Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Murakami’nin Gözalıcı İmgeleri



Toplam oy: 17
Haruki Murakami
Doğan Kitapçılık

Roland Barthes, Japon toplumunun göstergelerini incelediği kitabı Göstergeler İmparatorluğu’nda, yeme-içme kültürü konusuna değinirken, Japon geleneğinde etin kesilmemesi ve yeme sırasında çatal kullanılmaması üzerinde duruyordu. Bu, elbette yaşamın her alanına yayılması beklenebilecek bir kültürel edim değil. Ama bunun izlerine başka alanlarda rastlanabilir. Sözgelimi “harakiri”, belki bu kesin yok oluş, durumu açıklamakta kullanılabilir: Bıçak ve çatal, doğadaki eşitliliği bozuyor. Eşitlik, ancak kesin yok oluş söz konusu olacaksa bozulabiliyor. Bu bakışta doğacı dinlerin izlerini görebiliyoruz.

Japon kültürünün Batı’da ne derece tanındığı ya da tanınabildiği, anlaşılabildiği Cees Nooteboom’un kısa romanı Mokusei’de kahramanlar aracılığıyla tartışılır. Burada ortaya çıkan şudur: Batı bize kıyasla düpedüz şanssızdır bu konuda... Nooteboom’un Batılı gezgini, Doğu’da hâlâ bir “müze” görmektedir çünkü. Bizim için öyle değil. Kanımca bu, ortak doğacı dinlerden kaynaklanıyor. Böylece eski imgelerle ilgili benzerlikler bizim onları, onların bizi daha kolay anlamamızı sağlıyor. Sözgelimi “yer altı” Japon kadim kültürünün çok önemli nesnelerinden biri. Bilindiği üzere bizde de yeri büyük. İslam, “fısıldayan” kuyular üzerine başlı başına bir literatür yaratmıştır. Bizdeki “uğursuz” yer altı, bütün Doğu kültürlerinde olduğu gibi Japon kültüründe de yaygın. Elbette küçük farklarla.

Benim çok sevdiğim Batılı “maceraperest” Jules Verne, yer altında “keşfedilecek son derece gizemli ve olağanüstü bir dünya” görüyordu. Yer altı, kuyu, çukur, insanın hep ilgisini çekmiş. Bilirsiniz, Nasrettin Hoca, ayın kuyuya düştüğünü anlayınca onu çekip çıkarır. Bana göre yer altı ile yeryüzünün birbirinin zıddı olmaklığıyla ilgili şahane bir imge.

Haruki Murakami, Zemberekkuşu’nun Güncesi adlı harika romanında Japon kültüründe yer etmiş kuyu imgesini enine boyuna inceliyor. Bu son derece zarif, dokunaklı hikâye, biçim bakımından başlı başına bir kuyuyu andırıyor.

Romanın kahramanı Zemberekkuşu, orta yaşlarını süren bir evli erkek. Karısıyla kavgasız gürültüsüz, sakin bir evlilik yaşamları olmuş. Kadın bir kez hamile kalmış, onu da maddi zorluklar nedeniyle aldırmak zorunda kalmışlar. Ancak bu da ilişkilerinde su yüzüne çıkamayan, adeta bir kuyuya hapsedilmiş bir sorun olarak kalmış. Günün birinde kedileri evi terk etmiş...

Kim ne derse desin, kedinin bir evi terk etmesi uğursuzluktur. İyi bir şey değildir. Orada tatsız şeylerin olacağına işaret eder. Zaten Zemberekkuşu’nun yaşamında da öyle oluyor. Önce kimliği belirsiz bir kadın arıyor kahramanımızı. Onu çok iyi tanıyan bir kadın. Onunla telefon aracılığıyla sevişmek istediğini söylüyor. Ardından medyum kadın kardeşler çıkıyor ortaya. Sonra karısı kayıplara karışıyor. Ve tanıdıklarından birisi, eski bir asker ona savaş yıllarında içine atıldığı ve tesadüfen kurtarıldığı derin mi derin bir kuyunun öyküsünü anlatıyor. Bunun üzerine kahramanımız ne yapıyor dersiniz? Evinin yakınlarındaki kurumuş bir kuyuya iniyor elinde fenerle. Ve orada günlerce kalıyor. Kuyu, ona içinde bulunduğu dünyayı değiştirme olanağı tanıyor çünkü.

Murakami’nin imgelemi, kuyuyu yalnızca yüzeyin altı olarak değerlendirmiyor. Bir çukur ya da bir boşluk, bir eğim olarak da değil. Yüzey burada sınır işlevi görüyor. Tıpkı gotik Japon masallarında ya da İslam mitolojisinde olduğu gibi. Kuyu ağzı, bir kapıdır. Bir giriş; burada romanın kahramanı yer altı dünyasına iniyor. Ama bu asla yadırganacak bir davranış değil, bir yol. Geleneklere uygun bir uygulama. Zemberekkuşu’nun zihni böyle çalışıyor. Dinlediği öykü ona öğüt veriyor çünkü.

Böylece “aşağısı” insana yeni bir biçim kazandırıyor. Zira yer altından yeryüzüne çıkış, doğumu simgeliyor. Yeniden doğum. Kişinin çevresine, tanıdıklarına bakışını, yaşamında olup biten ne varsa bunlara karşı takınacağı tutum bundan sonra yön değiştiriyor. Yeryüzüne, yer altından bilgi getiriliyor. Böyle bakınca, Şamanın hayat ağacı aracılığıyla gökyüzüne çıkıp inişini anımsatıyor bu. Murakami’nin kuyusu, bizdeki “uğursuz” kuyulara benziyor ama onda çok hafif bir tedirginlik seziliyor. Bizdeki dehşet duygusu orada hafifliyor, kaygıya dönüşüyor. Ama tabii bunu bütünüyle Japon kültürünün bir aktarımı olarak kabul edemeyiz. Yine de bir yansımadan söz edebiliriz elbette.

