Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

İnsanı tanımak



Toplam oy: 21
Alberto Manguel // Çev. Yeşim Seber
Yapı Kredi Yayınları
Kitabın derdi o kadar ağır ki, sanki Manguel bize, “tüm bunlar yazı mesleğinin zanaat yönü, işçilik tarafıdır, siz asıl şuna, çağımızdaki şiddetin ağırlığına, görünüşte en beklenmedik noktalara bile nasıl sinmiş olduğuna bakın,” demek istiyor

Alberto Manguel, edebiyata, tarih boyunca yazılmış olanlara, dünyanın geneline, insanlık haline karşı derin ilgisiyle, kıvrımlı, oyuncu, zengin yazı diliyle çağımızın önemli denemecilerinden biri. Borges’le, ömrünün başında (Borges’e kitap okuyarak) ve sonunda (Arjantin Milli Kütüphanesinin başına geçerek) kurduğu ilişkiyle de, en azından biz meraklılar için, önemli bir geleneğin sürdürücüsü.

Türkçe kitap raflarında da Alberto Manguel’i pek çok deneme ve antolojisiyle, bunların yanında 2016’da Tanpınar’ın beş şehrini gezerek bu beş şehir hakkındaki izlenimlerini kaleme aldığı Tanpınar’ın İzinde: Beş Şehir’le tanıyoruz. Manguel’in ayrıca beş tane de romanı var; ama bunlardan sadece 2008’de yazdığı son romanı, Bütün İnsanlar Yalancıdır Türkçeye çevrilmişti. Türkçede geçtiğimiz günlerde yayımlanan Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi ise, aslında 1991’de yazdığı ilk romanı. 40 yaşından sonra yazılan ilk romanlara verilen McKitterick ödülünü almış. Ben de, yıllardır denemeci olarak takip ettiğim Manguel’in roman diliyle bu kitap aracılığıyla tanıştım.

 

 

Romanın geniş bir coğrafyaya ve zaman dilimine yayılmış, beklenmedik bağlantılar, dönüşler ve sürprizlerle inşa edilmiş kurgusuyla okurun arasına girmemek bence çok daha doğru. Yazarın hangi coğrafyadan, hangi olaylardan bahsedeceğini bile bilmeden kitaba başlamak, yazarın kendi kartlarını kendisinin açmasına izin vermek gerek. Yalnızca şunu çıtlatayım: Kitap, bir ailenin ve çevresinin etrafında, aile üyelerinin psikolojilerini mercek altına alarak, aslında 20. yüzyılın savaşlarını, işkencelerini, gözaltında kaybedilen insanları, isyanları, göçleri konu ediyor. Bizden önceki iki kuşağın yaşadığı, bizlerin de yaşamaya devam ettiğimiz gerçekliği gösteriyor. Göçlerle, ülkeler arasında savrulmalarla geçen hayatlarda “ev” ile “gurbet”in birbirine karışmasını, “Burası-Orası-Burası” olarak düzenlenmiş üç bölümde, bugün ve geçmiş arasında flashback’lerle anlatıyor.

Manguel’in denemeci, edebiyatsever, sanatsever, bol göndermeli yazı dilini tanıyan ve seven bir okur olarak, bu romanı da denemeci Manguel’in yazmış olduğunu, menderesler yaparak akan, spiraller çizen üslubunu görebiliyorum tabii: Okurken, “işte Perec’e göz kırpıyor”, “işte Proust”, “işte Joyce” dediğim anlar oluyor (şüphesiz, böyle görünce tanıyacak kadar bilmediğim başka yazarlara açık ya da gizli selamlar da vardır bu kitapta, ama ben göremiyorumdur).

Manguel’in tanımadığım romancı yönünü ise bu kitapta yarattığı atmosferlerde gördüm ilk defa. Kitabın bazı sayfaları eski Fransız polisiye filmlerinin atmosferini, bazı sayfaları Michael Haneke’nin (bu kitap yazıldıktan sonra çektiği) filmlerinin atmosferini hissettiriyor okura — zengin dünyanın rafine, kibar, hayattan zevk alan, ince zevkle döşeli hayatının, pitoresk sahil kasabalarının altında hafif hafif kıpırdayan, kendini hissettiren şiddetin önce sembolleri, sonra kendisi çıkıp geliyor, boğularak ölümler birbirini izliyor.

Bu söylediklerim, daha çok, işin yazı tekniği ile ilgili yönleri. Oysa kitabın derdi o kadar ağır ki, sanki Manguel bize, “tüm bunlar yazı mesleğinin zanaat yönü, işçilik tarafıdır, siz asıl şuna, çağımızdaki şiddetin ağırlığına, görünüşte en beklenmediği noktalara bile nasıl sinmiş olduğunda bakın,” demek istiyor diye düşündüm kitabı bitirince.

Belki bu yorumuma katılmazsınız, ama yumuşaklıkla acımasızlığı, okurda empati yarattığı bir aile öyküsüyle çağın acılarını iç içe geçirdiği bu kitabıyla, Manguel, tüm bu sanatlı, dünyayı, kültürü seven, hayranlıkla bakan, yumuşak, gülümseyen üslubuyla yine de çok sert bir bilgiyi hatırlatıyor bize: Tüm bu yaşantımızın altında kabullenmekte, adını koymakta güçlük çektiğimiz bir şiddet, görmemeye, unutmaya çalıştığımız acılar var; insan ise, tüm o şefkatli, yardımsever, anlayışlı hallerinin yanı sıra, bunlarla iç içe, doğadaki en acımasız, en başarılı yırtıcı hayvanlardan biri — insanı tanımak, bu acıları azaltabilmek için birşeyler yapmak istiyorsak, bunları da görmek, bilmek gerekiyor.

 
Kitabı Türkçeleştiren Yeşim Seber’in çevirmenlikteki tecrübesi ve ustalığı, böyle zorlu, özel adlarla, yerel referanslarla dolu bir metnin, tüm bu zorlukların varlığını okura unutturabilecek düzeyde temiz, özenli bir Türkçe metin olarak karşımıza gelmiş olmasında kendisini açıkça gösteriyor.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Tolga Tarhan

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Genç bir yazarın edebi serüvenine şahitlik etmek ne güzeldir. Hem o yazarın dilinin, üslubunun, zihninin olgunlaşmasını izlemek hem de yaptığı yenilikleri, aldığı riskleri, denediği türleri görmek mümkündür. Diğer yandan da, yazarımızın eserlerini kronolojik bir sıraya koyup işlediği konuları ve o konuları ele alırken takındığı tavırları görmek, edebiyat sosyolojisi yapmayı da sağlar.

Uzayı Silahlandırma Promosyonu 

Söyleşi

Selim İleri ile edebiyat ve hayat hakkında

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editör'den

Edebi türler arasındaki tartışmaları her zaman büyük bir keyifle izlemişimdir. Bu tartışmalar arasında kuşkusuz, hangi türün daha eski olduğuna dair tartışma, yazarları, şairleri ikiye böler. Şairler, şiirin en eski edebi tür olduğu iddiasındadırlar. Hikâyeciler ise insanın “tahkiye” etme ihtiyacından dolayı hikâye türünü ilk insana kadar dayandırırlar.