Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

JOSÉ SARAMAGO: “DİN ÖLÜMDEN BESLENİR”



Toplam oy: 1323

José Saramago (Azinhaga, 1922) yeni bir roman yayımladı. İsmi “Las Intermitencias de la Muerte”. Bu kitabının Nobel’den beri yazdığı en iyi eseri olduğunu düşünüyor. Bu eserinde yazar, ölümsüz olmanın imkansızlığını nükteli bir dille anlatıyor: ölüm büyük bir iştir ama her zaman temiz olmaz; mükemmel bir yaşlılığı hayal etmek zordur, ama aslına bakarsanız Hıristiyanlık ölümden beslenen bir dindir, diyor Saramago.

MIGUEL MORA, LİZBON

83 yaşındaki José Saramago evini ve romanını ilk kez sevenlerine açtı. Lizbon’un merkezinde sessiz sakin bir sokakta yaşıyor ve evinin adı da Blimunda, Memorial Del Convento’daki unutulmaz kadın karakterin ismiyle aynı. Yeni romanının ismi “Las Intermitencias de la Muerte” ve bu eseri yayıma eş zamanlı olarak Portekizce, İspanyolca, İtalyanca ve Katalanca hazırladı. (İlk basımında 100.000 adet piyasaya sürüldü.) 1998’de “Alfaguara” adlı eseriyle Nobel ödülü alan yazar, (Katalanca yayımıyla 62 baskı yaptı) eserini Lizbonlulara bir günde iki ayrı seansla tanıttı. İlki sabah Cervantes Enstitüsü’nde video-konferans yöntemiyle gerçekleştirildi, ikincisinde ise öğleden sonra San Carlos Ulusal Tiyatrosu’nda, Saramago’nun kalabalık okuyucu kitlesinin izlenimlerini de canlı canlı görebildiği bir organizasyonla tanıtıldı. Bach’ın eserleri eşliğinde, aralarında eşi ve aynı zamanda çevirmeni de olan Pilar del Rio’nun da bulunduğu bir grup kadın kitaptan bölümler okudu. Saramago ise edebiyattan, hayattan, ölümden ve politikadan bahsetti.

“El Año de la Muerte de Ricardo Reis”in yazarının 1993 yılından beri Portekizle oldukça zorlu bir ilişkisi var, çünkü o yıl Kültür Bakanı Yardımcısı Cavaco Silva, “El Evangelio según Jesuscrito” adlı eserinin bir Avrupa Edebiyatı ödül töreninde tanıtılmasına engel olmuştu. Şimdi ise başkanlık seçimleri öncesinde yapılan kampanyalarda Cavaco gündemde ilk sıralarda yer alıyor. Saramago ise “Sansürcü”ye karşı ataklarını romanlarını yazarken kullandığı enerjinin bir benzerini harcayarak artırıyor ve bir yandan da yeni yazdığı romanını savunuyor, “belki de bu romanım Nobel’den beri yazdığım en iyi romanımdır” diye açıklamalarda bulunuyor.

“Las Intermitencias de la Muerte”, Saramago’nun diğer eserlerinde olduğu gibi mancınık benzeri bir mekanizmaya sahip bir düşünce sisteminin ürünü: hayal ürünü bir şehir ve aniden gelen an sıkıcı bir ölüm tarzı. Bunların yanı sıra hikaye ironik bir şekilde anlatılmış, nüktedan bir dil ile hümanist ve pesimist düşünceler bir arada işlenmiş ve bu arada geçici bir ölümsüzlüğün içinde bütün güçlülerle temiz kalpli insanlar başa çıkılması çok zor olan bir kaos durumu ortaya çıkmışcasına birbirine karışmış.

SORU: Kitap, “Bir ertesi gün hiç kimse ölmedi” cümlesiyle başlıyor ve aniden bir hicivle karşılaşıyoruz, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

CEVAP: Aslında bu tamamen hicivlerden oluşan bir kitap değil, yalnızca bazı bölümlerde hicivlere rastlıyorsunuz o kadar. Belki eleştirel bir eser olduğunu söylemek daha doğru olur; gelenekleri, kurumları, ölüm karşısında insanların verdiği tepkileri ve ölümün yanlış değerlendirilmesini anlatmaya çalıştım. Bence bu roman okuyucuya, “eğer ölümsüz ya da sonsuz olsaydık ne olurdu?” sorusunu sormaya yönlendiriyor.

SORU: Sanırım romanın ilk cevabı, eğer ölüm olmasaydı pek çok insan mahvolurdu, değil mi?

CEVAP: Ölüm gerçekten önemli ve büyük bir iştir ve her zaman da temiz değildir. Bu düşünce romanın anafikrini oluşturmuyor olsa da, eğer ölüm bir anda ortadan kaybolsaydı insanlarda panik başlardı: cenaze levazımatçılarının, sigortacıların, huzur evlerinin işleri son bulurdu. Ve böyle bir durumda, devlet emekli maaşlarını nasıl ödeyeceğini bilemez bir hale gelirdi.

SORU: Bu bir şaka gibi görünse de aslında durum çok ciddi, çünkü yaşlılık dönemi gün geçtikçe daha çok uzuyor, öyle değil mi?

CEVAP: Evet, bu gerçekten çok ciddi bir durum; emekli maaşları en fazla 2015’e kadar ödenirdi herhalde; bundan sonra da neler olabileceğini bilmiyoruz. Bu da aslında romandaki önemli konulardan biriydi, ama bu tür ciddi konuların neşeli bir havada anlatıldığını da unutmamak gerekiyor.

SORU: İroniyle, kara mizahla romanlarınıza bir yenilik getirdiğinizi söyleyebilir miyiz?

CEVAP: İroni benim eserlerime yeni eklediğim bir şey değil ki; biri olmazsa diğeri mutlaka oluyor zaten, öfkeli, hareketli, doğrudan ya da gizli olarak hep kullanıyorum, bu benim kendime has stilimin bir parçası. Bu eserimde yeni olan tek şey nükteli olarak kullandığım dil; bu da yazarın pek çok konuya eğlenceli bir bakış açısıyla bakmasından kaynaklanıyor, diğer tüm romanlarımdan çok daha fazla kendini gösteriyor, daha doğrusu okuyucularımın pek çoğu bu kitabımı okurken kahkahalar atacak gibi geliyor bana.

SORU: Aslında ölüm gibi anlaşılması zor bir konuyu nükteli bir dille anlatmak gerçekten iyi bir fikir.

CEVAP: Açıkçası ben bunu bilinçli olarak yapmadım, olaylar o şekilde gelişti demem daha doğru olur sanırım. Ama kabul etmeliyim ki ölüm kadar ciddi bir konuyu böyle yazmak beni de çok eğlendirdi. Bir taraftan da hiç kimsenin ölüm gibi bir konu hakkında çok fazla gülemeyeceğini biliyordum, çünkü ölüm gülümsemeyi bile herkesin dudağında donduran bir durum. Aslında en doğrusu ölümün bir son olmadığını düşünmek galiba, çünkü sonuçta hepimizi bekleyen bir an, fakat onu aramızda dolaşan bir kadın olarak düşünmek, her birimizin onun içinden geçeceğini ve bu şekilde onun bir parçası olacağımızı düşünmek daha iyi olur gibi geliyor bana.

SORU: Roman aynı zamanda ölümsüzlüğün imkansızlığını da göstermeye çalışıyor bize.

CEVAP: Evet, ölümsüzlük kabus gibi olurdu, çocukluk dönemi 20 yıl sürse, 50 yıl erişkinlik ve 80-90 yıl da yaşlılık, yine de yaşlılığın bir son bulması gerekir, aksi taktirde bir dram yaşanırdı, değil mi? Sonsuz bir yaşamı hayal edebiliyor musunuz? En iyisi bunu düşünmemek herhalde, aksi taktirde ölümü bir kahraman, bir kurtarıcı olarak düşünmemiz gerekirdi, belki de ancak bu şekilde onun olağan bir şey olduğunu anlayabiliriz. Bu da bir bakış açısı.

SORU: Bu Saramago’nun pesimist bakış açısının ortaya çıktığı bir durum mu?

CEVAP: Bunda pesimist bir durum yok bence, yalnızca olağan bir şeye boyun eğmek gerektiğini anlatmaya çalışıyorum.

SORU: Romanınızdaki viyolonselist, kim olduğunu bilmeden bir kadın kılığına bürünmüş olan ölüme aşık oluyor. Bu duyguyu hissettiğiniz bir şeyden yola çıkarak mı hissetmesini sağladınız?

CEVAP: Geriye dönüp baktığımda, tüm romanlarımdaki ana karakterlerin yalnız olduğunu görüyorum. Bu da öyle aslında, aynı zamanda çok da çekingen ve ailesi bile yok. Ben hiçbir zaman yalnız yaşamadım ve zaten kendi deneyimlerimi kitaplarıma aktarmaktan da nefret ederim.

SORU: Peki bu fikir nasıl ortaya çıktı?

CEVAP: Madrid’deydim, Rilke’yi yeniden okuyordum, ama bunun kitabıma doğrudan nasıl bir etkisi oldu, inanın bilmiyorum. Malte Laudris Brigge’nin Seyirdefteri’ni okuyordum. Okumayı bitirdiğimde bu fikir kafamda kendiliğinden oluşmuştu bile. Benim için her zaman böyle olur, bu yüzden de yazdığım her kitapta bunun benim son kitabım olabileceğini düşünürüm, çünkü yeni bir şeyler yazmadan önce bir fikrin gelip beni bulması, kafamda oluşması gerekir. O kitabı yeniden okurken de, “eğer ölüm önceden karar verdiği bir kişiyi öldüremezse ne olur?” diye düşünüyordum. Bu da fikrimin tohumu oldu, sonra bir ormana dönüştü. Başlangıçta, ölümün mükemmel bir şehirde büyük bir boşluk yaratabileceğini düşünmemiştim, düşüncelerimi geliştirdikçe romanın ilk kısımları oluşmaya başladı. Yani her şey ancak genel bir durum yarattıktan sonra ortaya çıkabildi.

SORU: Sizce Kilisenin gücünü sürekli ayakta tutabilmek konusunda ölümün ne gibi bir katkısı var?

CEVAP: Aslında bence bir katkıdan çok daha fazlası var. Kiliselerin problemi ayakta durabilmek için ölümü kullanıyor olmaları, çünkü yeniden doğuş diye bir kavram var. Hristiyanlık tamamen ölümden besleniyor. Kilisenin yönetici, ideolojik, teolojik ve olayları önleyici yapısının temel taşıdır aslında ölüm ve bu kavramın üzerine oturtulmuş bir bina ölümü var olmanın yolu olarak kullanıyor. Bu yüzden de romandaki piskoposlar ölüm geri dönsün diye bir tepeye çıkıp dualar ediyorlar. Zalimlik gibi görünüyor değil mi, ama ölüm ve yeniden doğuş olmadan, bir sonraki hayatımızda sonsuzluğu yakalayabilmek için iyi davranmamız gerektiğini söyleyebilecek dinler olamazdı. Eğer orada da sonsuz yaşam diye bir şey varsa tabii…

(12 Kasım 2005, El Pais)

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.