Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Her şey bu kadar edebi olmalı mı?



Toplam oy: 459
Enrique Vila Matas // Çev. Seda Ersavcı
Jaguar Kitap
İspanyol edebiyatının yaşayan efsanelerinden biri olarak kabul edilen Enrique Vila-Matas’ın bir labirente benzetebileceğim bu romanı, edebiyat tutkusunun kurbanı bir yazarı resmediyor.

Edebiyatın nerede bittiği, gerçek hayatın nerede başladığı, hem okur hem de yazar için zaman zaman netliğini yitirebiliyor. Hem yazan hem de okuyan biri olarak bazen metnin içinde kaybolduğum, bazen de gerçek hayatın içinde kaybolup tam tersine metnin içinde kendimi –ve yolumu– bulduğum oluyor. Bu iç içelik, hatırlanan herhangi bir olayın dün mü yaşandığı, yoksa gece yatmadan önce okunmuş kitaptaki kahramanın başına gelmiş bir şey mi olduğu, yoksa rüyada mı görüldüğünü bilemeyecek kadar bulanık bir hal alabiliyor. Veyahut nicedir aradığımız bir yanıtın o gün elimize geçiveren bir kitapta karşımızda belirdiği de olabiliyor. Bunun kitaplarla iç içe yaşayan herkesin başına zaman zaman geldiğine eminim, ki biraz da efsunlu diyebileceğim tuhaf âlemde yaşamımı sürdürmekten pek şikayetçi değilim açıkçası. Belki de bu yüzden bu iki arada bir derede dünyadan seslenen, gerçekle kurmacanın ortasında salınan ve doğrudan bu ikilik etrafında kurgulanan kitaplara ister istemez çekiliyorum. Çünkü yazarın yarattığı karakterlere, gerçeğin de hayale karıştığı bu hikayeler, ne anlattıklarından bağımsız okura çok farklı bir okuma macerası yaşatıyor.

 

 

 

Jaguar Kitap’ın seçkisi her daim iştah kabartıcı ama son yayımladıkları kitap Montano Hastalığı tam da yukarıda bahsettiğim sendromun etrafında dolaşıyor. Hatta durumu bir adım öteye taşıyıp buna bir “edebiyat illeti,” yani iyileşmesi gereken bir anomali, aksi takdirde “normal” bir hayat sürmeye engel bir durum gözüyle yaklaşıyor. İspanyol edebiyatının yaşayan efsanelerinden biri olarak kabul edilen Enrique Vila-Matas’ın bir labirente benzetebileceğim romanı, okudukları, yazdıkları ve yaşadıkları üçgeninde hem zorlu hem de epey “edebi” bir hayatta kalma ve yazma/yazamama mücadelesi veren, edebiyat tutkusunun kurbanı bir yazarı resmediyor. Hikaye onlarca –yazarın okuduğu ve durmaksızın referansta bulunduğu– eserin açtığı yoldan ilerlerken, yazarın gündelik yaşamı böylelikle okurun nazarında bir edebiyat yolculuğuna dönüşüyor. Bu kafası az biraz karışık edebiyat tutkunu adam, engin edebiyat bilgisiyle insana bir yandan okuma listeleri yaptırırken, bir yandan da “fazla” edebiyatın bir insanın hayatını nasıl tarumar ettiğini gözler önüne seriyor. Onu nasıl gerçeklikten koparıp en basit ilişkilerini bile bir kitaba gönderme yapmadan yürütemediğini, her şeyi edebiyat üzerinden anlamlandırmaktan ve kendinden önce yazmış/yaşamış olanlar ile kendi yazdıkları/yaşadıkları arasında yolunu bulmaktan yorgun düşse de bu çılgınlıktan bir türlü vazgeçemediğini aktarıyor. Kurtulmak için yola çıkıyor, edebiyatla ilgisi olmayan insanlara yanaşıyor –ama edebiyat (ve keder… ve ölüm) her taşın altından çıkıp hastalığını tekrar azdırıyor ve kahramanımız sonunda isyan ediyor: “…her şey bu kadar edebi olamaz…” Yazar, kişisel savaşının yanı sıra edebiyat dünyasında başka, daha genel bir savaşın da sürmekte olduğuna işaret ediyor: kendi hastalığının beraberinde edebiyatın da hastalandığından bahsediyor. “Yirminci yüzyılın başında ölümün kıyısında olan edebiyat” dediği günümüz edebiyatının “bir yığın berbat kitap” ile zor bir durumla karşı karşıya kaldığından şikayet ediyor ve edebiyatı kurtarma niyeti kendini kurtarma mücadelesine ekleniyor.

 

Baştan sona aynı kişinin ağzından, sade bir dille bir günlük biçiminde kaleme alınmış Montano Hastalığı, birbirini –bile isteye– yanlışlayan gerçekliklere işaret edebilen farklı bölümlerden oluşuyor. Günün sonunda meydana gelen büyük metin sık sık felsefenin, edebiyatın alanına girdiği gibi, yazar zihninin gündelik açmazlarına da yakından bakıyor. Bir roman olarak hevesle okunacağından emin olduğum kitap, okuru gerçek ve kurmaca, edebiyat ile hayat üzerine düşünmeye itecektir. Ayrıca güncel edebiyat tartışmalarına yeni bir bakış açısı getirmesi de ihtimal. Bu kitabı okurken civarda kalem kağıt bulundurun: Unutmamak için not almak isteyeceğiniz çok şey olacak.

 

 


 

 

Görsel: Seda Mit

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

1970’lerde Tutunamayanlar yayımlandığında edebiyat kamuoyunda derin bir sessizlikle karşılanmıştı. Bunun nedenleri epeyce tartışıldı ancak şurasını hatırlatmakta fayda var: Kalbi bu dünya için fazla hassas olanların sayıca artıp toplumda daha görünür olduğu dönemler ile Oğuz Atay’ın kitabının tanınıp bilinirliği arasında doğrudan bir ilişki var.

Silvan Alpoğuz: Postmodern ve politik

 

Bolaño, Şili’nin başkenti Santiago’da dünyaya gelmiş. Çocukluk yılları çeşitli kentler, birbirine karışmış kültürlerin içinde geçmiş. Gençlik yıllarının başında Meksika’ya göçmesi onun edebiyat serüveni için bir kırılma noktası olmuş. Meksika’daki entelektüel ortamlarda Latin Amerika Edebiyatı’nı sulayan birçok yerli akımı araştırma imkânı bulurken, şiir eskizlerine bu yıllarında başlamış.

Kulis

(Ahmet Edip Başaran) Şiirin Söz Hakkı

ŞahaneBirKitap

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

Editörden

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.