Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

İhtiyarlamaktan korkmayınız



Toplam oy: 124
Hendrik Groen // Çev. Erhan Gürer
Can Yayınları
İhtiyarlığa dair ne varsa bu kitapta bulmak mümkün; sıkmadan, tekrarlamadan, uzatmadan… Hayalci olduğu kadar gerçekçi, hüzünlü olduğu kadar eğlenceli bir ihtiyarın iç dünyası...

Bir bilinmez yazar ve çoksatar bir kitap… 83¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi’nden bahsediyorum. Gulliver’in Seyahatleri’nin yazarı Jonathan Swift’in, “Herkes uzun yaşamak istiyor, ama kimse yaşlanmak istemiyor,” sözü, yaşadığımız çağın ruhunu bu kadar iyi yansıtırken, 83 yaşındaki bir ihtiyarın güncesine gösterilen bu ilgiyi neye bağlamak lazım?

Bu güncenin yazarı Hendrik Groen değil, takma bir isim. Bir görüşe göre, günceyi yazan kişi, adını gizleyen Hollandalı ünlü bir yazar. Seksenlik bir ihtiyar olup olmadığı da tartışılıyor. Amsterdam’da bir bakımevinde, kitapta geçtiği şekliyle “Destekli Yaşam Tesisi”nde kalan ve kimi kimsesi olmayan bir ihtiyarın, 1 Ocak 2013’te başlayan ve 31 Aralık’ta sona eren güncesi aracılığıyla, ihtiyarlığın hiç de öyle korkulacak bir şey olmadığına tanık ettirmiyor sadece, ölümle burun buruna gelmiş birinin gözünden hayatın anlamını, eğlenceli olduğu kadar sert bir ironiyle sorgulatıyor.

Attilâ İlhan, “İhtiyarlar Balladı” şiirinde “idam mahkûmlarıdır aslında ihtiyarlar/ ölüme koşullanmış bütün davranışları/ yorgun öksürükleri oturup kalkışları/ yaşayıp durmaktan gizlice utanırlar” diye yazmıştı. Bu dizelerdeki gibi midir ihtiyarlık? Hendrik Groen için hiç de öyle değil; öksürüğü yorgun değil, yaşamaktan utanmadığı da gayet açık.

Günümüzde ihtiyarlığın hastalık gibi algılandığı düşünülürse, bu çağın ruhunu yansıtan ölümsüzlük ve gençlik arzusu ile “Agism,” yani yaş ayrımcılığı arasında bir ilişki olduğu malum. Yaş ayrımcılığıyla da en çok ihtiyarlar karşı karşıya kalıyor; çalışma hayatından eğlence hayatına kadar… 83¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi’nin gencinden ihtiyarına bu denli ilgi görmesinin nedenlerinden biri bu olsa gerek. Dünyanın yaşlandığı düşünülürse, ihtiyarlar için bu türden direniş kitaplarının yazılmasının bir anlamı olmalı.

Hendrik Groen, mutsuz yaşamayı reddeden biri; ihtiyarladığı için üzgün değil, zaman zaman bir hapishaneyi andıran bakımevinde, çeşitli hastalıkları yüzünden çok sayıda hap yutarak ve her an ölümle burun buruna yaşasa da eğlenecek bir şeyler bulmayı ihmal etmiyor hiç.

 

Yaşlandıkça zaman hızlanır


Güncesi, “Yeni bir yıl, yaşlıları hâlâ sevmiyorum,” diye başlıyor. Sevmediği yaşlanmak değil, ihtiyarların sızlanmaları, yersiz sabırsızlıklarıyla çocuklaşmaları, kendilerini bırakmışlıkları. Ama Groen’un neşesinde de bir tuhaflık var, örneğin elmalı kek (strudel) dolu bir tabağın üzerine oturan Bayan Smit’e, yakın dostu Evert’in, “Elmalar elbisenin deseniyle uyum sağlamış,” demesine o kadar gülüyor ki… Ama gülen sadece Groen, diğerleri ciddi bir biçimde sandalyeye elmalı keki kimin koyduğunu araştırmakla meşgul. Aslında bu suçluyu bulma hali, bakımevi sakinleri için temel bir uğraş, akvaryuma kek atarak balıkların ölmesine neden olan kişiyi bulmak için de olağanüstü teyakkuza geçiliyordu.

