Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Hiçbir Şey Hakkında: Gariplikler



Toplam oy: 12
Reşat Çalışlar, Gariplikler’de Orhan Veli şiirleriyle Demet Akalın şarkılarını aynı potada eritmek gibi bir işe girişiyor. Daha tuhaf olansa, bunu başarıyor. Geoff Dyer’ın Bir Hışımla'daki karakterin peşine düştüğü ve ulaşması imkânsız hale gelen ‘Lawrence kitabı’ gibi var olan ama aslında olmayan bir proje için koşan onlarca benzemez karakter.

Seinfeld’in mizahının arkasında yatan büyük gücün, dizinin hiçbir şeyle ilgili bir dizi olmasından ileri geldiği rivayet edilir; kült televizyon dizisi, sezonlarından birinde bu tartışmaya da odaklanır. Karakterler Jerry ve George, bir televizyon programı yapmak istediklerinden bahsederler. Bu program, hiçbir şey hakkında olacaktır.

 

İçinde hiçbir şey olmayan bir program yapmak, o programın genel bir konusuzluğa dayanmasını gerektirmiyor. Şüphesiz dizinin birçok bölümünde belli bir konu bütünlüğü, bir akış vardı; yine de bu akış, birçok yerde karakterlerin önüne geçmiyordu. Hiçlik hakkında bir programla kastedilenin, aslında kendisinden önce yapılan işlere meydan okuyacak kadar konuyu arka plana atmak suretiyle belli kalıpları, dayatmaları “hiçe sayma”yı deneme olduğunu varsayabiliriz.

 

Bu türden bir meydan okumayı son dönemde İngiliz edebiyatının önemli –maalesef pek aşina olunmayan– ismi Geoff Dyer’da görebiliyoruz. Yazarın özellikle Bir Hışımla kitabı, türünün en iyi örneklerinden. Kitapta ana karakterimizin dile getirdiği “D. H. Lawrence hakkındaki kitabı yazıyor olmam gerek”, “Lawrence hakkında yazacağım kitapla ilgili herhangi bir gelişme kaydedeceksem” gibi tekrarlar ve yapılacak işten çok işin nasıl yapılacağına dair monologların ön planda olması, söz konusu başkaldırıya işaret ediyor.


Hayat ekseninde bir roman
Gelelim Reşat Çalışlar’ın Gariplikler’ine… “Bir Yapımcı, Bir Bozumcu, Bir Youtuber, Bir DJ, Bir Maske ve diğerlerinin Orhan Veli konulu bir film projesi etrafında gelişen tuhaf macerası” alt başlığını taşıyan romanda, ana eksene Orhan Veli konulu bir film projesi yerleşiyor. Karakterler bu film projesi için oradalar. Fakat Geoff Dyer’ın peşine düştüğü ve ulaşması imkânsız hale gelen Lawrence kitabı gibi bir proje bu. Orada var, ama aslında yok. Orhan Veli’nin hayaleti kitap boyunca karakterleri rahat bırakmıyor; çekilecek bir film var, evet, ama bu hiç önemli değil. Çalışlar’ın yapmak istediği biraz farklı gibi duruyor: Romanını biraz daha hayat eksenine çekiyor; günceli yakalama, olan bitene, hâlihazırda yaşananlara dair bir not çıkarma, bazen şerh düşme isteği içinde yazar.
Kitapta fazla karakter olması başlarken korkutsa da o keşmekeşin içinden bir gürültü yığını çıkmıyor. Takip etmesi yer yer güçleşse de, Çalışlar kendini geri planda tutmayı becerip sahneyi karakterlere bırakmayı ihmal etmemiş. Anlatacak çok şeyi olsa da yazar -Demet Akalın’dan Instagram ünlülerine, TikTok’a, geniş bir skala bu- tüm bunları karakterlerine ve olay örgüsüne yedirmeyi başarmış. Karakter yaratmada ve olay örgüsündeki ustalığına rağmen, bir noktada eleştirilebilir: Birçok karakterin iç dünyasında farklı şeyler dönse de, bu tuhaf karakterlerin arasında Miray Garibe, tastamam bir “aptal sarışın” olmaya mahkûm ediliyor, komplike bir karakter olmaya yer yer yaklaşıp yazarın birkaç hamlesiyle hemen blogger’lığa geri dönüyor, sadece ekran önünde var olan bir karaktere dönüşüyor. Başka bir deyişle, Çalışlar’ın Miray Garibe’ye hiç acımadığı da söylenebilir.
Bunun dışında, Gariplikler tuhaf bir kitap. Çağın timeline’larda akan ritmini yakalıyor. Afili Filintalar’la doğan o zıpır edebi çizgiden güç aldığı, ona benzediği de söylenebilir. Bense Çalışlar’ın zihnini çok daha berrak tutmayı başardığını; karakterleriyle, çok katmanlı olay örgüsüyle birçok yazarın üstesinden gelemeyeceği, hiçbir şey hakkında dolu dolu bir kitap yazdığını söylemek istiyorum.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.