Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Hayat anlarda saklı



Toplam oy: 114
Onur Bütün
Alakarga
Onur Bütün'ün ilk öykü kitabı Gülümsemeler, umudu sürekli canlı tutabilmenin hiç de kolay olmadığıyla bizi yüzleştiren ama yine de umutla dolduran anlarla dolu.

Hepimiz yaşamın içinde heyecanlı ya da çaresiz hissettiren birçok olayın ya da durumun bizzat öznesi oluruz. Olup bitenlerin bu sürekli akışında aklımızda kalan, yaşananların bütünü değil, bütünden kesitler halinde çekip çıkardıklarımızdır. İşte çekip çıkarılanlar da anlardır aslında; hiç unutamadığımız, bizimle birlikte yaşayan anlar...

 

Bu anlar, aynı zamanda her birimize ait öyküleri, her birimizin tanık olduğu, gördüğü hikayeleri oluştururlar. Onur Bütün’ün Gülümsemeler’i de bizlere kimi zaman çaresiz, kimi zaman umut dolu hissettiren birkaç ânı, yaşamın içinden karakterlerle sunan bir öykü kitabı. Kitap, Murathan Mungan’ın “En kısa hikâye parçasına an denir. Bazı anlar bütün yaşamımızı belirler. ‘Bütün yaşamımız’ dediğimiz de o birkaç âna bakar aslında... Bu yüzden yıllar sonra en çok hatırladığımız anlardır. Gerisi bulanıktır. Geçmişi anlar berraklaştırır. Niye hikâye yazıyorum sanıyorsun?” saptamasıyla başlıyor ve üç başlık altında toplanan öykülerle devam ediyor.

 

Onur Bütün, müzik bölümünü bitirip meslekten birkaç yıl önce emekli olana kadar müzik öğretmenliği de yapmış bir yazar ve dolayısıyla müzikle sıkı bir bağı var. Kitabın sonunda “Gülümsemeler Müzik Kutusu” başlığı altında karşılaştığımız liste de, bu bağı gösterebilmek için uygun ve güzel bir yol olarak değerlendirilebilir.

 

Kitaba da adını veren ilk bölüm olan “Gülümsemeler”de iki öyküyle karşılaşıyoruz. Öykülerden ilkinde geleneksel bir aile yapısına gözlerini açan, otuzlu yaşlarda, kitaplarla hastalıklı bir ilişki içinde olan, antropoloji okumuş, hiç evlenmemiş bir kadının hem ailesinin hem de -biri dışında- karşılaştığı erkeklerin bakış açısıyla mücadelesine tanık oluyoruz. Kadın, karşıl*popaştığı dört erkekle ilgili şunları dile getiriyor: “Kabul edelim, görüştüğüm dört adamda da garip bir düzlük vardı. Sığlığa benzeyen, güvenli görünse de rutini çağrıştıran bir ilişki vaadi taşıyordu hepsi... Hayatın güzelliği, benim 'evet' dememde gizliydi sanki... Aşk, cümle içinde çok kullanılıyor, ama tutkunun zerresi bile okunmuyordu gözlerinde... Onların iyi insanlar olduğunu hâlâ da düşünüyorum, ama nasıl denir, hayata nasıl ve nereden tutunduklarını bilmemeleri yeterince tatsız olduklarını göstermiyor mu yani...”. Sahi, hayata nasıl ve nereden tutunulduğunun bilin(e)memesinin bir tatsızlık olarak düşünülmesi çok mu ileriye gitmek demek?

 

 

 “Yeldeğirmeni Öyküleri” bir sonraki bölüm olarak karışımıza çıkıyor. Bu bölümde tek tek karakterlerin yaşamlarını daha yakından gözlemleyebileceğimiz altı öykü var. Her bir öykü bir gerçekliği mercek altına alıyor sanki. Öykülerden sonuncusu yine bir kadın aracılığıyla bize ne kadar zor yaşam koşullarıyla karşı karşıya kalınsa da emeğin, kendi kendine yetebilmenin, her şeyden önce kendine güvenebilmenin ve “bir şey yapabilme gücü”nü kendinde bulabilmenin çok önemli olduğunu, dahası bütün bunların umudu beraberinde getirdiğini hatırlatıyor. Kadın, kendi ifadesiyle “Sokakta kir pas, evde toz rutubet derken geçip gidiyor hayatımız,” diye söylense de çalışarak hayatını kendi emeğiyle devam ettirmekten hiç vazgeçmiyor.

 

Son bölüm “Tedirginlikler”de ise dört öykü görüyoruz. Son öyküde, bir hastaneye ultrason çektirmek için gelen insanların gayet sıradan bekleyişleri anlatılıyor gibi görünse de, hikâyenin sonlarına doğru bekleyenler içinde hastaneye annesiyle gelen bir erkek çocuğunun ve babasıyla gelen bir kız çocuğunun travmalarıyla karşılaşıyoruz. Maalesef, bir kez daha, bir insan olarak umudu sürekli canlı tutabilmenin hiç de kolay olmadığıyla yüzleşmek zorunda kalıyoruz böylece.

 

“Birbirimizin duvarlarından hikâyelerle geçeriz”

 

Peki, bir öykü kitabı bize aslında neyi göstermek ister ya da en sonunda bizde bırakmak istediği mesaj nedir? Kitabın ikinci bölümü “Yeldeğirmeni Öyküleri” yine Murathan Mungan’a ait şu alıntıyla başlıyor: “Birbirimizin duvarlarından hikâyelerle geçeriz”. Aslında bu cümle bir öykü kitabı olarak bu kitabın -ve belki de her öykü kitabının- yazılış amacını, niçin bunca sayfanın anlarla doldurulduğunu da açıklığa kavuşturuyor. Her birimiz birbirimizin yaşamında tutunurken, var olurken, o yaşama eklenirken, o yaşamın bir parçası olurken hatta, bütün bunlar bir yana, bazen sadece sınırlı bir zamanda küçük bir karşılaşmayla bile tutunduğumuz ya da karşılaştığımız yaşama bir öykü de bırakıyoruz; belki farkındayız bunun belki de farkında bile değiliz. İşte bıraktığımız öyküyle veya öykülerle de hatırlanıyoruz ya da hatırlandığımızda hemen silinmek isteniyoruz kimilerince. Öyküsünü kimin, nasıl bıraktığına göre her iki seçenek de mümkün!

 

 

 


 

 

Görsel: Seda Mit

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.