Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Kendime bir halk mı yapmaya çalıştım?



Toplam oy: 722
En azından bir kez, her şeyi bırakıp çekip gitmenin hayalini kurduysanız edebiyatımızın zirvesinde yerini alacak olan bu eşsiz roman sizi bekliyor. Yaşamınızdan çok hoşnutsanız dokunmayın.

Bazen çok ses çıkarmadan bir kenarda durmak gerekir. Ayhan Geçgin’in, piyasaya kulakları tıkalı emin adımlarla sürdürdüğü edebi yolculuğunun son halkası Uzun Yürüyüş’ün de bana fısıldadığı bu: “Sen, çekil kenara!” Okurla bu romanın arasına girme cesaretini bulanlar elbette olacaktır, olmalıdır; ama o kişi ben değilim. En azından bir kez, her şeyi bırakıp çekip gitmenin hayalini kurduysanız edebiyatımızın zirvesinde yerini alacak olan, Hüseyin Kıran’a ithaf edilmiş bu eşsiz roman sizi bekliyor. Kendinizden, taksitli yaşamınızdan çok hoşnutsanız dokunmayın. Erkan, Ali, Mehmet, her kimse O, “Annesiyle bir apartmanın giriş katında iki oda bir salon bir evde oturuyordu… Çeşitli işlerde çalıştı, hiçbir işte uzun süre kalamadı. En son bir süpermarkette balık reyonunda çalışıyordu. Bütün gün ölü balıkların gözkapaksız gözlerini görüyor, balıkların ona bakıp durduğunu sanıyordu.”

 

“Kendine sordu: Eskiden ben neydim? Yanıtı: Burada, yıllarımı geçirdiğim bu evde hapistim. Gerçek bu, beni bir oda, yemek, öteki günlük gereksinimler karşılığı burada tutmayı başardılar. Peki ama kim ya da kimler? Ya da belki ne? Yanıtı veremiyordu, işte bu ya da şu, diyemiyordu. Önceden doğru dürüst yaptığı tek şey, yakındaki parka gitmek, parkta dolanıp durmak, çemberler çizmekti. Ama bıkmıştı artık çemberler çizmekten, dönen, geri gelip duran şeylerden. Şimdi yolu izleyeceğim, dedi kendi kendine, dümdüz gideceğim. Benim hicretim artık başlıyor.” (s. 12)

 

“Bu sessizlikten, daha doğrusu insan sesinin olmayışından memnundu. Bir gün, diye düşündü, kulaklarımdan insan sesi tümüyle silinip gidecek mi? Ama bu rahatsızlık, hayır acı, insan sesinden duyduğum bu acı nereden geliyor?”

 

Önceden, parkta otururken bazen elleriyle kulaklarını kapatır, düşünürdü. İnsanın en azından bir süre, başkaları için, yo, hayır, daha önemlisi kendi için dünyadan yok olma hakkı niçin yoktu? İşte, dedi, belki sonunda bunu başaracağım, kendim için bile yok olacağım.” (s. 14)

 

“Önceden, diye düşünmeyi sürdürdü, belki bir ölüydüm, ölmüştüm, belki hâlâ öyleyim, ölüyüm. Ölme işim bitmedi, ölmeyi sürdürüyorum. Yine de, sonunun nasıl biteceğini bilmediği bu girişimi, içinde hâlâ canlı bir şeylerin olduğunu söylemiyor mu? Hayır, dedi kendi kendine, artık yanılsama yok, umut zırvaları, beklentiler yok, öldüğümü kabul etmek zor oldu.

 

“Artık açık bir hedefi var. Şehrin dışına çıkmak, geniş bir ova, sessiz bir dağ eteği bulana kadar arkaya bakmadan yürümek. Sonunda, diye düşündü, her şeyi unutmak, insan olduğumu bile unutmak istiyorum. Kendimi parça parça, ip ip geriye doğru sökeceğim.” (s. 15)

 

“İnsanlar hızla geçip gidiyor, bir sürü ses birbirine karışıp kulaklarında çınlıyordu. Kalabalığa bakıp nasıl bir kalabalık bu, diye kendine sordu, nasıl bir dünya bu? Aklında insanlar değil, sadece geçip giden ayakların hareketi kalıyordu. Ayaklara bakılırsa hızlı ayakların dünyası, yere abanan adımların dünyasıydı bu. Ama nereden gelip nereye gidiyorlardı? Onların böyle hareket etmesini sağlayan şey neydi? Şu dünyayı döndüren şey neydi?” (s. 27)

 

 

 

“Galiba, diye düşündü, gelişigüzel bir hayat oldu benimki, nasıl yaşayacağımı hiç bilemedim. Şu taşlar herhalde doğup batan güneşe, bazen uğultusuyla her şeyi doldurarak bazen de sessiz, serin esen rüzgâra, başka bilmediğim kim bilir neye göre yaşıyor. Otlar, böcekler, öteki varlıklar da. Yaşamım dediğim şey ise neye göre yaşadı, bilmiyorum. Bir yaşam eğer hâlâ bende sürüyorsa, bu yaşamı da nasıl yaşıyorum, bilmiyorum.

 

“Ama başka bir şey daha vardı. Bunu da şaşırtıcı sayabilirdi. Yaşam belki onda sürüyordu ama onu yaşayanla sanki hiç ilgisi kalmamıştı. Peki ama zaten böyle bir noktaya varmak istemiyor muydu? Öyleyse bile hiç de umduğu gibi olmamıştı. Bu değişmek değildi, başka bir hayat da değildi, bu daha çok sönüp gitmeye benziyordu. Onu yaşayana, yani bana, diye düşündü, peki ne oldu? Geride ne kaldı? Belki artık onu çevresini saran bu çıplak, çorak varlıklar gibi bir varlık olarak kabul etmeliydi, onun varlığı değil, birinin varlığı değil, artık kimsenin varlığı değil, kimsesiz, adsız,arta kalmış bir şey. Belki bu artık yalnız insanlarınkinden değil bütün yaşamlardan dışlanmak, bütün bütüne dışarıya atılmaktı. Kendi kendine, bütün ölçüleri yitirdim, dedi.” (s. 126-127)

 

“Kendine sordu: Beni buralara kadar sürükleyen neydi? Yanıt, kafasında birbiri kılığına bürünüp dönen, nereden geldiklerini tam çıkartamadığı şu görüntülerin içinde bir yerlerde miydi? (...) Galiba hiçbir zaman bir hayat hikayem olmadı, dedi kendi kendine. (...) Düşünmeyi sürdürdü: Yoksa asıl kendi içimden bir sesin, çok önceden sönüp gittiğini düşündüğüm bir sesin yeniden yükseleceği mi ummuştum? Ancak burada, bu boşlukta duyulabilecek, işitmenin artık kulaklarım dediğim şeyle ilgisinin olmayacağı bir ses?

 

Göğsünün ortasında yitirilmiş bir şeyin acısını duydu. Belki yanıt, hiçbir soruya yanıt veremeyen yanıt, tam tersiydi: Ses, sesin yokluğu ya da neyse bu, ister içinde ister dışında olsun, galiba çok önce, ondan çok önce, herhangi bir bellekten çok daha önce geri gelmemecesine yitip gitmişti.

 

Öyleyse neyin yitip gittiğini bile bilmiyordu, dahası ona ait olmadığına, çok önce yittiğine göre yitiren o bile olamazdı. Ama o zaman, var olup olmadığını bile bilmediği bir şeyin acısını neden duysun?” (s. 138)

 

“Ateşin çıtırtılarını, dışarıda esen rüzgârın sesini, ötekilerin soluk alıp verişini ya da kendi aralarında mırıldanışlarını işitiyordu, ayrıca kendi cılız sesini de işitiyordu. Sesi kulaklarına bir yabancının sesi gibi geliyordu, cılız bir ses, çıtırdayan bir ses. Biri hikâye anlatıyor, diye düşündü, biri konuşuyor. Kim konuşuyor? Bu bellek benim değilse kim anımsıyor?” (s. 146)

 

“Adam, ‘Halk özgürleşmeden olmaz, olamaz,’ deyip konuşmasını sürdürdü ama adamı izleyemez oldu. Yalnızca sözcükleri peş peşe, hızla sıralayan, kendinden emin sesini işitti. Biri Kürtçe bir şeyler söyledi, konuşmalar yeniden Kürtçeye döndü. Aklında kalan tek sözcük, halk sözcüğü oldu. Halk, diye kendi kendine birkaç kez yineledi, benim bir halkım var mı? Galiba yoktu. Kız bile belki dedesiyle birlikte halkını ya da halkından kalanları aramak için yollara düşmüştü. Yoksa, dedi kendi kendine, bu kayalardan, taşlar, otlar, hayvanlardan kendime bir halk mı yapmaya çalıştım?” (s. 147)

 

 


 

 

Görsel: Erhan Cihangiroğlu

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tıpkı sizin gibi. Kitabı eline almış ve alacaklar gibi, zarif kitap kapağına hayran oluyorum. Kitap kapağının güzelliğinin sadece çizgilerden ibaret olmadığını hissetmiş olmalıyız öyle uzun uzun bakarken. Kuşlarla gelen bir genişlik, kanatlanma duygusu, sarı ile gelen anlam, uçabilecek olmanın tedirginliği ve başkaca pıt pıt açıverecek nice duyguları bekleyerek bakıyoruz resme.

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.