Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Menüde Edebiyat Var



Toplam oy: 8
Annelerimizin yaptığı yemeklerin, zihnimizin biricik yemek kitapları olduğunu düşünüyorum mesela. Bayram ziyaretinde annemi razı edip ona çocukluğunun, gençliğinin yemeklerini anlattırdım. Ses kaydı da aldım, “Yemek hakkında bilmen gereken ilk şey” dedi annem, “Kısık ateşte pişirmen gerektiğidir. İnsan gibi, sabırla pişmesi gerekir.”

Televizyonlarda yemek programları revaçta. Sadece yemesini değil, izlemesini de seviyoruz vesselam. Sadece televizyonlar mı? Sosyal medya üzerinde yemek yapanların ciddi takipçi kitleleri var. İnternet kocaman bir yemek tarifleri kitabına dönüşmüş durumda. Peki bu kadar çok kaynak varken neden hala yemek kitapları yazılır? Şikayetçi olduğumu sanmayım. Yazılan her yemek kitabının insanlığın ortak hikayesinin enfes bir kesiti olduğunu düşünüyorum. Bu merak, kendimi kaptırdıktan sonra bir iptilaya dönüştü. Bir konu açıldığında hemen yemek kitabı var mı diye soruyorum. İskenderiye’den gelen arkadaşıma Mısır yemek kitaplarını, Lübnan’a gidene yemek kitapları siparişi ve internet üzerindeki sohbetler. Evet, bilmediğim dillerin içine sürüklüyor beni bu tutku. Nereye gideceğini bilmediğim ama heyecan veren bir serüven. Yemeğin veya yemek kültürünün hikayesi değil, yemek kitapları sadece. Diğerlerinin içine girersem boyumu aşar ve boğulurum diye korkuyorum.

 

