon olarak görenler, Dasgupta’nın isimsiz kahramanlarının anlattığı hikayelerde de kendilerine yer buluyor. Aslında bu on üç kişinin hali de illüzyondan farksız. Buna bir de kısa süreli zorunlu ikameti eklediğimizde olay, sıkı bir türbülansı aratacak noktalara varıyor. Yaşananlar, bir zaman diliminden başka bir zaman dilimine doğru dalgalanan bir sarsıntıya dönüşüyor.

 

Bazı bazı duyulan sesler, ayrıntılar ve kısa aralar havaalanından kopmamızı engelliyor. Anlatılanlar haricinde, alttan alta yürüyen bu hikaye, Dasgupta’nın okuru diri tutma çabası şeklinde değerlendirilebilir. Ama zaten on üç kişi de gerçeklerden farklı bir yöne gitmiyor. Sadece zamanı doldurmak ve suskunluğa teslim olmamak için uğraşıyor. Her biri, karşısındakilerle beraber bizi muhtelif mekanlara götürüyor, her an karşılaşabileceğimiz insanların prototipleriyle yüzleştiriyor. Araya karışan ve hissesi bize kalmış kıssalar ise tüm bu olan bitenin tadı tuzu. 

 

“KADER” BİRLİKTELİĞİ


Dasgupta’nın, anlattıklarında eğlenceli yönler bulunduğu gibi hayatın tacizine uğrayanların öyküleri de var. Bu anlamda gerçeklerle herhangi bir kopukluk olmadığını söyleyebiliriz. Buradaki “sorun,” masalların on üç kişinin anlattıklarıyla iç içe geçmesi. Böylece alışılandan sert ayrıntılar, beklenenden daha yumuşak hikayeler beliriyor. Bu da Dasgupta’nın başarısı.

 

Birbirinden bağımsız ve havaalanında hapsolmuş on üç kişinin sırayla anlattığı öykülerden oluşan kitabı roman haline getiren şey tam da o başarı aslında. Yani Dasgupta’nın, o gruptan biri gibi karıştığı metni bir hal yoluna sokması.

 

Mecburen bir arada bulunan on üç kişinin, iki uçuş arasında geçirdiği o gece, başlı başına tuhaf. Birbirini tanımayan ama hikayelerle yakınlaşan bu insanlar aynı zamanda kurguladıklarıyla hem kendilerinin hem de kahramanlarının karanlık noktalarına dokunuyor. Onlardaki bir tür “kader” birlikteliği. Belki de ortaklaşa bir rüya.

 

Romandaki kişileri isimsizleştiren Dasgupta, bir bütünleşmeye, farklı yerlerden gelip yine adı belirsiz havaalanında hikayeler anlatarak bir arada bulunmaya ve uyanık kalmaya atıf yapıyor. Bütün imkanlara sahip, dünyanın dört bir yanına rahatlıkla gidip gelebilen insanlar, beri yandan hayatlarını çözümlemeye ve yeryüzündeki akışı kavramaya uğraşıyor. Burada ince bir durum var: Gerçekliğin kısıtlayıcılığı ve ondan doğan hayal gücünün sınırsızlığı arasındaki geçişkenlik. Dasgupta, Tokyo Uçuşu İptal’de konuyu böyle anlatıp “olan bitene bir de buradan bakın” diyor.

 


 

* Görsel: Dilem Serbest

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bolaño, Şili’nin başkenti Santiago’da dünyaya gelmiş. Çocukluk yılları çeşitli kentler, birbirine karışmış kültürlerin içinde geçmiş. Gençlik yıllarının başında Meksika’ya göçmesi onun edebiyat serüveni için bir kırılma noktası olmuş. Meksika’daki entelektüel ortamlarda Latin Amerika Edebiyatı’nı sulayan birçok yerli akımı araştırma imkânı bulurken, şiir eskizlerine bu yıllarında başlamış.

Tıpkı sizin gibi. Kitabı eline almış ve alacaklar gibi, zarif kitap kapağına hayran oluyorum. Kitap kapağının güzelliğinin sadece çizgilerden ibaret olmadığını hissetmiş olmalıyız öyle uzun uzun bakarken. Kuşlarla gelen bir genişlik, kanatlanma duygusu, sarı ile gelen anlam, uçabilecek olmanın tedirginliği ve başkaca pıt pıt açıverecek nice duyguları bekleyerek bakıyoruz resme.

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.