Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Hayat anlarda saklı



Toplam oy: 135
Onur Bütün
Alakarga
Onur Bütün'ün ilk öykü kitabı Gülümsemeler, umudu sürekli canlı tutabilmenin hiç de kolay olmadığıyla bizi yüzleştiren ama yine de umutla dolduran anlarla dolu.

Hepimiz yaşamın içinde heyecanlı ya da çaresiz hissettiren birçok olayın ya da durumun bizzat öznesi oluruz. Olup bitenlerin bu sürekli akışında aklımızda kalan, yaşananların bütünü değil, bütünden kesitler halinde çekip çıkardıklarımızdır. İşte çekip çıkarılanlar da anlardır aslında; hiç unutamadığımız, bizimle birlikte yaşayan anlar...

 

Bu anlar, aynı zamanda her birimize ait öyküleri, her birimizin tanık olduğu, gördüğü hikayeleri oluştururlar. Onur Bütün’ün Gülümsemeler’i de bizlere kimi zaman çaresiz, kimi zaman umut dolu hissettiren birkaç ânı, yaşamın içinden karakterlerle sunan bir öykü kitabı. Kitap, Murathan Mungan’ın “En kısa hikâye parçasına an denir. Bazı anlar bütün yaşamımızı belirler. ‘Bütün yaşamımız’ dediğimiz de o birkaç âna bakar aslında... Bu yüzden yıllar sonra en çok hatırladığımız anlardır. Gerisi bulanıktır. Geçmişi anlar berraklaştırır. Niye hikâye yazıyorum sanıyorsun?” saptamasıyla başlıyor ve üç başlık altında toplanan öykülerle devam ediyor.

 

Onur Bütün, müzik bölümünü bitirip meslekten birkaç yıl önce emekli olana kadar müzik öğretmenliği de yapmış bir yazar ve dolayısıyla müzikle sıkı bir bağı var. Kitabın sonunda “Gülümsemeler Müzik Kutusu” başlığı altında karşılaştığımız liste de, bu bağı gösterebilmek için uygun ve güzel bir yol olarak değerlendirilebilir.

 

Kitaba da adını veren ilk bölüm olan “Gülümsemeler”de iki öyküyle karşılaşıyoruz. Öykülerden ilkinde geleneksel bir aile yapısına gözlerini açan, otuzlu yaşlarda, kitaplarla hastalıklı bir ilişki içinde olan, antropoloji okumuş, hiç evlenmemiş bir kadının hem ailesinin hem de -biri dışında- karşılaştığı erkeklerin bakış açısıyla mücadelesine tanık oluyoruz. Kadın, karşıl*popaştığı dört erkekle ilgili şunları dile getiriyor: “Kabul edelim, görüştüğüm dört adamda da garip bir düzlük vardı. Sığlığa benzeyen, güvenli görünse de rutini çağrıştıran bir ilişki vaadi taşıyordu hepsi... Hayatın güzelliği, benim 'evet' dememde gizliydi sanki... Aşk, cümle içinde çok kullanılıyor, ama tutkunun zerresi bile okunmuyordu gözlerinde... Onların iyi insanlar olduğunu hâlâ da düşünüyorum, ama nasıl denir, hayata nasıl ve nereden tutunduklarını bilmemeleri yeterince tatsız olduklarını göstermiyor mu yani...”. Sahi, hayata nasıl ve nereden tutunulduğunun bilin(e)memesinin bir tatsızlık olarak düşünülmesi çok mu ileriye gitmek demek?

 

 

 “Yeldeğirmeni Öyküleri” bir sonraki bölüm olarak karışımıza çıkıyor. Bu bölümde tek tek karakterlerin yaşamlarını daha yakından gözlemleyebileceğimiz altı öykü var. Her bir öykü bir gerçekliği mercek altına alıyor sanki. Öykülerden sonuncusu yine bir kadın aracılığıyla bize ne kadar zor yaşam koşullarıyla karşı karşıya kalınsa da emeğin, kendi kendine yetebilmenin, her şeyden önce kendine güvenebilmenin ve “bir şey yapabilme gücü”nü kendinde bulabilmenin çok önemli olduğunu, dahası bütün bunların umudu beraberinde getirdiğini hatırlatıyor. Kadın, kendi ifadesiyle “Sokakta kir pas, evde toz rutubet derken geçip gidiyor hayatımız,” diye söylense de çalışarak hayatını kendi emeğiyle devam ettirmekten hiç vazgeçmiyor.

 

Son bölüm “Tedirginlikler”de ise dört öykü görüyoruz. Son öyküde, bir hastaneye ultrason çektirmek için gelen insanların gayet sıradan bekleyişleri anlatılıyor gibi görünse de, hikâyenin sonlarına doğru bekleyenler içinde hastaneye annesiyle gelen bir erkek çocuğunun ve babasıyla gelen bir kız çocuğunun travmalarıyla karşılaşıyoruz. Maalesef, bir kez daha, bir insan olarak umudu sürekli canlı tutabilmenin hiç de kolay olmadığıyla yüzleşmek zorunda kalıyoruz böylece.

 

“Birbirimizin duvarlarından hikâyelerle geçeriz”

 

Peki, bir öykü kitabı bize aslında neyi göstermek ister ya da en sonunda bizde bırakmak istediği mesaj nedir? Kitabın ikinci bölümü “Yeldeğirmeni Öyküleri” yine Murathan Mungan’a ait şu alıntıyla başlıyor: “Birbirimizin duvarlarından hikâyelerle geçeriz”. Aslında bu cümle bir öykü kitabı olarak bu kitabın -ve belki de her öykü kitabının- yazılış amacını, niçin bunca sayfanın anlarla doldurulduğunu da açıklığa kavuşturuyor. Her birimiz birbirimizin yaşamında tutunurken, var olurken, o yaşama eklenirken, o yaşamın bir parçası olurken hatta, bütün bunlar bir yana, bazen sadece sınırlı bir zamanda küçük bir karşılaşmayla bile tutunduğumuz ya da karşılaştığımız yaşama bir öykü de bırakıyoruz; belki farkındayız bunun belki de farkında bile değiliz. İşte bıraktığımız öyküyle veya öykülerle de hatırlanıyoruz ya da hatırlandığımızda hemen silinmek isteniyoruz kimilerince. Öyküsünü kimin, nasıl bıraktığına göre her iki seçenek de mümkün!

 

 

 


 

 

Görsel: Seda Mit

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.