Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

KALPAZANLAR’I BİLİYOR MUSUNUZ?



Toplam oy: 31
Andre Gide
Can Yayınları

Edebiyat dergilerinin en önemli işlevlerinden biri bildirmek, hatırlatmak olsa gerek... Kitap-lık dergisi de Şubat 2010 sayısında böyle bir hatırlatma yaptı, Andre Gide’e tekrar dikkatimizi çekti. Andre Gide modern klasiklerden. Tam adıyla André Paul Guillaume Gide, 1869’da Paris’te doğmuş.1951’de yine Paris’te ölmüş. Bir yanıyla 19. yüzyıla, edebiyatın temelini atan büyük yazarlara Balzac’a, Zola’ya bağlı, diğer yanıyla edebiyatın ilk öncülerinin kuşağından, Proust’un çağdaşı. Yaşam öyküsünde de benzer bir durum var. Dindar, kurallara bağlı, ahlakçı, evli barklı bir görünümde ama sapkın sayılan ilişkilere de açık. Yaşadığı dönem için oldukça cesur sayılabilecek bir tavırla eşcinselliğini de beyan etmekten sakınmıyor. Zamanla toplumun özgürlüğünün bireyin kendini tanımasına ve özgürlüğünü sakınmadan yaşamasına bağlı olduğunu savunan görüşler ileri sürüyor. Genel ahlaka karşı çıkıyor. Bu nedenle de Katolik kilisesi André Gide'in eserlerini 1952 yılında yasak kitaplar listesine koymuş.

Kitap-lık Gide için neredeyse özel bir sayı hazırlamış. Derginin yarısı Gide ile ilgili yazılara ayrılmış. Yerli ve yabancı yazarlardan on üç yazıda Gide’in edebi hayatı değerlendirilmiş. 1947’de kazandığı Nobel Ödülü ile yazarlığını taçlandıran Gide bizde daha çok Pastoral Senfoni, Dünya Nimetleri gibi eserleriyle tanınıyor. Sanıyorum kitaplarının Türkçeye çevrilmesinde Nobel Ödülü’nün büyük etkisi olmuş. Hikaye, roman, anı, deneme, inceleme, günlük, gezi yazısı, tiyatro gibi hemen tüm edebiyat alanlarında elliden fazla eser veren Gide’in sanatsal ilgi alanının ne kadar geniş olduğunu belirtmek için Türkçede yayınlanan son eserinin Chopin Üzerine Notlar (Can yay.) olduğunu belirtmek yeterli sanırım. 

Kitap-lık’taki yazıları okuyunca hem bu önemli yazarı birçok okur gibi unutulmaya terk ettiğimi hem de en önemli iki eserini okumadığımı fark ettim. Türkçeye henüz tam olarak çevrilmemiş ve tüm eserlerine kaynaklık eden Günlük’ünün dışında 1925’de yayınladığı Kalpazanlar ve 1914 tarihli Vatikan Zindanları sanıyorum kendi onayıyla da en önemli eserleri sayılıyor. Birçok eseri roman başlığıyla yayınlanmış olmasına rağmen Gide, sadece Kalpazanlar’ı roman olarak nitelemiş. "Bach'ın füg sanatıyla müzikte gerçekleştirdiğini, edebiyatta gerçekleştirmeyi amaçladığını" söylemiş.

Kalpazanlar dönemi için oldukça modern bir eser. Tanıtım yazılarında da belirtildiği gibi aynı zamanda hem roman, hem roman üstüne düşünce, hem öyküler anlatan bir yapıt, hem de yapıtın öyküsü. Gide bir yandan romanı anlatırken diğer yandan romanın başkahramanlarından Edouard’ın anlattıkları ile yazılma sürecine de bizi şahit ediyor. Yine Edouard’ın günlüğünden aktarılan sayfalarla romanın bir anlamda anlatılmayan yüzünü de bize gösteriyor. Kahramanlarının kendi aralarındaki tartışmalarla da roman sanatına nasıl baktığını bize anlatmış oluyor.
Kalpazanlar’ın 1925’de yayınlanmış olduğunu göz önüne alırsak alışılmış klasik roman anlayışına tamamen aykırı bir yapıdır bu. Bir eseri yaratma sürecinin anlatılmasının da bir eser olabileceği düşüncesi kuşkusuz daha sonra eser verecek olan Robbe-Grillet  gibi Yeni Romancılar için ufuk açıcı olmuştur. Gide’in bu eseri ile postmodern edebiyatın öncülerinden olduğunu da ayrıca belirtmek gerek. Kalpazanlar yapı itibariyle, kullanılan teknikleriyle “postmodern roman nedir?” diyenlere örnek verilebilecek bir yapıt. 

