Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Kendime bir halk mı yapmaya çalıştım?



Toplam oy: 998
En azından bir kez, her şeyi bırakıp çekip gitmenin hayalini kurduysanız edebiyatımızın zirvesinde yerini alacak olan bu eşsiz roman sizi bekliyor. Yaşamınızdan çok hoşnutsanız dokunmayın.

Bazen çok ses çıkarmadan bir kenarda durmak gerekir. Ayhan Geçgin’in, piyasaya kulakları tıkalı emin adımlarla sürdürdüğü edebi yolculuğunun son halkası Uzun Yürüyüş’ün de bana fısıldadığı bu: “Sen, çekil kenara!” Okurla bu romanın arasına girme cesaretini bulanlar elbette olacaktır, olmalıdır; ama o kişi ben değilim. En azından bir kez, her şeyi bırakıp çekip gitmenin hayalini kurduysanız edebiyatımızın zirvesinde yerini alacak olan, Hüseyin Kıran’a ithaf edilmiş bu eşsiz roman sizi bekliyor. Kendinizden, taksitli yaşamınızdan çok hoşnutsanız dokunmayın. Erkan, Ali, Mehmet, her kimse O, “Annesiyle bir apartmanın giriş katında iki oda bir salon bir evde oturuyordu… Çeşitli işlerde çalıştı, hiçbir işte uzun süre kalamadı. En son bir süpermarkette balık reyonunda çalışıyordu. Bütün gün ölü balıkların gözkapaksız gözlerini görüyor, balıkların ona bakıp durduğunu sanıyordu.”

 

“Kendine sordu: Eskiden ben neydim? Yanıtı: Burada, yıllarımı geçirdiğim bu evde hapistim. Gerçek bu, beni bir oda, yemek, öteki günlük gereksinimler karşılığı burada tutmayı başardılar. Peki ama kim ya da kimler? Ya da belki ne? Yanıtı veremiyordu, işte bu ya da şu, diyemiyordu. Önceden doğru dürüst yaptığı tek şey, yakındaki parka gitmek, parkta dolanıp durmak, çemberler çizmekti. Ama bıkmıştı artık çemberler çizmekten, dönen, geri gelip duran şeylerden. Şimdi yolu izleyeceğim, dedi kendi kendine, dümdüz gideceğim. Benim hicretim artık başlıyor.” (s. 12)

 

“Bu sessizlikten, daha doğrusu insan sesinin olmayışından memnundu. Bir gün, diye düşündü, kulaklarımdan insan sesi tümüyle silinip gidecek mi? Ama bu rahatsızlık, hayır acı, insan sesinden duyduğum bu acı nereden geliyor?”

 

Önceden, parkta otururken bazen elleriyle kulaklarını kapatır, düşünürdü. İnsanın en azından bir süre, başkaları için, yo, hayır, daha önemlisi kendi için dünyadan yok olma hakkı niçin yoktu? İşte, dedi, belki sonunda bunu başaracağım, kendim için bile yok olacağım.” (s. 14)

 

“Önceden, diye düşünmeyi sürdürdü, belki bir ölüydüm, ölmüştüm, belki hâlâ öyleyim, ölüyüm. Ölme işim bitmedi, ölmeyi sürdürüyorum. Yine de, sonunun nasıl biteceğini bilmediği bu girişimi, içinde hâlâ canlı bir şeylerin olduğunu söylemiyor mu? Hayır, dedi kendi kendine, artık yanılsama yok, umut zırvaları, beklentiler yok, öldüğümü kabul etmek zor oldu.

 

“Artık açık bir hedefi var. Şehrin dışına çıkmak, geniş bir ova, sessiz bir dağ eteği bulana kadar arkaya bakmadan yürümek. Sonunda, diye düşündü, her şeyi unutmak, insan olduğumu bile unutmak istiyorum. Kendimi parça parça, ip ip geriye doğru sökeceğim.” (s. 15)

 

“İnsanlar hızla geçip gidiyor, bir sürü ses birbirine karışıp kulaklarında çınlıyordu. Kalabalığa bakıp nasıl bir kalabalık bu, diye kendine sordu, nasıl bir dünya bu? Aklında insanlar değil, sadece geçip giden ayakların hareketi kalıyordu. Ayaklara bakılırsa hızlı ayakların dünyası, yere abanan adımların dünyasıydı bu. Ama nereden gelip nereye gidiyorlardı? Onların böyle hareket etmesini sağlayan şey neydi? Şu dünyayı döndüren şey neydi?” (s. 27)

 

 

 

“Galiba, diye düşündü, gelişigüzel bir hayat oldu benimki, nasıl yaşayacağımı hiç bilemedim. Şu taşlar herhalde doğup batan güneşe, bazen uğultusuyla her şeyi doldurarak bazen de sessiz, serin esen rüzgâra, başka bilmediğim kim bilir neye göre yaşıyor. Otlar, böcekler, öteki varlıklar da. Yaşamım dediğim şey ise neye göre yaşadı, bilmiyorum. Bir yaşam eğer hâlâ bende sürüyorsa, bu yaşamı da nasıl yaşıyorum, bilmiyorum.

