Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Lars Iyer'in manifestosu



Toplam oy: 415
Lars Iyer // Çev. Elif Ersavcı
Kolektif Kitap
Klasik edebiyat mirasının akılda kalan şablonlarını, yarattığı Lars ve W. karakterlerinde birebir kopya eden Lars Iyer'in elbette başka bir derdi var.

Hiçbir şey ve her şey hakkında üç kitap: Kuşku, Dogma ve Göç. Newcastle Üniversitesi’nde felsefe dersleri veren Lars Iyer’in bir internet günlüğünde anlatmaya başladığı ve daha sonra romana dönüşen hikaye, bizi edebiyat tarihinin en absürt çiftlerinden biriyle tanıştırıyor. W. ve Lars adında “düşünememekten” yakınan iki akademisyenle birlikte çıktığımız yolculuklarda, kendilerini çeperlerde konumlandıran boşvermiş ve alkolik bu iki karakterin kaybetmeye mahkum oluşlarını gerekçelendirme çabalarına tanıklık ediyoruz. 

 

Kuşku’da, çıktıkları Avrupa turunda içinde bulundukları durumdan kurtulmayı beceremeyen, Kafka’yı ve Béla Tarr’ı aday görseler de kendilerine bir lider bulamayan, hep yazmak istedikleri kitabı yazmaktan –asla Kafka olamayacaklarını anlayarak– vazgeçen ve ne kadar hasretle bekleseler de yaklaşmakta olan kıyamete bir türlü kavuşamayan W. ve Lars, Dogma’da Amerika Birleşik Çöplükleri’ne yaptıkları gezide bir dizi başarısız dersin ardından çaresizce kendi entelektüel akımlarını yaratmaya karar vererek “Dogma” manifestosunu yazıyorlar. Üçlemenin Türkçede yakın zamanda yayımlanan son kitabı Göç’te ise içinde bulundukları durumun saçmalığının yavaş yavaş farkına varmaya başlayarak, neoliberal kapitalizmin gündelik hayatın en basit hücresini bile ele geçirmiş olduğu bu düzende çabalamanın nafile olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorlar. Ama bunlar sizi korkutmasın; büsbütün umutsuz da değiliz. Üçlemenin nihayetinde gördüklerini tahayyül ettikleri düş “kırlarda söylenen barış ve incelik şarkıları,” ve “bir ütopya gibi ışıltılı.” Burada bir parantez açarak kitaplardaki bitmek bilmeyen göndermelerin ve alıntıların hakkını verip her üç kitapta da titiz bir çalışmaya imza atan Elif Ersavcı’ya bu çeviriler için peşinen teşekkür etmek gerek: “Bizi bu kitaplar mahvetti: Bundan şüphemiz olmadı hiç. Edebi cazibe ölümcül bir şey. Edebiyatı felsefeyle birlikte okusaydık her şey farklı olurdu,” diyor W. “Ama süreç bizde farklı işledi. Edebiyat, felsefemizi hasta etti.’”

 

 

Lars’ın ağzından, çoğunlukla W.’nin diyaloglarıyla kurulmuş hikayede, kahramanların ilişkisi W.’nin Lars’ı kendisine göre daha az yetenekli, hatta aptal bulması ve bunu sürekli vurgulayarak Lars’ı hor görmesi üzerinden ilerliyor. Nietzsche, Hegel ve Kierkegaard alıntıları ve göndermeleriyle beslenen iğneleyici ve zaman zaman hakaretamiz diyalogların, akışı sürekli canlı tutmaya katkısı büyük; üstelik, belli bir iskelete bağlı olarak ilerlemeyip tekrar eden motiflere tutunan hikaye ilerlerken, okurun ilgisinin dağılmamasını da sağlıyor. Okurken sürekli karşımıza çıkan –aforizma sayılabilecek– beylik cümleler anafikrin derinliğini gizlese de, günlük hayatta sıklıkla rastladığımız, trajikomik ve çaresizliği birebir yansıtan cümleler hem karakterleri sahici kılıyor hem de bizi aslında yabancısı olmadığımız ama içinde bulunduğumuz için çoğunlukla gözden kaçırdığımız gündelik detayları sorgulamaya sevk ediyor. Her üç kitapta da Lars ve W.’nin sevdikleri konulara sürekli geri dönmeleri ve hep kendi aptallıklarından, umutsuzluklarından ve kıyametten bahsetmeleri bazen gereksiz tekrarlar gibi görünse de, alttan alta metindeki döngüsel ritmi besliyor: “Bizi belirsizleştirdi edebiyat, içimizi pathosla doldurdu. Elimizde sadece bu var şimdi; her yanımız pathos.”

 

Kuşku’da ilk kez tanık olduğumuz Lars ve W.’nin zaman zaman iç içe geçen sesleri, insana Lars Iyer’in bu anlatıyı Kierkegaard’ın bölünmüş kişiliklerinden ya da alter-ego düşüncelerinden hareketle kurduğunu da düşündürmüyor değil. Edebi bir metninde kullanmayı tercih ettiği (hatta metni neredeyse tamamen bunların üzerine kurduğunu da söyleyebiliriz) felsefe parçaları, kurmacanın kendi sınırları dışına sarkmasına ve deneysel bir anlatı türüne yaklaşmasına şahane bir örnek. Şüphesiz felsefeyi olduğu kadar edebiyat tarihini de hatmetmiş bir yazarla karşı karşıyayız. Dikkatli okur W. ve Lars’da edebiyat tarihinin akılda kalan çiftlerinin –bir parça Bouvard ve Pécuchet’nin budalalığının, az biraz Vladimir ve Estragon’un varoluş sancılarının, Rosencrantz ve Guildenstern’in ne kadar çabalasalar da oyuna bir türlü dahil olamayışlarının, hatta Gargantua ve Pantagruel’in kutsala ironiyle yaklaşmalarının– belirleyici özelliklerini bulacaktır. Daha da ileriye gidersek, Barthes’ın Metnin Hazzı’nda belirttiği klasik edebiyat ile postmodern edebiyat arasındaki sınırın erimesini sağlayan çoğaltma biçimlerine ve hatta Lefebvre’in Bilirbilmezler için yazdığı gibi, “üstdille beslenen iki zavallının hikayesinin acı bir gülüşe dönüşmesine” bu üçlemede rastlanabilir.