Hendrik ismi, Hollanda dilinde “dürüstlük abidesi” anlamına geliyormuş. Güncenin başlarında kendisini şöyle tanımlıyor Groen: “Çünkü ben, Hendrikus Gerardus Groen her zaman doğru, cana yakın, kibar ve yardımsever biriyimdir. Gerçekten böyle biri olduğum için değil; başka biri olma cesaretini gösteremediğimden. Nadiren söylemek istediğimi söylerim. Hep güvenli yolu seçerim. ‘Ne şiş yansın ne kebap’tır benim uzmanlık alanım. Babam ve annem bana Hendrik adını koyduklarında ileri görüşlü olduklarını göstermişlerdi; benden daha dürüstünü bulamazsınız. ‘Geçerken hep kibarca şapkasını çıkartan Hendrik’i tanımıyor musunuz?’ İşte o kişi benim. Bu gidişle kendimi depresyona sokacağım. O an gerçek Hendrik Groen hakkında da bir şeyler kaleme almaya karar verdim; tam bir yıl süreyle Kuzey Amsterdam’da bir huzurevindeki yaşama dair kendi sansürsüz bakışımı vereceğim.”

Groen, kendisini depresyona sokmamak için bu günceyi tutmaya başlıyor ve “ne şiş yansın, ne kebap” hayat felsefesini terk edip kendisi olmayı göze alarak çıkıyor bu yola. Çünkü kaybedecek bir şeyi yok, her an ölebilir; her an ölme ihtimalinden daha kötüsü, en yakın arkadaşı Evert’in ölümüne tanık olmak. Yani uyumlu olmayı ve uyumlu olmaya zorlayan korkularından arındıkça hayatın bir bakımevinde bile nasıl renkli olabileceğini gözler önüne seriyor.

Eskiden, ihtiyarlara hürmet daha fazlaydı, en azından insanlar yaşlandıkça böyle şeyler söylerler, örneğin otobüste yer verilmeyince, “Eskiden böyle miydi,” diye serzenişte bulunurlar. İhtiyarlığın, deneyim sahibi olmaktan kaynaklı olarak insanı bilgeleştirdiğine dair bir algı da vardı. Teknolojinin de etkisiyle, sosyal yaşamdaki köklü değişimler paradigmayı değiştirdiği için olsa gerek, geçmiş deneyim ve bilgiden çok, güncellenmiş olan bilgi ve deneyim daha değerli oldu. Bu belki bir yanılsama, çünkü her şey bir yandan yüzeyselleşiyor, olmaktan çok yapmak daha öne çıktı. İhtiyarlık olmayla ilgili bir durum, gençlik ise yapmak… Ama bir yandan da ihtiyarlık, kendi bilgi ve deneyiminin tutsağı olmayı da peşinden getirdiği için değişime karşı bir direnç halini alabiliyor. Balıkçılar kahvesinde tanıdığım, artık hayatta olmayan ihtiyar balıkçı ve yazar Hasan Amca, bana, “Yeni tarz yazılan şiiri okuyamıyorum, çünkü anlamıyorum,” derdi, sanki anlayamadığı bu değişim, onu ve bildiği her şeyi değersizleştiriyormuş gibi hissettiriyordu. Ona günümüz şiiri ya da öyküsünden bir şey okuduğumda, anlamak için en ufak bir çaba sarf etmiyordu. İhtiyarların, Attilâ İlhan’ın şiirindeki gibi, sürekli geçmişten konuşmasının ve geçmişte yaşamasının değişime dirençle bir ilgisi var, teslim olmanın.