Zemberekkuşu’nun Güncesi, Doğu’nun doğaüstüne karşı duyduğu “önlenemez” ilgiden ustaca yararlanan enfes bir postmodern roman.  Medyum kadınlar müşterileriyle rüyalarında görüşüyor. Kuyular canlı, kuyularda olup bitenler yer üstündeki olgular kadar gerçek. Daha önemlisi hayvanlar, kuyular, ağaçlar ve insanlar arasında tümüyle ilkçağa özgü (yani eşitliğe dayalı) bir ilişki var. Dinlerin insanı “en yüce varlık” olarak işaret eden anlayışından eser yok. Hal böyle olunca romanın biçimi de Japon yeme-içme kültürü üzerine kurulmuş oluyor: Bölümler arasında bıçak izi görülmüyor. Romanın bedeni kesilmemiş, fakat uzuvlar birbirinden parçalanarak ayrılmış. Böylece her parçada öbürlerinden izler var.

Murakami’nin romanları, toplumsal geleneklerin modern romana nasıl aktarılabileceği konusunda birer ders niteliğinde. Kentli insanların günlük yaşamlarını yönlendiren modern tepkilerinin altında kuşkusuz birtakım kökler var. Ama bunların tespit edilebilmesi, romana dönüştürülebilmesi için öncelikle yazınsal geleneğin iyi analiz edilmesi gerekiyor. Murakami, İmkansızın Şarkısı adlı o güzel romanında kendi yazınsal köklerine göndermede bulunuyor, F. Scott Fitzgerald’ı kahramanının ağzıyla işaret ediyordu. Her halde Murakami’yi okumaya bu maziyi göz önünde bulundurarak başlamak gerekiyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Brian Arthur, ekonominin temel yasalarını sorgulayan çalışmalarıyla önemli katkılarda bulunmuş bir bilim adamıdır. Mühendis kökenli bir ekonomist olarak hem meslektaş hem 1980’li yılların Viyana’sından hemşehri oluruz.

Çağdaş Latin Amerika edebiyatının en önemli temsilcileri arasında sayılan Roberto Bolano’nun –her anlamda- dev eseri 2666 şubat ayında Türkçeye çevrilmişti. Her anlamda dev eseri derken hem içeriğini hem de 1000 sayfalık fiziksel hacmini kast ediyorum. Zaten bu hacim nedeniyle roman hakkında yazmayı biraz geciktirdim.

Hayır, öyle bitmiyor. Yüzlerce sayfa süren kalp çarpıntısı, gelgit, kaçıp kovalamaca,  Mr. Darcy'nin Elizabeth'e evlenme teklifi etmesiyle son buldu ve perde kapandı, son yazısı belirdi, kitabın arka kapağına ulaştık diye hikaye bitti sanıyoruz. Çok yanılıyoruz. Aslında devamı var, görmediğimiz odalarda, okumadığımız sayfalarda bir şeyler olmaya devam ediyor.

Yıllar önce öldüm ben ve şimdi bir mezarın arkasından konuşuyorum sizinle. Kısa bir ömrüm oldu, yirmi sene bile sürmedi hayatım; buna rağmen yaşadım, hayaller kurdum, insanlarla tanıştım. Kavgalar ettim onlarla ve ölmüş olsam bile kimse yaşadıklarımı, hissettiklerimi ve öfkemi elimden alamaz artık.

Garanti Bankası'nın geçen sene, imparatorluk dönemine ait Osmanlı Bankası ana binasında açılan mekanı Salt Galata, 8 Temmuz'a kadar Tercüme Eden sergisine ev sahipliği yapacak. Daha önce Londra ve Tokyo'da düzenlenen bu serginin Türkiye ayağının küratörleri Charles Arsene-Henry, Shumon Basar ve Suna Kafadar.

Tarih geçmişte yaşananlar mıdır, yoksa tarihçilerin anlattıkları mıdır, sorusunu geçeli çok oldu. Artık bizim için tarih popüler kültür ürünlerinin kullanımına açılmış bir engin alandır.

Cumhuriyetin Osmanlı tarihini keşfi son sürat devam ediyor… Çılgın bütçeli filmler, olay yaratan diziler, yıldızlaşan Osmanlı tarihçilerinin çalışmaları, onların tarihe getirdikleri yeni yorumlar ve elbette romanlarla Osmanlı İmparatorluğu’nu keşfetmekle, cılkını çıkarma kıvamı arası bir yerlerdeyiz şimdilik.

 

Söyleşi

Behçet Çelik: Okuyucuyu hesaba katarak yazmıyorum
Son dönem edebiyatın en verimli ve dikkat çeken isimlerden yazar Behçet Çelik ile, son romanı Soluk Bir An' hakkında söyleşmek üzere Beşiktaş'ta denize nazır bir kahvehanede buluştuk.

ŞahaneBirKitap

Consuelo, ona ailesinin verdiği isim: Meksikalı bir kadın, hizmetçilerin hizmetçisi, hiç sesi çıkmayan, durmaksızın acı çeken, katlanan ve dayanan. Connie, onun koleje gidip iki yıl burada okumayı başarmış hali, bir parça da olsa toplumun diplerinden yukarılara uzanmasını sağlayan.

Anket

Okuma kültürünün yaşı olur mu?

Ceren Çıplak sokağa çıktı ve sordu: Yeni türeyen 'gençlik edebiyatı' kategorisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce okumanın yaşı olur mu?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun