Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Kimin için yazıyoruz?



Toplam oy: 920
Hande Koçak
Yapı Kredi Yayınları
Kitabı kapattığımda başlangıçtaki soruma geri döndüğümü fark ediyorum: Kimin için yazıyoruz? Daha da mühimi; ne için yazıyoruz? Anlaşılmak için mi, anlamak için mi?

"Sanat sanat için midir? Sanat toplum için midir?" sorularının birçoğunuza lise sıralarını hatırlattığının farkındayım. Bugün çözümsüz görünen bu soruyu arkamızda bırakmış olsak da benim kafamı hala kurcalayan başka bir soru var: Kimin için yazıyoruz?

 

Çocukluğumdan beri ilgimi çeken bir konudur bir düşüncenin bir insanın zihninde nasıl belirdiği, nasıl olgunlaştığı. Fakat en çok merak ettiğim şey insanların nasıl hayal kurduğu olmuştur. Yaşım ilerleyip edebiyata meyillim arttıkça bu merak çoğunlukla sanatçılar ve özellikle yazarlar üzerinde derinleşmeye başladı. Hande Koçak’ın kaleminden çıkan Uyanmadan Önce Gezegen’e de ellerim bu merakla uzandı.

 

Kitabın arka kapağındaki tanıtımı şöyle:

 

"Tekinsiz yazarların ormanlarında dolanıyor Hande Koçak. Gerçeküstücülükten psikanalize, 20. yüzyılın büyük labirentlerinde iz sürüyor, bugünü zorluyor. Denemeyle örtüşüyor, öyküye dalıp çıkıyor, anılarla hesaplaşıyor. Kurmacayla gerçekliğin kesişim noktasında adının bütün hakkını veren anlatılar…"

 

Bu küçük girizgah beynimin kıvrımlarını kaşındırmaya yetiyor. Neyle karşı karşıya olduğumu bilemiyorum ve bu beni müthiş cezbediyor doğrusu. Yazarın yol göstericiliğinde edebiyatın yakın tarihinde gizemli bir yolculuğa çıkacağımız beklentisi içerisindeyim.

 

Tedirgin bir okuma hali

 

Ben kolayı seven bir okur değilimdir pek. Aksine yazarın önüme bazı ufak engeller döşemesi ulaşmaya çalıştığım dünyaya dair merakımı dürter, beni daha zorlu bir okumaya tahrik eder adeta. Kitabın "Düğüm" başlıklı giriş bölümü de bu merakımı dürter cinsten. Dağcılık terimlerinin felsefe ve edebiyat ile iç içe geçtiği bu bölümler her gün rastlayacağımız türden bir şeyle karşı karşıya olmadığım hissini veriyor. Ve itiraf etmem gerekirse bu bölüm burnuma buram buram Oruç Aruoba kokuları salıyor.

 

Bu bölümden sonra kitap beş fasıla bölünmüş durumda ve her fasılda değişen ve dönüşen biçimler bekliyor. Bu fasıllarla içli dışlı oldukça anlıyorsunuz ki kitap tanıtım yazısında vaat ettiklerini büyük ölçüde veriyor. Yazarların içine batıyor, mekanların içine batıyor, olanların içine batıyor.

 

Birinci fasıl neredeyse en kısa olan bölüm ve öyküye göz kırpıyor. Özellikle "Impromptu Für Anatolia" başlıklı anlatıda bir hadiseye hızla batırılıp çıkarıldığımı hissediyorum; kısa bir ana şahitlik ediyor, fakat neredeyse hiçbir şey anlamıyorum. Bu noktada zihnimi bir soru işareti kaplıyor. Yazar bu satırları benim anlamam için mi yazmış, kendi anladıkları için mi? Seslendiği ben miyim? Yoksa kulağımı onun kapısına dayamış, kendi kendine söylenmelerini sinsi sinsi dinliyor muyum? Yazar karşısında konumumdaki bu belirsizlik ister istemez okuma deneyimime de sirayet ediyor, meraklı bir okuma halinden tedirgin bir okuma haline geçiyorum.