 

“Ama başka bir şey daha vardı. Bunu da şaşırtıcı sayabilirdi. Yaşam belki onda sürüyordu ama onu yaşayanla sanki hiç ilgisi kalmamıştı. Peki ama zaten böyle bir noktaya varmak istemiyor muydu? Öyleyse bile hiç de umduğu gibi olmamıştı. Bu değişmek değildi, başka bir hayat da değildi, bu daha çok sönüp gitmeye benziyordu. Onu yaşayana, yani bana, diye düşündü, peki ne oldu? Geride ne kaldı? Belki artık onu çevresini saran bu çıplak, çorak varlıklar gibi bir varlık olarak kabul etmeliydi, onun varlığı değil, birinin varlığı değil, artık kimsenin varlığı değil, kimsesiz, adsız,arta kalmış bir şey. Belki bu artık yalnız insanlarınkinden değil bütün yaşamlardan dışlanmak, bütün bütüne dışarıya atılmaktı. Kendi kendine, bütün ölçüleri yitirdim, dedi.” (s. 126-127)

 

“Kendine sordu: Beni buralara kadar sürükleyen neydi? Yanıt, kafasında birbiri kılığına bürünüp dönen, nereden geldiklerini tam çıkartamadığı şu görüntülerin içinde bir yerlerde miydi? (...) Galiba hiçbir zaman bir hayat hikayem olmadı, dedi kendi kendine. (...) Düşünmeyi sürdürdü: Yoksa asıl kendi içimden bir sesin, çok önceden sönüp gittiğini düşündüğüm bir sesin yeniden yükseleceği mi ummuştum? Ancak burada, bu boşlukta duyulabilecek, işitmenin artık kulaklarım dediğim şeyle ilgisinin olmayacağı bir ses?

 

Göğsünün ortasında yitirilmiş bir şeyin acısını duydu. Belki yanıt, hiçbir soruya yanıt veremeyen yanıt, tam tersiydi: Ses, sesin yokluğu ya da neyse bu, ister içinde ister dışında olsun, galiba çok önce, ondan çok önce, herhangi bir bellekten çok daha önce geri gelmemecesine yitip gitmişti.

 

Öyleyse neyin yitip gittiğini bile bilmiyordu, dahası ona ait olmadığına, çok önce yittiğine göre yitiren o bile olamazdı. Ama o zaman, var olup olmadığını bile bilmediği bir şeyin acısını neden duysun?” (s. 138)

 

“Ateşin çıtırtılarını, dışarıda esen rüzgârın sesini, ötekilerin soluk alıp verişini ya da kendi aralarında mırıldanışlarını işitiyordu, ayrıca kendi cılız sesini de işitiyordu. Sesi kulaklarına bir yabancının sesi gibi geliyordu, cılız bir ses, çıtırdayan bir ses. Biri hikâye anlatıyor, diye düşündü, biri konuşuyor. Kim konuşuyor? Bu bellek benim değilse kim anımsıyor?” (s. 146)

 

“Adam, ‘Halk özgürleşmeden olmaz, olamaz,’ deyip konuşmasını sürdürdü ama adamı izleyemez oldu. Yalnızca sözcükleri peş peşe, hızla sıralayan, kendinden emin sesini işitti. Biri Kürtçe bir şeyler söyledi, konuşmalar yeniden Kürtçeye döndü. Aklında kalan tek sözcük, halk sözcüğü oldu. Halk, diye kendi kendine birkaç kez yineledi, benim bir halkım var mı? Galiba yoktu. Kız bile belki dedesiyle birlikte halkını ya da halkından kalanları aramak için yollara düşmüştü. Yoksa, dedi kendi kendine, bu kayalardan, taşlar, otlar, hayvanlardan kendime bir halk mı yapmaya çalıştım?” (s. 147)

 

 


 

 

Görsel: Erhan Cihangiroğlu

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.