Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

İlahi Dan Brown!



Toplam oy: 1226
Dan Brown
Altın Kitaplar
Her ne kadar son derece heyecanlı, sürükleyici olsa da, Brown’ın söz konusu yeni romanı, onu bir markaya dönüştüren eseri Da Vinci Şifresi kadar yankı uyandırıcı olmayabilir.

Cehennemin dibine kadar yolumuz var! Bu cümleyi bir inceleme yazısında söyletecek yazar olsa olsa Dan Brown olurdu. Sadece Cehennem adlı bir roman yazdığı için değil; cehennemde bitecek bir roman yazdığı için, romanın final perdesinin İstanbul’da kapandığını henüz kitabı okumadan bildiğimiz için, söz konusu cehennemin şifresinin İtalyancanın kurucusu şair Dante'nin İlahi Komedya’sında gizli olduğuna –yine kitabın bir süredir ana haber bültenlerine kadar sızan tanıtımlarından– vâkıf olduğumuz için…


Dante’nin İlahi Komedya’sı Türkçede yıllardır bilinen, tekrar tekrar baskıları yapılan, edebiyat derslerinin okumaları arasında yer alan klasik bir eser olsa da, Dante ismini, onu okumayan birçok kişi de “Dante gibi ortasındayız ömrün” dizesinden bilir. Tıpkı Stephanie Meyer’in Alacakaranlık serisi sayesinde Emily Bronte’nin Uğultulu Tepeler adlı klasiğinin yeni nesil okura kavuşması gibi, Dan Brown vesilesiyle İlahi Komedya da daha geniş bir kitlenin kütüphanesine girecektir tüm dünyada.
Brown’ın romanlarında ortak bir payda var. Yazar, dijital çağda ve bilgi kirliliği içinde yüzdüğümüz şu devirde, bizi enformasyon yerine bilgeliğe değer veren düşünce biçimleriyle tanıştırmak, gizemli ve kadim olanın hâlâ öyle kalmayı başarmış detaylarını gündeme getirmek ve orada bir yerlerde hâlâ bilinmeyen bir şeyler olduğunu kendi yöntemleriyle göstermek peşinde.

 


Brown’ın Robert Langdon romanları haricindeki diğer iki eseri Dijital Kale ve İhanet Noktası teknoloji üzerinden anlatılan maceralara sahne oluyordu. Da Vinci Şifresi’nin ana damarı sanattı. Melekler ve Şeytanlar’ın din temelli bir izleği vardı. Yazarın bir önceki romanı Kayıp Sembol ise birçok şifre ve bilmeceyle birlikte hayatımıza “noetik bilim” diye bir kavram sokuyordu. Bilim ve dini birleştiren, çoğulculuk mesajı veren bir maceraydı bu.

 


Son romanı Cehennem ise, Dante’yi ve eserini anlamak için çözeceğimiz şifrelerden ziyade emellerine Dante’nin Cehennem’ini alet eden kötü adamımızı izlemek için kullanacağımız ipuçlarıyla ilerliyor. Zaten öyle olmasaydı romanın adı da büyük ihtimalle “Dante’nin Şifresi” olabilirdi. Bu açıdan bakıldığında, her ne kadar son derece heyecanlı, sürükleyici olsa da, Brown’ın söz konusu yeni romanı, onu bir markaya dönüştüren eseri Da Vinci Şifresi kadar yankı uyandırıcı olmayabilir.


İnsanlığın bütününü bağlayan bir macera

 


Cehennem’de heyecanlı bir başlangıç bekliyor okurları. Bir beyin sarsıntısının ardından uyanan kahramanımız Langdon, nerede olduğunu bile doğru dürüst anlamadan silahlı bir ziyaretçinin saldırısına maruz kalıyor. Bu saldırıyı atlattıktan sonra kovalamaca başlıyor ve bize Dante’nin şu dizesini söylemek kalıyor: “Bunun üzerine yola koyuldu o, peşinden gittim ben de.”
Yazar bireysel meselelerden ziyade toplumsal bir meseleyi gerilim unsuru olarak işliyor arka planda. Dünyanın her gün artan nüfusuna karşı kaynakların kıt olması, bizim için yeni bir haber değil, ancak bu tablo, Dante hayranı saplantılı bir bilim insanının zihninde nelere gebe, işte kısaca bunu çözmeye çalışıyoruz Langdon ile birlikte.