 

İkinci fasıl daha ziyade okuma deneyimlerine eğildiğinden bana yazarla irtibatımın biraz olsun güçlendiği hissini veriyor. Çünkü bu fasılda yazar ile kurduğumuz ikili dünyaya dahil olan ve yazarın da bir okur olarak ilişki kurduğu başka yazarlar var. Bu durum yazarla konumlarımızı biraz olsun eşitliyor, belirsizliği ve tedirginliği paylaşan insanlara dönüşüyoruz kimi sefer.

 

Üçüncü fasıl günlük biçiminde yazılmış. Yazarların günlüklerini okumaya bayılırım! Fakat yanlış anlaşılmasın, garip bir röntgencilik merakı değil benimki. Daha ziyade yazdıklarını okudukça güçlü birer bağ kurduğum bazı yazarların yazdıklarıyla nasıl bağlar kurduğunu anlatır bana günlükleri. Fakat bir yönüyle de tedirgin ederler beni. Yazar bütün bunları niçin yazmıştır? Birileri okusun diye mi? Eğer öyleyse ben yazarın merak ettiğim o iç dünyasına ne derece dahil olabilirim o yazdıklarının başkalarınca da okunacağını bilerek benimle kendisi arasına bir persona duvarı örerken? Yoksa tamamen kendisi için, anımsamak ve unutmak için mi yazmıştır? Bu durumda benim o satırları okumam bir mahremiyet ihlali midir? Ve en korkuncu; ya özüne vakıf olunca bu yazarı sevmezsem?

 

Bu bağlamda kitabın üçüncü faslı kesinlikle ortada bir yerlerde duruyor. Bir yanıyla çok kişisel fakat öbür yandan da öyle kapalı bir anlatımı var ki bu satırları okumak hareket halindeki bir trenin penceresinden dışarıdaki görüntüleri izlemek gibi. Bana sorarsanız yazar bu bölümü kesinlikle birileri tarafından okunacağını düşünerek yazmamış fakat bir hatırlama çabası da değil bu satırlardaki. Bende daha ziyade bir unutamama, zihnin o yumuşak çamurunda debelenme, kendi içinde çözümsüz kalma duygusu yaratıyor. Bu duyguyu tanıyorum.

 

"Akışkanlar Mekaniği" adını verdiği dördüncü fasılla yazar öykünün bulanık sularına dönüş yapıyor. "El Romanesque" başlığı taşıyan beşinci bölüm ise belli ki yazarın hayatında yer etmiş bazı yazarlara, yine onların yazdıklarından yola çıkılarak çakılan bir selam niteliğinde.

 

Kitabı kapattığımda başlangıçtaki soruma geri döndüğümü fark ediyorum: Kimin için yazıyoruz? Tatmin edici bir okuma için yazarın okurunun varlığını aklında tutması ve kendi evrenini bir süzgeçten geçirmesi gerekli midir? Yoksa asıl olan yazarın evreninin en saf ve karmaşık haliyle sunulması mıdır? Daha da mühimi; ne için yazıyoruz? Anlaşılmak için mi, anlamak için mi? Belki bu soru gelecekte bir gün bir lisenin edebiyat dersinde tartışılabilir, kim bilir?

 


 

* Görsel: Kaan Bağcı

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tıpkı sizin gibi. Kitabı eline almış ve alacaklar gibi, zarif kitap kapağına hayran oluyorum. Kitap kapağının güzelliğinin sadece çizgilerden ibaret olmadığını hissetmiş olmalıyız öyle uzun uzun bakarken. Kuşlarla gelen bir genişlik, kanatlanma duygusu, sarı ile gelen anlam, uçabilecek olmanın tedirginliği ve başkaca pıt pıt açıverecek nice duyguları bekleyerek bakıyoruz resme.

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.