Annelerimizin yaptığı yemeklerin bizlerin, zihnimizin biricik yemek kitapları olduğunu düşünüyorum mesela. Bayram ziyaretinde annemi razı edip ona çocukluğunun, gençliğinin yemeklerini anlattırdım. Ses kaydı da aldım, “Yemek hakkında bilmen gereken ilk şey” dedi annem, “Kısık ateşte pişirmen gerektiğidir. İnsan gibi, sabırla pişmesi gerekir.” Doğrusu iyi bir dersti. Sonra yemeklerden konuştuk. Çocukluğunun yemekleri, sofraları. Her biri gözünde canlandı ve anlatmayı sürdürdü. Bayram bitti ve ben evime döndüm.
Yolda elbette yemekler hakkında konuşmayı sürdürdük. İlginç yemek kitabı maceralarını anlatırken aklıma Rusya’dan Eldeniz’in gönderdiği yemek kitabı geldi. Pandemi sürecinde uluslararası postada geciken bir kitap. Eldeniz’den bahsetmeliyim, evet. Onunla yemek kitapları vesilesiyle sohbeti koyulaştırdık. Yolu Türkiye’den geçmiş bir Azerbaycanlı, şimdi Rusya’nın tarihi şehirlerinden birinde yaşıyor. Kendisiyle Çarlık dönemindeki bir Rus yemek kitabı üzerine konuşmuştuk. Bunu Sabit Fikir’in Temmuz sayısında anlatmıştım zaten. Ama başka bir kitap gönderdi Eldeniz. Göndermeden önce bu yemek kitabı hakkında konuşmuştuk. Bildiğin gibi değil dedi. Bu kitap menülerden oluşuyordu. Daha doğrusu önemli kısmı menülerden müteşekkildi. Rusya’nın tarihi derinliği içinde verilen ziyafetlerden kocaman bir yemek kitabı vücuda gelmişti. Ne güzel. Hem tarih hem coğrafya hem de edebiyat aynı kapağın arasına toplanmış.
Menüleri gezerken Rus aklının kıvrımlarına yolculuk yapıyorsunuz. Mesela? Çeşme ve Sinop gemilerinin gövdelerinin tamamlanması şerefine verilen bir yemek davetinin menüsü. Yer de Odessa. Yani Karadeniz’in kıyısı. Gemilerin isimlerinin simgelediği anlam açık: Sinop ve Çeşme’de Osmanlı donanmasına verdikleri ağır hasarı milli bir gurura dönüştürmüşler. Bu büyük gemilerin inşası aynı zamanda görkemli Rus çarlığının mesajlarını ileteceği bir medya. İştahım kaçıyor ve başka sayfalara geçiyorum ve Gogol’u görüyorum. Güzel bir tablosu var. Sonra Tolstoy ve diğer edebiyatçılar. Onların kitaplarında geçen yemek tasvirleri de yemek kitabının içine dahil oluyor. Daha önce elime geçirdiğim Finlandiya yemek kitabından çok daha fazlası var içinde.
Menüler yemek kitabı da olur
Fince yemek kitabında ancak mutfak araçları ve avlanan tavşanlar vardı farklılık olarak. Oysa Ruslar, yemeklerin tabloları dahil olmak üzere tüm kültürlerini açıyorlar. Kitaplarda lezzetin izini bulmak mümkün ama edebiyatçılara bir yemek kitabının içinde rastlamak heyecan uyandırıcı. Refik Halid Karay’ın Mutfak Zevkinin Son Günleri kitabı aklıma geliyor. Evet bir yemek kitabı değil ama ondan yola çıkılarak çok güzel bir yemek kitabı neşredilebilir. Neden olmasın? Menülerin aslında bir yemek kitabı olabileceği düşüncesi geliyor aklıma. Ömür Akkor’un yazdığı Zennup 1844 işte tam da buna bir örnek. Hikayelerin içine serpiştirilmiş yemek tarifleri aslında bir menü. Zennup, Akkor’un büyükannesinin ismi; 1844 de ilk yemek kitabımız olan Aşçıların Sığınağı’nın (Melcetüt Tabbahin) neşir yılını temsil ediyor.
Artık ziyaret ettiğimiz lokantaların menülerinden bir adet rica etmeye de başlarım derken Taksim’deki İş Bankası Kitabevi’ne yolum düşüyor. Bir kitap: Osmanlı ve Avrupa Sofralarından Menüler yazarı da Sumru Toydemir. Aile yadigarı menüleri bir araya getirerek kitaplaştırmış. Heybeden çıkan menüler neyse onlarla yetinilmiş. Ama az da değil menüler. Enver Paşa’nın 1912 yılında verdiği davetin menüsü de var, 1913 yılına ait Hilal-i Ahmer Darülfünun Hastanesi’ndeki bir davetin menüsü de.
Eskiden birlikte yenilen yemeklerde menüler imzalanırmış veya meraklı birisi herkese imza attırırmış. Bu sayede yemekte kimlerin olduğunu görebiliyoruz bazı menülerde. Sultan Reşat ve Sultan Vahdettin’in menüleri olduğuna göre Osmanlı’nın son döneminin yakın tanığı olmalı menü koleksiyoncusu. Yediği içtiği onların olsun da biz tariflerini alalım dersek şansımıza küseceğiz, çünkü tarifler yok. Ama yemek isimleri ortada. Menüleri gezerken bir isim çıkıyor karşımıza: Abdülhak Hamid adına sevenlerinin verdiği bir davet. Bir edebiyatçı için dostlarının verdiği ziyafete ait menü. Örneği bugün var mıdır bilmiyorum ama bir yazar için unutulmaz bir hatıra olsa gerek.
Sofradaki edebiyat
Menüde farklı yemekler olabilir ama hepsinden öte, sofrada edebiyat var. Rus yemek kitabında da, Ömür Akkor’un Zennup 1844’ünde de Osmanlı ve Avrupa Sofrasından Menüler’de de geçmişi bir sofrada toplamanın gayreti var. Her yemek kitabı kısık ateşte pişmiş bir geçmiş diye mırıldanıyorum kendi kendime.
Yemek kitaplarının büyülü dünyasına adım attığımda bu kadar lezzetli anekdotlarla karşılacağımı ummuyordum. Ama şimdi? Evet, yemek kitapları unuttuğumuz pekçok şeyi hatırlamamıza yardımcı olabilir. Eğer hayallerinizdeki yemek kitabını bulmadıysanız onu yazmayı deneyebilirsiniz. Menüler size yardımcı olacaktır ya da benim teşebbüs ettiğim gibi aile büyüğünüzün burnuna ses kayıt cihazınızı dayayabilirsiniz. Yemek kitabınız yayınlanmasa bile paha biçilmez hatıralar toplamış olacaksınız. Bundan emin olabilirsiniz.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İngiliz dilinde “spy-fiction” olarak adlandırılan casusluk romanları, dünya edebiyatında kurgu romanlarının gerilim türü içerisinde, siyasi gerilim alt türünün bir çeşidi olarak kategorize edilir.

1970-80 kuşağı çocuklarının hemen hepsi Hay’ı bilir. Televizyonda çizgi film oranının nispeten daha sınırlı olduğu dönemlerde, ıssız bir adada geyiklerle hayat süren, anne geyiğin şefkatiyle bir mağarada çocukluğunu geçiren ve daha sonra hayatı sorgulayan Hay hepimizin yakın arkadaşıydı.

Kendi cümlesiyle, “Oynayacak yaşta düşünen, okuyacak yaşta yazan bir çocuk”tu Faruk Nafiz, çağından geçmişe yaptığı yolculukta büyüdü. On dört yaşında ilk mısralarıyla şiirin farkına vardı, on sekiz yaşında farkına varıldı “Şarkın Sultanları”yla.

Bazen kitap tanıtma yazılarında iyi durduğu için “metafor” kelimesinin kullanıldığına şahit oluyorum. Şık bir sesi var elbette bu kelimenin. Sırf bu yüzden sembol, alegori, mecaz, istiare, eğretileme yahut benzetme yerine kullanılıp çığırından çıkarıldığı da oluyor.

Teknoloji hayatımıza sirayet ettikçe, ondan kaçış yollarına dair anlatılara, bilimin kötü yönlerine odaklanan hikâyelere daha sık rastlar olduk; hem filmlerde hem kitaplarda. Bu ay, Netflix tarafından yayınlanan The Social Dilemma adlı belgesel hayli konuşuldu.

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.