Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Hayatla Sanatı İç İçe Geçiren Bir Performans: Duvarlardan Geçmek



Toplam oy: 6
Duvarlardan Geçmek bir otobiyografi olarak okunabileceği gibi bir var olma biçimi olarak da okunabilir. Hepimizin çevrili olduğu duvarları yıkarak geçmenin canlı bir örneği Marina Abramovic’in hayatı. Ailenin, toplumun, ruhun ve bedenin sınırlarını aşmak yolunda bir macera. Öğrenmeye âşık, her zaman bir üst aşamayı denemeye tutkulu sanatçının yaşamına birinci elden tanık olmak çok kıymetli.

Performans sanatının yaşayan en büyük isimlerinden Marina Abramovic, bu yılın başında Türkiye’deki ilk retrospektif sergisiyle Sabancı Müzesi’ndeydi. Sonra Covid-19 salgını başladı ve sergi belirsiz bir tarihe kadar kapandı. Sergiye paralel olarak mart ayında, sanatçının 2016’da yazdığı otobiyografisi Duvarlardan Geçmek Türkçede yayımlandı. Kitap, bütün yaşamını performansa adamış sanatçıyı yakından tanımak için büyük bir nimet. Özellikle çağdaş sanatın anlaşılma güçlüğü düşünülecek olursa, sanatçının yaşadığı coğrafyayı, kültürünü bilmek, yaşamsal detaylarını öğrenmek sanatının kodlarını çözmeyi kolaylaştırıyor. Nitekim kitapta çocukluğundan başlayarak ailesini, Yugoslavya’yı, aşklarını ve sanat kariyerini anlatan sanatçı, samimi üslubunu kitap boyunca koruyarak serüvenine bizi de dâhil etmeyi başarıyor.

