Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Kendi kendisini bozup yapan çocuk



Toplam oy: 710
Anıl Nişancalı
Ayrıntı Yayınları
Evren Bozması, büyüme güzellemesi ya da büyürken kahrolma hikayesinden öte hem görünenler hem aklın içinden geçenlerle büyüme anının adım adım anlatısı.

İnsan hafızası kayıt almaya kaç yaşında başlar? Geçmişten görüntüleri anıya tamamlayan nedir? Anın tanımı ve önemi yaş ilerledikçe nasıl değişir? Benim kendimle ilgili ilk hatırladığım şey ne? Bunları bana tıpkı yaşımız gibi, sıfırla başlayan bir kitap düşündürdü. Başlangıç sıfırmış, üzerine eklenen her şey hikayeye dönüşürmüş. Anıl Nişancalı’nın Evren Bozması sıfırı kendisine başlangıç olarak kabul etmiş ve sonra ergen bir erkek çocuğunun anları, anıları ve büyüme çabasıyla büyümüş. Kendisiyle ve etrafıyla oldukça eğlenen elbette ergenliğin çıkmaz yollarına da saplanan, kendi kendisine büyüyen bir insan; evren bozması...

 

Büyümek dediğimiz şey bir yanıyla yeniden doğmaya benziyor. İnsan ana rahmindeki o korunaklı duvarı zamanı gelince yırtıp nasıl öbür tarafa geçiyorsa çocukluğuna dair o saf duvarı da öylece yıkıp bir basamak atlıyor. Nişancalı’nın kahramanı kendisini kendisinden kurtarmanın bir yolu olarak yazmayı keşfetmiş ama sonra nedense yazıyı amaçtan daha çok araca çeviren bir ergen erkek çocuğu olmuş. Bir “kız tavlama yöntemi olarak” sıklıkla “Ben bir roman yazdım” dedirtmiş kahramanına Nişancalı ve onu eninde sonunda gerçekten yazmak zorunda bırakmış. Sonra evren bozmasına yazma, kız tavlama, ailesini ve arkadaşlarını tanımlama, kendi hikayesine bakma ve bir erkek çocuğu olmaktan insan olmaya geçiş süreçlerini kendi diliyle anlattırmış.  

 

Büyürken herkes gibi âşık olmuş kahramanımız, sevdiği kadını gözünde büyütmüş. Sevdiği tarafından sevilmeyince de başkalarının kalbini kırmış. Bol erkekli sohbet ortamlarında kadınlardan ve gelecekten bahsederken hep başka türlü hikayeler anlatırken bulmuş kendisini. Bir nevi var olduğu yerde ve anda pek ol(a)mayan bir insan çıkmış ortaya. Kendisine evren bozması diyen bir eğreti. Dünyayı ve hayatındakileri yadırgarken kendisini de yadırgar olmuş, kendi hikayesindeki eksikleri tamamlamak istemiş. Mutlu kurulan bir dünyanın içerisinde neden eğreti durduğunu anlamayan hatta bunu görmezden gelen bir çocukken; kendisini, hayatını ve hikayesini kabul etmek zorunda olduğunu kavramış. Büyüme kitaplarından farkı da burada; Evren Bozması, büyüme güzellemesi ya da büyürken kahrolma hikayesinden öte hem görünenler hem aklın içinden geçenlerle büyüme anının adım adım anlatısı. 

 

 

Tek derdi aşk değil evren bozuğunun, bir büyüyen olarak bir yandan dönüp dolaşıp ailesine de bakıyor. Anne, baba yakın aile bireyleri kavramlarına da değmeden büyüyemiyor elbette. Etrafındakilerle, arkadaşlarıyla, kendisini kıyaslıyor. Aşağılamaların ve yüceltmelerin arasında bir sürü göndermeyle kendisini yok edip tekrar buluyor. Kendisini bozup bozup yeniden yapan bir çocuğun büyümesine ve kendisini keşfine tanık olurken, kurduğu o dili hem saçma, hem de bir o kadar cesur buluyorsunuz. Günlük hayat rutinleriyle ilgili takıldığı şeyler ise olası... Birkaç yıl öncesi İstanbul'un sokaklarında büyüyen, büyüme faslını 2013'ün Haziran ayıyla tamamlayan çocuklardan biri kahramanımız.

