Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Havaalanında tuhaf bir gece



Toplam oy: 200
Rana Dasgupta // Çev. Deniz Keskin
Metis
Tokyo Uçuşu İptal, Tokyo yerine başka bir şehre inmek zorunda kalan uçağın on üç yolcusu üzerinden gerçekliğin kısıtlayıcılığı ile ondan doğan hayal gücünün sınırsızlığı arasındaki geçişkenliğe bakıyor.

İnsanoğlu hikaye anlatmaktan vazgeçemiyor. Bu bir gelenek; geçmişten bugüne ve değişen biçimiyle tüm hayatımızı kaplayan bir eylem aynı zamanda...

 

Dünyanın hikayesi, bir yandan yeryüzünde yaşayanların sayısı kadar çok öyküyü barındırıyor içinde. Tam da bu yüzden güçlü ve dikkat çekici. Rana Dasgupta, zengin arka planını, bir başka deyişle kültürel birikimini de işin içine katıp günümüz hikaye anlatıcılığında yeni sayfalar açan bir yazar. Önceki romanı Solo’da buna tanık olmuştuk.

 

Solo, Dasgupta’nın bizi münzevi Ulrich’le buluşturduğu ve akla hayale gelmeyecek ayrıntılarla kurduğu bir romandı. Bulgaristan’ın ve bir bakıma Balkanların tarihi olan kitapta yazar, imparatorluktan komünizme ve oradan yeni dünya düzenine kadar genişleyen bir hikayeyle karşımızdaydı. Tokyo Uçuşu İptal ise hikayelerin sayısını on üçe çıkarıyor. 

 

HESAPLANABİLİRLİĞİN KABUĞU KIRILIRKEN



 

Hava şartları yüzünden Tokyo yerine başka bir şehre inmek zorunda kalan uçağın yolcularından on üçü, otellere yerleştirilen diğer yolcuların aksine, havaalanında kalır. Birbirini tanımayan bu insanlar, hem de kapalı bir alanda, saatlerce yüz yüze bakmak zorundadır. Böylesine bir ortamda en iyi şeyin hikaye anlatmak olduğunu kararlaştıran ve Dasgupta’nın isimlerini vermediği bu on üç kişi, aklına gelenleri sırayla döküp saçar. Tümü, neşeli masallardan öte hayatın tam ortasından hikayelerle burun buruna gelir.

 

Havaalanındaki bir yana, uçağın indiği şehre de karmaşa hâkimdir. Kentte düzenlenen fuar nedeniyle otellerde yer yoktur, üstelik kırk bin gösterici ve onları püskürtmekle görevli polis gücü apayrı bir mevzudur. Yani, havaalanının dışı da içi de sinir harbinden hallicedir. Otele yerleştirilemeyen on üç kişinin ise konuşacak az şeyi, anlatacak epey hikayesi vardır. “Sessiz sessiz oturacak kadar birbirini tanımayan” bu grup, umulmadık sonlarla örülü hikayelerin peşine düşmeye tam da o nedenle koyulur.

 

Dasgupta, deyim yerindeyse havaalanında kısılıp kalanların “uydurduklarını” bir oyun gibi kurguluyor. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan ve gerçekleri atlamayan bu alışveriş, gülüşmeler ve tedirgin bakışlar arasında her geçen dakika derinleşiyor.

 

Programlanmış hayatların aksine, on üç kişinin ağzından çıkan her cümle ve hepsinden önemlisi, içinde bulundukları durum, hesaplanabilirliğin kabuğunun nasıl çatlayabileceğini hatırlatıyor. Zamanın ve şartların zapturapt altına aldığı on üç kişi, bu kısıtlamanın üstesinden gelmek adına sözcüklere sığınıyor; ilginç bir deneyim.

 

Havaalanını illüzyon olarak görenler, Dasgupta’nın isimsiz kahramanlarının anlattığı hikayelerde de kendilerine yer buluyor. Aslında bu on üç kişinin hali de illüzyondan farksız. Buna bir de kısa süreli zorunlu ikameti eklediğimizde olay, sıkı bir türbülansı aratacak noktalara varıyor. Yaşananlar, bir zaman diliminden başka bir zaman dilimine doğru dalgalanan bir sarsıntıya dönüşüyor.

 

Bazı bazı duyulan sesler, ayrıntılar ve kısa aralar havaalanından kopmamızı engelliyor. Anlatılanlar haricinde, alttan alta yürüyen bu hikaye, Dasgupta’nın okuru diri tutma çabası şeklinde değerlendirilebilir. Ama zaten on üç kişi de gerçeklerden farklı bir yöne gitmiyor. Sadece zamanı doldurmak ve suskunluğa teslim olmamak için uğraşıyor. Her biri, karşısındakilerle beraber bizi muhtelif mekanlara götürüyor, her an karşılaşabileceğimiz insanların prototipleriyle yüzleştiriyor. Araya karışan ve hissesi bize kalmış kıssalar ise tüm bu olan bitenin tadı tuzu. 

 

“KADER” BİRLİKTELİĞİ


Dasgupta’nın, anlattıklarında eğlenceli yönler bulunduğu gibi hayatın tacizine uğrayanların öyküleri de var. Bu anlamda gerçeklerle herhangi bir kopukluk olmadığını söyleyebiliriz. Buradaki “sorun,” masalların on üç kişinin anlattıklarıyla iç içe geçmesi. Böylece alışılandan sert ayrıntılar, beklenenden daha yumuşak hikayeler beliriyor. Bu da Dasgupta’nın başarısı.

 

Birbirinden bağımsız ve havaalanında hapsolmuş on üç kişinin sırayla anlattığı öykülerden oluşan kitabı roman haline getiren şey tam da o başarı aslında. Yani Dasgupta’nın, o gruptan biri gibi karıştığı metni bir hal yoluna sokması.

 

Mecburen bir arada bulunan on üç kişinin, iki uçuş arasında geçirdiği o gece, başlı başına tuhaf. Birbirini tanımayan ama hikayelerle yakınlaşan bu insanlar aynı zamanda kurguladıklarıyla hem kendilerinin hem de kahramanlarının karanlık noktalarına dokunuyor. Onlardaki bir tür “kader” birlikteliği. Belki de ortaklaşa bir rüya.

 

Romandaki kişileri isimsizleştiren Dasgupta, bir bütünleşmeye, farklı yerlerden gelip yine adı belirsiz havaalanında hikayeler anlatarak bir arada bulunmaya ve uyanık kalmaya atıf yapıyor. Bütün imkanlara sahip, dünyanın dört bir yanına rahatlıkla gidip gelebilen insanlar, beri yandan hayatlarını çözümlemeye ve yeryüzündeki akışı kavramaya uğraşıyor. Burada ince bir durum var: Gerçekliğin kısıtlayıcılığı ve ondan doğan hayal gücünün sınırsızlığı arasındaki geçişkenlik. Dasgupta, Tokyo Uçuşu İptal’de konuyu böyle anlatıp “olan bitene bir de buradan bakın” diyor.

 


 

* Görsel: Dilem Serbest

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hasta ve geri döndürülemez biçimde sakatlanmış çocuklarla dolu bir hastanenin koridorlarında dolaşırken, Scott Stambach’in beni oraya nasıl sürüklediğini merak etmekten kendimi alamadım. Belki özel ihtiyaçları olan çocuklara öğretmenlik yapması, belki de Çernobil gibi bizi de çok yakından etkileyen bir konu seçmesi bu etkiyi yaratıyordu.

Üç Yaşam’ın orijinali yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1910’da, Chicago Record-Herald gazetesinde kitap hakkında şöyle bir yazı yer almış; "Stein, hayata dair parçaları değil, hayatı olduğu gibi ortaya koyuyor.’’ Kimilerine göre modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Üç Yaşam, başta Hemingway olmak üzere birçok yazarı etkilemiş, ilham kaynağı olmuş.

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.