Kasvetli, karanlık Yugoslavya

Toplumsal yapının yaratıcı disiplinlerde üretenler üzerinde büyük bir etkisi var. Sanatçıların bakış açılarını şekillendiren bu unsur, özellikle Balkan coğrafyası gibi içinde her daim gergin bir potansiyel barındıran toplumlarda daha baskın. Belgradlı Abramovic’in de, savaş sonrası komünist Yugoslavya’nın çocuğu olduğunu vurgulaması boşuna değil. “Karanlık bir yerden geliyorum. 1940’ların ortasından 70’li yılların ortasına kadarki savaş sonrası Yugoslavya’dan. Komünist bir diktatörlük, Mareşal Tito iktidarda. Her şey her zaman kıt, her yerde kasvet”. Bu öyle bir etki ki ruhsal alandan estetik bakışa kadar belirleyici rol oynuyor. “Komünizm ve sosyalizmle ilgili bir şey var- bu saf çirkinlik üzerine kurulu bir estetik. Çocukluğumun Belgrad’ı, Moskova’nın Kızıl Meydanı’nın anıtsallığına bile sahip değildi. Her şey her nedense ikinci eldi… Yaptığınız her şeye bir baskı hissi ve biraz da depresyon eşlik ederdi”.
Üstelik Abramovic’in ailesi ayrıcalıklı bir çevredendir. Anne ve babası savaş kahramanıdır ve zamanla Tito’ya yakın konumlanırlar. Belgrad’ın merkezinde büyük bir dairede oturan Abramovic ailesi, her türlü imkâna sahip olmasına karşılık mutsuzdur. Aşkla evlenen karı koca arasındaki sevgi zamanla biter, saygıyı da beraberinde götür. Marina bağırış çağırışla geçen günleri dün gibi anımsar. Anne baskın bir figürdür, baba ise kadınlara düşkün. Prematüre doğduktan sonra daha iyi bakılmak için altı yıl evden uzakta, anneannesiyle yaşayan Marina annesinden hiç sevgi görmediğini söyler. Sert mizaçlı anne, Marina’yı komünist disiplinde yetiştirmek amacıyla sıkar. Marina neredeyse 40’lı yaşlarına kadar akşam ondan önce evde olmak zorundadır. Annesinden gördüğü şiddetten de bahseden sanatçı, özellikle ergenlik döneminde içe kapanır. Fiziksel özelliklerini beğenmez ve takıntı haline getirir. “Ergenlik yıllarım umutsuzca tuhaf ve mutsuzdu. Aklımca, okulumdaki en çirkin çocuktum; olağanüstü çirkin. İnce ve uzun boyluydum ve çocuklar bana zürafa derdi”.
Annesiyle olan ilişkisizliğine rağmen, babasıyla dostça bir iletişimi vardır. On dört yaşında babasından istediği yağlı boya setiyle resme başlar. Babası partizan arkadaşlarından birinden resim dersi de ayarlar kızına. İlk resim dersinin Marina üzerinde müthiş bir etkisi olur. “Bir tuval parçası kesip yere koydu. Bir tutkal tenekesi açtı ve sıvıyı tuvale döktü, biraz kum, biraz sarı renk, biraz kırmızı renk ve biraz da siyah renk ekledi. Sonra üzerine yarım litre benzin boşalttı, bir kibrit çaktı ve her şey patladı. ‘Bu bir günbatımı,’ dedi bana. Ve sonra gitti”. Marina kuruyan karışımı duvara asar ve günler sonra baktığında renklerin yok olduğunu, kül dışında bir şey kalmadığını görür. Marina bu deneyimle birlikte zihninde, sanatın belli bir sonuç üretmekten çok sürecin ta kendisi olduğu fikrinin uyandığını söyler. “Bir şeyi oluşturma sürecini ve onun bozuluş sürecini gördüm. Devamlılığı ya da kalıcılığı yoktu. Saf süreçti”.
Belgrad’da performans sanatı
Abramovic, sanatın iki boyutla sınırlı kalmaması gerektiğine, yaşamın içinde yaşamla yoğrulursa anlamlı olacağına inanır. 1969’da Slovenyalı sanatçı grubu OHO’nun Belgrad’da gerçekleştirdiği performansı izlemesiyle aradığı ilhamı bulur. Sanat pek ala kullanılan eşyalarla, gündelik yaşam pratikleriyle, bedenin kendisiyle yapılabilir. Beden Abramovic’e göre sonsuz bir güce sahiptir. Onu esneyebildiği kadar esnetmek, acıyı da mutluluğu da içeren yapısını olabildiğince zorlamak sanatının özünü oluşturacaktır. Performans sanatı dönemin Belgrad’ı için çok cesurdur. Devletin sanat üzerindeki baskısı katıdır, yeniliklere kapalıdır. “Belgrad’da devlet sanatı denetliyordu ve devletin sanattan anladığı tek şey ofisleri ve parti üyelerinin dairelerini dekore etmekti”. Böyle bir anlayışta Abramovic’in sanatıyla kabul görmesi mümkün değildir.
Öğrenci Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdiği birkaç performansla başta annesi ve sonra akademi çevreleri tarafından dışlanır. O da çareyi Avrupa’da bulur. Avrupa cesur sanatı için kapı açar Marina’ya, kısa sürede ismi duyulur. Yaptığı performanslarla insani bütün duyguları hem yaşar hem de yaşatır. “İnsanlar çok basit şeylerden korkar: Bizi acı çekmek korkutur, bizi ölüm korkutur. Benim Rhythm 0’da yaptığım şey bu korkuları seyirciler için sahneye koymaktı: Onların enerjisini kullanarak kendi bedenimi mümkün olduğunca zorluyordum. Bu süreçte ben de kendi korkularımdan kurtuluyordum. Ve bunlar yaşanırken seyirci için bir ayna haline geliyordum- ben bunu yapabiliyorsam, onlar da yapabilirlerdi”.
Sanatla hayata tutunmak
Amsterdam’a giden Abramovic, orada fotoğraf sanatçısı Ulay ile tanışır. Birbirlerine ilk bakışta aşık olan çift, hem yaşamı hem de sanatı paylaşmaya başlarlar. Performans alanında yaptıkları cesur işlerle ikili olarak ünlenirler. Artık onlar için performans hem bireysel hem de çift olarak birbirlerine karşı bedensel ve ruhsal dayanıklılıklarını test etmek anlamına gelir. Yaşadıkları karavanla ülkeden ülkeye gezerler, ses getiren birçok performans sergilerler. Sanat onlar için bir tür arınma ve kendini bulma biçimidir. Seyirciyi de dâhil ettikleri işler yaşamdan bir parçadır. Bir müddet sonra ayrılsalar da Abramovic bunu da sanata çevirmeyi bilir. Yaşadığı acıyı, Uzakdoğu’da çekildiği inzivayı, tanıştığı Tibetli keşişleri performans olarak sunar. Sanat sayesinde tekrar yaşam enerjisini bulur.
Duvarlardan Geçmek bir otobiyografi olarak okunabileceği gibi bir yaşama tutunma, var olma biçimi olarak da okunabilir. Hepimizin çevrili olduğu duvarları yıkarak geçmenin canlı bir örneği Marina Abramovic’in hayatı. Ailenin, toplumun, ruhun ve bedenin sınırlarını aşmak yolunda bir macera. Öğrenmeye âşık, her zaman bir üst aşamayı denemeye tutkulu sanatçının yaşamına birinci elden tanık olmak çok kıymetli. İstanbul’daki sergiyi kitabı okuyup gezebilme şansımız olmadı ama salgının bitip serginin yeniden açılmasına dair umudumuz hâlâ var. O zamana kadar Abramovic’i takip etmeye ve kitaptan aldığımız ilhamla dolup taşmaya devam.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.