 

Nişancalı, serbest çağrışım ve bilinç akışı üslubunu kullandığı için ara ara bir hikayeyi değil de sanki sayıklamalarını okur gibi hissettiriyor. Ama bu size olay örgüsünün karışık olduğunu düşündürtmesin. Oradan oraya sıçramaktan ziyade anları birbirine bu biçimle örüp bağlıyor Nişancalı. Yani bir anı yaşarken, kahramanın o an kafasından geçenleri de okuyoruz. Çünkü Nişancalı, yaşarken dile gelmeyen gözlemlerden bahsediyor, hani birisi kafanızın içini okusa düşünmekten rahatsız olacağınız fikirleri aktarıyor. Ördüğü kurgunun içerisine yerleştirdiği fon müzikleri ve edebi göndermeleriyle genç yazarın kişisel donanımına dair de bir fikir veriyor. Kitabın her kısmının bir müziği ve bir edebi göndermesi var. Durumlara göre geliştirdiği bakış açıları, klişelerden korkmaması, anlatım tarzı yazarken büyüdüğünün bir göstergesi olsa gerek.

 

Evren Bozması’nın ne kadar yeraltı edebiyatına dahil olduğu ise sorgulanabilir. Nişancalı kitabında bize bilmediğimiz bir dünyanın bambaşka dilini, jargonunu ya da sırrını paylaşıyor diyemeyiz. Daha çok bugünden bir roman Evren Bozması, üstelik değişen dünyanın artık alışılagelmiş diliyle yazılmış. Ergenliği bir başkaldırı olarak görmek gerekir mi bilmiyorum ama kocaman hayaller ya da bir başkaldırı yok romanın içerisinde. Olağan ve herkesin başından geçebilecek bir durum aslında Evren Bozması'nın hikayesi; anlatma cesareti, dürüstlüğü ve anlatımın yalınlığı farklı kılıyor onu. Bir gençlik romanı demek de yanlış olur; dönüp kendisine şöyle bir bakmak isteyenlerin de okuyacağı kıvamda bir roman bu.

 

Diğer yandan kahramanının roman yazdığına inandırdığı kadınlarla buluşmaya giderken yanında götürdüğü denemelerse üç ayrı kitabın daha kapısını açabilir. Örneğin bu denemelerden birinde başka türlü bir ev işçiliği alanı üretmiş Nişancalı; evdeki yalnızlığı kovan ve evde bir insan yaşıyormuş havası veren bir kadın. Kahramanın rüyalarından yola çıkarak yazdığı başka bir hikaye ve her anını birlikte geçirdiği arkadaşlarıyla birlikte huzurevinde geçirdikleri günleri hayal eden ise başka bir öyküsü var.

 

Ayrıntı Yayınları'ndan kitabı yayımlanan en genç yazar olan Anıl Nişancalı, 1992 İstanbul doğumlu. Kitabını aslında 22 yaşındayken tamamlamış ama kitabı bastırması bilinen sebeplerden ötürü epey zaman almış. Nişancalı, Haliç Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nda öğrenciyken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne geçiş yapmış ama tiyatroyla bağını koparmamış. Şehir Tiyatroları Genç Günler kapsamında oynanan "Gölgeli Sağanak Yağış" ve halen Lab. İşleri ekibi tarafından sahnelenmeye devam eden "Cinayet ile İlgili Tatlı Hayaller" isimli iki tiyatro oyunu da bulunan Anıl Nişancalı halen Ortaoyuncular ve Lab. İşleri bünyesinde tiyatro yapmayı sürdürüyor. 

 

 


 

 

* Manşet görseli: Seda Mit

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.