 


Brown, önceki kitabında bahsettiği noetik bilimden sonra, hayatımıza “transhümanizm” diye bir kavram sokuyor bu sefer de. Bu kez masonik bir yapı ve günümüze taşınan şifreler yok. Aşırı uçlarda yaşayan, bilimde ilerlemeyi, “her yol mübahtır” düşüncesiyle eyleme döken marjinal bir bilim insanının, tüm insanlığın kaderini belirleyecek dehşetli bir olayın çözümü için bıraktığı ipuçları var sadece. Tabii ki şair Dante’yi kendi terörizmine alet edecek kadar ileri giden bir bilim insanı bu.
Brown, Da Vinci Şifresi ile Melekler ve Şeytanlar adlı romanlarında, daha çok Hıristiyan dünyasını ilgilendiren detayları işliyordu. Kayıp Sembol’de de, Amerikalı okurları cezbedecek ya da ABD’yi bizim gözümüzde daha gizemli hale getirecek bir roman kurguluyordu. Son romanındaysa, insanlığın bütününü bağlayan bir macera anlatıyor. Geleceğimizle ilgili öngörülerde bulunup bilimkurgusal bir kader çiziyor. Az önce sözünü ettiğimiz romanlar, Paris, Roma ve Washington gibi turistik şehirlerin cazibesini artırmıştı. Bu romanla birlikte Floransa, Venedik ve İstanbul aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor.

 

 

Romanın büyük bir bölümü İtalya’da geçse de, finali İstanbul’a kaldığı için, ya da tabiri caizse romanda aranan “cehennemin dibi” İstanbul’da bir yerlerde olduğu için, bizi romanın bu bölümü daha çok ilgilendiriyor. Ayasofya ve Yerebatan, bu romanı okuduktan sonra tekrar ziyaret etmek istediğimiz bir yere dönüşüyor gerçekten de. Ancak Floransa’nın “mekansal kahraman” olduğu giriş ve gelişme bölümleri, romanın finaline göre daha heyecanlı gözüküyor. Dan Brown romanda neyin niye yapıldığını, karakterlerin ne peşinde olduğunu ve buna bağlı birçok gizemi son bölümde açıklamaya çalıştığı için, İstanbul’un bu gizemli maceraya kattığı renk Floransa’nınki kadar yer kaplamıyor. Ne var ki, her gün geçtiğimiz, gördüğümüz ve içini bildiğimizi sandığımız mekanların, insanlığın kaderiyle ilişkilendirilmesi bizi belli bir yere kadar da olsa heyecanlandırıyor. Okurken sürekli merak edip sorular sormak ve bir cevap aldığında şaşırıp, biraz soluklandıktan sonra okumaya devam etmek daha önce Dan Brown deneyimi olan okurların bildiği bir durumdur. İşte bu romanda da ipin ucunun uzayıp İstanbul’a bağlanacağı anlaşılınca daha da fazla giriyoruz maceranın içine. Ancak roman bittiğinde o heyecan biraz kursağımızda kalıyor, çünkü yarım bir final yapıyor Dan Brown. Rahatlıkla kaldığı yerden devam edebileceği bir noktada bırakıyor bu macerayı. Kahramanımız Langdon ise hep bildiğiniz gibi, üzerini düşenleri fazlasıyla yapıyor, soğukkanlılığını her durumda koruyor ve bizi durduk yere heyecanının içine soktuğu gibi, her şey yolunda mesajı verip finali yapmayı da başarıyor.

 


Romanı rafa kaldırdıktan sonraki merak konumuz ise şu: Da Vinci ve Dante’den sonra Brown’ın el atacağı sanatçı kim olacak? Önünden geçip gizemli yanlarını hayal bile etmediğimiz daha kaç mekan romanlara konu olacak? Baktığımız kaç resim, okuduğumuz kaç kitap Brown’ın sayfalarında farklı bir surette yer alacak? Daha kaç şifre çözeceğiz ve tüm şifreler çözüldükten sonra geriye okuyacak ve bakacak ne kalacak? Dante ve Da Vinci mi? Büyük ihtimalle öyle…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Televizyonlarda yemek programları revaçta. Sadece yemesini değil, izlemesini de seviyoruz vesselam. Sadece televizyonlar mı? Sosyal medya üzerinde yemek yapanların ciddi takipçi kitleleri var. İnternet kocaman bir yemek tarifleri kitabına dönüşmüş durumda. Peki bu kadar çok kaynak varken neden hala yemek kitapları yazılır? Şikayetçi olduğumu sanmayım.

İnsan için anılar çok değerlidir. Kişinin davranış, duygu ve düşüncelerinin arkasında geçmişi yatar. Kişiliğin inşasının temelini oluştururlar. Tabii geçmişte yaşanılanları nasıl algıladığımız, nasıl hatırladığımız da bir o kadar ehemmiyet taşır. Ancak beynimiz, yaşantıları kaydetme ve hatırlama konusunda o kadar eksiksiz ve kusursuz değil.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.