Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Hayat nerede biter, roman nerede başlar?



Toplam oy: 361
Alejandro Zambra
Notos Kitap
Zambra muhteşem karakterler yaratmanın peşine düşmüyor. Onun karakterleri sıradan olmalarıyla akılda kalıyor.

Yazı yazmanın doğasına dair tonla enteresan mesele içinde bir tanesi -son dönemde denk geldiğim kitaplardan olacak- özellikle meşgul ediyor aklımı. O da, bir kitabın ne kadar kurmaca olursa olsun, hayatın süreğenliği içinde yaratılan bir şey olması ve bu yüzden gerçeklikle (yani yazarın hayatıyla) alışverişinin hiçbir zaman kesintiye uğramaması. Nedense bunu bir nehir yatağında sal üzerinde yolculuk yapmaya benzetmek geliyor aklıma. Salın üzerinde sabit duruyor gibi olsak da, sal ilerledikçe, manzaramız yani gerçekliğimiz değişir. Kitap da öyle bir şey; yaşayan ve içinde bulunduğu dünya ile türlü şekillerde ilişkilenmeye devam eden gerçek bir akıl tarafından yaratıldığı sürece, gerçeklikten kopamaz. Onu eğer büker ama ondan uzak duramaz. Bunun müsebbiplerinden biri de, insanın her daim sızıntılara müsait, geçirgen doğası olsa gerek.


Alejandro Zambra’nın Türkçeye çevrilen yeni romanı Eve Dönmenin Yolları, yazar ve metin arasındaki bu kurmaca /gerçeklik mevzusunu düşündüğüm bir dönemde geçti elime. Kusursuz zamanlama! Dört bölümden oluşan roman, en özet haliyle, yazarın roman yazma sürecini anlatıyor. Kitap ilk bölümde anlatıcının yarattığı bir yazar karakterinin kendi hayat hikayesini yazdığı romanla başlıyor. Romanın ilk bölümü, Şili’de 80’li yıllarda Pinoche diktatörlüğünde geçen bir çocukluk hikâyesi. Kitabın “roman roman içinde” olarak betimleyebileceğim ilk bölümü, “olaylara karışmayan” sıradan bir ailenin çocuğu olan dokuz yaşındaki isimsiz kahramanımız ile ondan üç yaş büyük, -komünist bir babanın kızı- Claudia’nın 1985 yılındaki Şili depreminde tanışması ve kızın bir gün ailesiyle birlikte paldır küldür mahalleden taşınmasıyla ayrı düşmelerinden ibaret.


Salın üzerinde sabit duruyor gibi olsak da, sal ilerledikçe, manzaramız yani gerçekliğimiz değişir. (Görsel çalışma: Guy Bourdin)

 

 

Anlatıcı, ikinci bölümde romana nasıl devam edeceğini bilemediği için ya da belli bir konuda tıkandığı için diyelim, ara verip kitabı yazma sürecinde yaşadıklarını anlatmaya başlıyor. Yarattığı yazar karakteri gibi o da Pinochet diktatörlüğünde geçen çocukluğunu, gençliğini hatırlıyor. Bu bölümde kitabın merkezi, dokuz yaşındaki çocuğun hikayesinden anlatıcıya kayıyor. Okur küçük bir kırılmayla çocukluğunu anlatan yazar karakterin kafasının içinden çıkıp anlatıcının kafasına giriyor. Küçük bir kırılmayla diyorum, çünkü bu üç erkeğin sesi (yazar karakteri, onun hatırladığı çocukluğu ve onları yaratan anlatıcı) birbirine epey benziyor.


Günlük gibi kaleme alınmış ikinci bölümde, anlatıcının, anne babasıyla, bir yıl önce ayrıldığı ve barışma sürecinde olduğu karısıyla ve yaşadığı ülkeyle olan ilişkilerine dair anektodlar var.


Üçüncü bölümde ise, anlatıcının kendi hayatından arakladığı olaylar, duygusal çıkmazlar ve çatışmalarla roman kaldığı yerden devam ediyor. Dördüncü bölümde, anlatıcı, tekrar romandan gerçek hayata dönüyor.


Bu parçalı kurgu, okuru kitap boyunca iki farklı dünya arasında gezdiriyor lakin asla sağa sola savurup yolunu kaybettirmiyor. Çünkü iki dünya arasındaki benzerlik ve paralellikler -hem olaylar hem de duygular açısından-, ilk bakışta öyle görünse de aslında keskin sınırlarla belirlenmemiş. Gerçeklik ile kurmaca, kitap boyunca sık sık birbirine geçiyor, biri diğerinin içine sızıyor ve aralarındaki çizgi yer yer silikleşiyor. Ancak geçişler öyle zekice kurgulanmış ki, günün sonunda tüm anlatılanlar tek bir noktada buluşuyor.

 

Kendi hikayesini yazanlar

 

Alejandro Zambra’yı geçtiğimiz yıl yine Notos Kitap tarafından Türkçeye çevrilen Bonsai ile tanıdım. O günden beri gözüm üzerinde.  Zambra genç bir yazar olarak Latin Amerika edebiyatının mirasını layıkıyla sırtlasa da, bu toprakların alameti farikası olan büyülü gerçekçilikten kendini sıyırmasını biliyor. Zambra, Latin Amerika’da –ve dünyada- son dönemde parlayan, kendi hikayesini yazmaya meyilli yeni nesil yazarların temsilcilerinden biri. Yazarın yakın zamanda çıkacağını duyduğum, Türkçeye henüz çevrilmemiş, hevesle beklediğim bir romanı daha var: The Private Lives of  Trees (Ağaçların Özel Hayatları). Onu ve yazarlık serüvenini anlayabilmek için birbiriyle organik bağları olan, Zambra’nın kendisinin de söylediği üzere “birbirinden çok da farklı olmayan” bu üç romanı da okumak gerek ama yine de, onun diline tutulmak ve sadık okuru olmak için şimdilik iki roman da yetiyor.

 

 

Bonsai’de olduğu gibi Eve Dönmenin Yolları’nda da Zambra, ziyadesiyle nadide ve kırılgan duyguların çevresinden dolanıyor. Cilt cilt kitapta anlatması zor bahisleri, kısacık, her biri birbirinden vurucu paragraflara sığdırıyor. Betimlemeleri sevmiyor. Odağını asla yitirmiyor. Muhteşem karakterler yaratmanın peşine düşmüyor. Onun karakterleri sıradan olmalarıyla akılda kalıyor. Hiçbiri büyük duygularla yanıp bitmiyor. Zambra’nın dilinden mürekkep bir sakinlik hakim ortama.
Zambra’nın bence bahsedilmeyi hak eden bir başarısı daha var:  Diktatörlüğün ya da askeri darbelerin toplumlara neler yaptığını tarih kitaplarından yıllarca okuduk. Lakin böylesi felaketler, insana, insanın duygu dünyasına ne yapar? Böyle bir ortamda çocuk olmak nasıldır? Bu konuda yeni yeni yazmaya başlıyor Latin yazarlar.“Ben diktatörlükte büyüdüm. İlk kelimelerimi diktatörlük zamanında söyledim. İlk kitaplarımı diktatörlükte okudum” diyor Zambra. O korkunç yılların bireye ne yaptığını, sıradan bir genç adamın duygu dünyasını nasıl harabeye çevirdiğini samimi bir dille aktarıyor.
Eve Dönmenin Yolları’na tek başına bir aşk ya da çocukluk romanı demek zor. Zambra, bu romanda da geçmişin izini sürerken aşktan evliliğe, orta sınıf ailesinden baba figürüne, bir yazarın iç dünyasına kadar pek çok durağa uğruyor. “Otobiyografik öğeler taşıyan bir roman” deyiverip kenara çekilmeyi reddettiğim Eve Dönmenin Yolları, bundan çok daha fazlası. Okumayan kalmasın.


Mühim not: Nice şahane eserin çeviri yollarında heba olduğuna şahidiz. Romanı İspanyolcadan büyük bir hassasiyetle çevirdiği aşikar Çiğdem Öztürk’e en çok da bu yüzden bin teşekkür.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Murakami'nin Türkçedeki son öyküsü Fırın Saldırısı, Murakami sevenleri sevindireceğe benziyor. Müellifin aynı tema üzerinde farklı zamanlarda yazdığı iki öyküden ve öyküye eşlik eden harika illüstrasyonlardan müteşekkil olan bu kitap, yalnız Murakami'yi halihazırda takip edenler değil, yazarın geniş külliyatına başlamaktan çekinenler için de ilgi çekici bir okuma vaat ediyor.

Bütün kitapların harf üzerine harf eklenerek yazıldığı bilinir. Yazılan her cümle, o kurgu eserde bir gerçeklik yaratır; olanlar ve olacak olanlar kağıda dökülür.

Hikaye anlatıcılığına kafa yoran, hikayenin edebiyatın türcü doğasının ötesinde, gündelik hayatın tam da ortasındaki esaslı yeri üzerine düşünen her türlü esere merakım büyük. Hikaye olmasaydı, dünya nasıl bir yer olurdu? Yeryüzünde cereyan eden herhangi bir şey, hikaye edilmeseydi neye benzerdi?

Kendinizden emin olarak aldığınız hayati bir kararın eşiğinde, sizi o kararı almaya iten geçmişinizin bambaşka bir gerçekliğe sahip olduğunu öğrendiğinizi düşünün. Üstelik bu gerçekliği bir türlü aslına ulaştıramıyorsunuz, çünkü bilinciniz, size oynadığı oyunlarla onu sürekli değiştiriyor... Hâlâ aynı kararı alır mıydınız?

Kahraman Kara yirmi dokuz yaşında; çevirmen, bir yandan editörlük ve redaktörlük de yapıyor. Tarlabaşı’nda yaşıyor. Liste hazırlama hastalığından mustarip Kahraman Kara’nın günleri senelerdir uğraşmakta olduğu “İstanbul Kitabı” için çalışarak geçiyor. Reklam yazarı sevgilisi Elif’le, iş çıkışı buluşup yemek yiyip film izledikleri, pek de tutkulu olmayan bir ilişkileri var.

Söyleşi

Serhat Tolga Yıkıcı ve Ayşegül Kirpiksiz ile söyleşi:


 “Wattpad genç okuru daha iyi anlamamıza imkan veriyor.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.