 

Edebiyatın ölümü

 

Klasik edebiyat mirasının akılda kalan şablonlarını, yarattığı Lars ve W. karakterlerinde birebir kopya eden Iyer’in elbette başka bir derdi var. Bütün bunlara ek olarak Dogma’da yazılan manifesto ile anlatının yavaş yavaş kırılarak yön değiştirmesi ve Göç’te ironik diyalogların yerini neredeyse tamamen sosyolojik eleştiriye bırakması ise üçlemeyi apayrı bir boyuta taşıyor. Belki de edebiyat Iyer’in kendi manifestosunu ya da teorisini yaymak için kullandığı bir araçtır, belki de bu romanlar aslında Iyer’in düşüncelerini geliştirmesi için sadece bir aracıdır.

 

Yazarın Kasım 2011’de yayımlanan ve niçin “edebiyata olan inancımızın çöktüğü”nü uzun uzadıya açıkladığı "Nude in Your Hot Tub, Facing the Abyss: A Literary Manifesto After the End of Literature and Manifestos" (“Sıcak Küvetinde Çıplak, Dipsiz Uçurumla Yüz Yüze: Edebiyat ve Manifestoların Sonunun Ardından Edebi Bir Manifesto”, çev. Oğuz Tecimen, Notosoloji, 28 Eylül 2015) makalesi bu deneysel yazma biçimini destekler nitelikte. Küreselleşmenin geleneksel formları yok ettiği ve popülizmin yükselişe geçtiği bir çağda edebiyatın da ister istemez ehlileştiğini, hakiki edebiyatın ölümünü ve kendisinin pandomimi haline gelmesini, “Diderot’nun, Rimbaud’nun, Walser’in, Gogol’ün, Hamsun’un, Bataille’ın, en çok da Kafka’nın edebiyatıydı: Devrimci ve trajikti, peygamberane ve münzeviydi, ölüm sonrası doğardı, uyumsuzdu, radikal ve paradoksaldı, kahinler ve yabancılar için bir meskendi, muhalif ve tutkuluydu, kopma ve değiştirme peşindeydi, tasvir etme peşindeydi, evet, ama tasvir ederken paramparça etme peşindeydi, içeri bakan kültürün dışındaydı, dışarı bakan kültürün içindeydi. Bu ruhu taşıyan eserler artık yok. Daha doğrusu, hâlâ var ama ancak eski formların parodisi olarak,” cümleleriyle özetleyip yazma eylemiyle uğraşanlara, “Sahtekar olduğunuza dair algınızı kaybetmeyin,” tavsiyesinde bulunduğu bu makale, Kuşku-Dogma-Göç üçlemesini okuyacaklar için bir kılavuz niteliğinde.

 

 

 


 

 

* Görsel: Naz Tansel

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Doris Lessing, 1979-1983 yılları arasında yayımlanan ve beş kitaplık bir bilimkurgu serisi olan “Argos’taki Kanopus Arşivleri”nin ilk romanı Şikeste’de, sonsuz uzayın boşluğunda sürüklenen bir gezegenin tarihini ve o gezegenin üzerinde hüküm süren canlıların çıkış ve çöküş öyküsünü anlatıyor.

Suat Derviş, seçkin sınıfın ev içi hayatlarından toplumun yoksul tabakalarına kadar farklı grupları eserlerine yerleştirmiş bir yazar. Korku, gotik, aşk, toplumcu gerçekçi roman, hikaye gibi farklı temalarda ve türlerde eserler vermesinin yanı sıra uzun yıllar gazetecilik de yapmış, Nâzım Hikmet'in teşvikleriyle yazı dünyasına adım atmış bir yazarımız.

Bundan birkaç yıl önce özel bir üniversitede “Benliğim Ne Kadar Benden?” başlıklı bir nöropsikofelsefe sempozyumu olmuştu. (Burada öncelikle başlığın cazibesine kapıldığımı itiraf etmekte bir sakınca görmüyorum.) Psikanalist Bella Habip, “Psikanaliz Kuramları İçinde Benlik Kavramının Serüveni” başlıklı bir konferans vermişti.

Gülüzar, kız çocuklarının Türkiye’de sıkça rastlanan fakat göz ardı edilen benzer hikayelerinden biri aslında. Karakterindeki olağanlık, yaşadığı durumları alışılagelmiş kalıplara yerleştirse de, aslında belli başlı bir sorunun baş kahramanı olduğu gerçeğini okuyucunun yüzüne vuruyor.

Çok sevdiğiniz insanlar hakkında konuşması zordur. Sevginiz öyle bir taşar ki, kalbinizden yükselen heyecan dalgası nefesinizi keser. Kelimeler dilinizden dökülemez, dışarıdan bakana anlamsız gelecek birtakım jest ve mimiklere dönüşür. En azından benim için böyledir bu. Çok sevdiğiniz bu insan bir yazar ve siz de onun hakkında bir yazı kaleme alacaksanız durum pek fena.

 

Söyleşi

Serhat Tolga Yıkıcı ve Ayşegül Kirpiksiz ile söyleşi:


 “Wattpad genç okuru daha iyi anlamamıza imkan veriyor.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.