Groen, tam da bunun tersini yapıyor; neredeyse geçmişi yok, bütünüyle şimdi ve burada, an’ı yaşamakla meşgul. “Şimdi ve burada” olmak, küçük çocuklarla vakit geçirenler bilir ki, zamanı uzatır, geçmişe dalıp gidince zamanın nasıl geçtiği anlaşılmaz pek, bu yüzden yaşlandıkça zaman hızlanır, çok hızlanır… Arada sırada, geçmişiyle ilgili bilgiler de veriyor Groen, boğulan bir kızı olduğunu ve o korkunç olaydan sonra eşinin delirdiğini öğreniyoruz. Geçmişte yaşamamasının nedeni belki de bu travma; bütün o hipomanik neşeli halin altında derin bir melankolinin gizli olduğunu işaret eden yerler var güncede. Hipomaninin, depresyona karşı bir savunma olduğu bilinir.

İhtiyarlığa dair ne varsa bu kitapta bulmak mümkün; sıkmadan, tekrarlamadan, uzatmadan… Hayalci olduğu kadar gerçekçi, hüzünlü olduğu kadar eğlenceli bir ihtiyarın iç dünyasından hayatın anlamını sorgulayan, ölümle ve ölüm korkusuyla ölçülü bir biçimde dalga geçip toplumsal yapıya eleştirel yaklaşan… Hendrik Groen, 83 yaşında kendisi olmaya karar vererek sansürsüzce hayata bakışını ve yaşadıklarını anlatırken, hayatın anlamını neşeli bir hüzünle sorgulatıyor. Örneğin, gazetede 2013 yılında ölen ünlü Hollandalılarla ilgili bir liste yayımlanınca, bakımevindeki ihtiyarlar toplanıp listedeki eksiklikleri hevesle tartışmaya başlıyorlar. Groen’un dediğine göre, ölüler yaşlılar için hoş bir konu, kendilerinin hayatta olduğunu vurguladığı için.

Groen’un güncesinde pek çok macera, hayatın anlamına dair sorgulama, gözlem ve hikaye var. Yaşlanmak korkulacak bir şey değil, korkulacak olan yaşama korkusu… Groen, güncesiyle bu korkuya karşı mücadele ediyor, ölmemek için yaşamamayı tercih edenleri kışkırtarak…

 

 


 

 

Görsel: Onur Aşkın

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Türkçede 2013 yılında yayımlanan Toby’nin Odası kitabıyla tanınan İngiliz yazar Pat Barker, yeni kitabı Kızların Suskunluğu ile ikinci kez Türk okurları selamlıyor. İlyada destanına yeni bir bakış getirdiği Kızların Suskunluğu, feminist yazına katkı niteliği de taşıyor.

Türkiye’de zamanında çokça ilgi gören Texas, Teks, Tommiks (Orijinali Captain Miki) türevi çizgi romanların ülkemizdeki macerasını Sabitfikir’in geçen sayısındaki dosya içerisinde kısaca özetlemeye çalışmıştık (“Türkiye’de Çizgi Romanın Yeniden Yükselişi”, Sabitfikir #114, 2020).

Yazarların ve sinemacıların birbirleriyle mektuplaşmalarının kitaplaşmasına aşinayız. Karantina Günlerinde Evin E-Hali de böyle bir kitap, yazışmalardan ortaya çıkmış. Ama gerekçesi fazlasıyla kendisine has. Fikir nereden ve nasıl ortaya çıktı, biraz anlatabilir misiniz?

 

Sütçü, topluluk içinde dönüp dolaşan bir dedikodunun romanı. Ortada bir gerçek yok, sadece, o gerçeğin üstüne konuşulanlar var ve bir süre sonra, toplumun tüm üyeleri, bu dedikodunun gerçek olduğu varsayımıyla hareket ediyor.

 

Polisiye tutkunları, İskandinav polisiyesinin türün içinde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Özellikle son yıllarda Türkçeye kazandırılan yeni yazarlarla beraber, bu soğuk toprakların suç öykülerine olan ilgimiz gitgide artıyor. Bunlardan biri de Türkçe için kısmen yeni, fakat İskandinav polisiyesi için artık klasikleşmiş bir seri; Martin Beck.

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.