Tabii Kalpazanlar sadece yazılış biçimi ile, yapısı ile öncü değil, konusuyla da oldukça ileri görüşlü ve sarsıcı. Gide, Kalpazanlar’da yasak aşklar, zina, eşcinsel ilişkiler gibi olguları ele alarak aile hayatını ve aileyi dayatan ahlak görüşlerini sorgulamakla kalmaz, derinden eleştirir de. Kalpazanlar bize bu ahlakı dayatanlar ve onu uygulayanlardır.

Roman Bernard’ın gayrı meşru bir çocuk, bir piç olduğunu öğrenmesi ile başlar. Annesinin gizli bir aşkının ürünü olduğunu öğrenen Bernard evi terk eder ve arkadaşı Olivier’in yanına sığınır. Olivier, ağabeyi Vincent’in evli bir kadınla aşk hayatı yaşadığını ve kadının hamile olduğunu anlatır. Duygusal olarak yakınlık hissettiği üvey dayısı, Edouard’ın geleceğinden söz eder. Edouard, Vincent’in beş parasız terk ettiği Laura’ya yardımcı olmak için gelmektedir. Bu arada Olivier’i göreceği için de sevinçlidir. Edouard, Olivier’le yakınlık kurmayı başaramaz ama Bernard’la aralarında bir ilişki başlar. Çocuğu yakınında bulundurmak amacıyla sekreteri olarak göreve alır. Laura’yı da alıp İsviçre’ye giderler. Bu arada Bernard, Laura’ya aşık olur. Sayfalar ilerledikçe ilişkilerin iyice karmaşıklaştığını, hemen herkesin bir şekilde birbiri ile bağlantılı olduğunu görürüz. Ve hemen herkes bir şekilde birbirini aldatmakta, kalpazanlık yapmaktadır.

Kalpazanlar çok kahramanlı, çok fazla ayrıntılı bir roman. Hemen her satırının ince ince işlenmiş olduğu, kahramanlar arasında görünmez ağlar kurulduğu görülüyor. Bu çok kahramanlı hikaye bir de yenilikçi roman teknikleri ile işlenince ortaya oldukça ilginç bir yapıt çıkmış. Kalpazanlar’ın Türkçedeki son baskısının tükenmesi için 20 yıl gerekmiş. Önceki baskı 1989 tarihini taşıyor. Andre Gide’in birçok eserinin defalarca basıldığını göz önüne alırsak en önemli ve en keyifle okunan eserinin bu kadar gözden ırak kalması, az okunması şaşırtıcı. Sanıyorum birçok okur benim gibi bir hatırlatma bekliyordu, Kitap-lık’ın doyurucu hatırlatmasından sonra bir kez de ben hatırlatmış olayım.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Meksikalı Juan Rulfo, yaşadığı kadar yazan biri değil ne yazık ki. Fakat onun, kaleme aldığı az sayıdaki yapıtıyla pek çok ismi etkilediğini söylemek lazım. Ülkesi Meksika ve Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden olan Rulfo'nun tek romanı Pedro Paramo.

 

Heinrich Böll’ün Can Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı, duyguları alt üst eden, insan elinden çıkma vahşetin sahici korkunçluğuyla bir kere daha yüzleştiren, can yakan bir kefaret öyküleri seçkisi.

 "Biz kendimizi, kendi köyümüz dışındaki her yerde rahat sayan huzursuz insanlarız.” Cesare Pavese.

   

Ben hizmetçilerle büyümedim ama hizmetçilerle büyüyen akrabalarla büyüdüm. Sıklıkla gittiğim bir evin sahiplerinin iki şoförü, bir aşçısı, üç temizlikçisi vardı; daha büyük evler, daha zengin ev sahipleri, daha geniş hizmetçi kadroları gördüm.

Ankara’da Öykü Günleri’nin ilki yapılıyordu. Özcan Karabulut’un öncülüğünde düzenlenen Öykü Günleri, o günlerde önce öykü ve öykücüler, sonra tüm edebiyat dünyamız için bulunmaz nimet olmuştu. Ki, o güne dek edebiyat dergilerinde bile tek tük yayınlanırdı öykü; yazılmadığından, okunmadığından mı? Sanmıyorum. Öykü Günleri, öykücülüğümüze büyük hareket getirmişti.

Auster, tam da böyle yapıyor işte. Demokrasiyle yakından uzaktan alakası olmayan, totaliter rejimlerin varlığıyla beslenen ülkesinden bizlere sesleniyor.

Daha geçen cumartesi Zizek İstanbul’dayken söylemişti, kapitalizmin demokrasiyle bağı kalmadı diye. Kapitalizmin burjuva demokrasisi getirdiği fikrinin/hayalinin artık gözle görülür bir şekilde çöktüğünü, kapitalizmin totaliter rejimlerden beslendiğinin altını çizmişti.

Söyleşi

30 Eylül 1969'da Şili Komünist Parti'den başkan adayı olan Pablo Neruda,  o tarihlerde yaptığı bir konuşmasında “Hayatımı şiir ve politika diye ayırmayı hiç düşünmemiştim,” demişti.

 

 

ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun