Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Murakami’nin Gözalıcı İmgeleri



Toplam oy: 1461
Haruki Murakami
Doğan Kitapçılık

Roland Barthes, Japon toplumunun göstergelerini incelediği kitabı Göstergeler İmparatorluğu’nda, yeme-içme kültürü konusuna değinirken, Japon geleneğinde etin kesilmemesi ve yeme sırasında çatal kullanılmaması üzerinde duruyordu. Bu, elbette yaşamın her alanına yayılması beklenebilecek bir kültürel edim değil. Ama bunun izlerine başka alanlarda rastlanabilir. Sözgelimi “harakiri”, belki bu kesin yok oluş, durumu açıklamakta kullanılabilir: Bıçak ve çatal, doğadaki eşitliliği bozuyor. Eşitlik, ancak kesin yok oluş söz konusu olacaksa bozulabiliyor. Bu bakışta doğacı dinlerin izlerini görebiliyoruz.

 

Japon kültürünün Batı’da ne derece tanındığı ya da tanınabildiği, anlaşılabildiği Cees Nooteboom’un kısa romanı Mokusei’de kahramanlar aracılığıyla tartışılır. Burada ortaya çıkan şudur: Batı bize kıyasla düpedüz şanssızdır bu konuda... Nooteboom’un Batılı gezgini, Doğu’da hâlâ bir “müze” görmektedir çünkü. Bizim için öyle değil. Kanımca bu, ortak doğacı dinlerden kaynaklanıyor. Böylece eski imgelerle ilgili benzerlikler bizim onları, onların bizi daha kolay anlamamızı sağlıyor. Sözgelimi “yer altı” Japon kadim kültürünün çok önemli nesnelerinden biri. Bilindiği üzere bizde de yeri büyük. İslam, “fısıldayan” kuyular üzerine başlı başına bir literatür yaratmıştır. Bizdeki “uğursuz” yer altı, bütün Doğu kültürlerinde olduğu gibi Japon kültüründe de yaygın. Elbette küçük farklarla.

 

Benim çok sevdiğim Batılı “maceraperest” Jules Verne, yer altında “keşfedilecek son derece gizemli ve olağanüstü bir dünya” görüyordu. Yer altı, kuyu, çukur, insanın hep ilgisini çekmiş. Bilirsiniz, Nasrettin Hoca, ayın kuyuya düştüğünü anlayınca onu çekip çıkarır. Bana göre yer altı ile yeryüzünün birbirinin zıddı olmaklığıyla ilgili şahane bir imge.

 

Haruki Murakami, Zemberekkuşu’nun Güncesi adlı harika romanında Japon kültüründe yer etmiş kuyu imgesini enine boyuna inceliyor. Bu son derece zarif, dokunaklı hikâye, biçim bakımından başlı başına bir kuyuyu andırıyor.

 

Romanın kahramanı Zemberekkuşu, orta yaşlarını süren bir evli erkek. Karısıyla kavgasız gürültüsüz, sakin bir evlilik yaşamları olmuş. Kadın bir kez hamile kalmış, onu da maddi zorluklar nedeniyle aldırmak zorunda kalmışlar. Ancak bu da ilişkilerinde su yüzüne çıkamayan, adeta bir kuyuya hapsedilmiş bir sorun olarak kalmış. Günün birinde kedileri evi terk etmiş...

 

Kim ne derse desin, kedinin bir evi terk etmesi uğursuzluktur. İyi bir şey değildir. Orada tatsız şeylerin olacağına işaret eder. Zaten Zemberekkuşu’nun yaşamında da öyle oluyor. Önce kimliği belirsiz bir kadın arıyor kahramanımızı. Onu çok iyi tanıyan bir kadın. Onunla telefon aracılığıyla sevişmek istediğini söylüyor. Ardından medyum kadın kardeşler çıkıyor ortaya. Sonra karısı kayıplara karışıyor. Ve tanıdıklarından birisi, eski bir asker ona savaş yıllarında içine atıldığı ve tesadüfen kurtarıldığı derin mi derin bir kuyunun öyküsünü anlatıyor. Bunun üzerine kahramanımız ne yapıyor dersiniz? Evinin yakınlarındaki kurumuş bir kuyuya iniyor elinde fenerle. Ve orada günlerce kalıyor. Kuyu, ona içinde bulunduğu dünyayı değiştirme olanağı tanıyor çünkü.

 

Murakami’nin imgelemi, kuyuyu yalnızca yüzeyin altı olarak değerlendirmiyor. Bir çukur ya da bir boşluk, bir eğim olarak da değil. Yüzey burada sınır işlevi görüyor. Tıpkı gotik Japon masallarında ya da İslam mitolojisinde olduğu gibi. Kuyu ağzı, bir kapıdır. Bir giriş; burada romanın kahramanı yer altı dünyasına iniyor. Ama bu asla yadırganacak bir davranış değil, bir yol. Geleneklere uygun bir uygulama. Zemberekkuşu’nun zihni böyle çalışıyor. Dinlediği öykü ona öğüt veriyor çünkü.



Böylece “aşağısı” insana yeni bir biçim kazandırıyor. Zira yer altından yeryüzüne çıkış, doğumu simgeliyor. Yeniden doğum. Kişinin çevresine, tanıdıklarına bakışını, yaşamında olup biten ne varsa bunlara karşı takınacağı tutum bundan sonra yön değiştiriyor. Yeryüzüne, yer altından bilgi getiriliyor. Böyle bakınca, Şamanın hayat ağacı aracılığıyla gökyüzüne çıkıp inişini anımsatıyor bu. Murakami’nin kuyusu, bizdeki “uğursuz” kuyulara benziyor ama onda çok hafif bir tedirginlik seziliyor. Bizdeki dehşet duygusu orada hafifliyor, kaygıya dönüşüyor. Ama tabii bunu bütünüyle Japon kültürünün bir aktarımı olarak kabul edemeyiz. Yine de bir yansımadan söz edebiliriz elbette.

 

Zemberekkuşu’nun Güncesi, Doğu’nun doğaüstüne karşı duyduğu “önlenemez” ilgiden ustaca yararlanan enfes bir postmodern roman.  Medyum kadınlar müşterileriyle rüyalarında görüşüyor. Kuyular canlı, kuyularda olup bitenler yer üstündeki olgular kadar gerçek. Daha önemlisi hayvanlar, kuyular, ağaçlar ve insanlar arasında tümüyle ilkçağa özgü (yani eşitliğe dayalı) bir ilişki var. Dinlerin insanı “en yüce varlık” olarak işaret eden anlayışından eser yok. Hal böyle olunca romanın biçimi de Japon yeme-içme kültürü üzerine kurulmuş oluyor: Bölümler arasında bıçak izi görülmüyor. Romanın bedeni kesilmemiş, fakat uzuvlar birbirinden parçalanarak ayrılmış. Böylece her parçada öbürlerinden izler var.

 

Murakami’nin romanları, toplumsal geleneklerin modern romana nasıl aktarılabileceği konusunda birer ders niteliğinde. Kentli insanların günlük yaşamlarını yönlendiren modern tepkilerinin altında kuşkusuz birtakım kökler var. Ama bunların tespit edilebilmesi, romana dönüştürülebilmesi için öncelikle yazınsal geleneğin iyi analiz edilmesi gerekiyor. Murakami, İmkansızın Şarkısı adlı o güzel romanında kendi yazınsal köklerine göndermede bulunuyor, F. Scott Fitzgerald’ı kahramanının ağzıyla işaret ediyordu. Her halde Murakami’yi okumaya bu maziyi göz önünde bulundurarak başlamak gerekiyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Türkçede 2013 yılında yayımlanan Toby’nin Odası kitabıyla tanınan İngiliz yazar Pat Barker, yeni kitabı Kızların Suskunluğu ile ikinci kez Türk okurları selamlıyor. İlyada destanına yeni bir bakış getirdiği Kızların Suskunluğu, feminist yazına katkı niteliği de taşıyor.

Türkiye’de zamanında çokça ilgi gören Texas, Teks, Tommiks (Orijinali Captain Miki) türevi çizgi romanların ülkemizdeki macerasını Sabitfikir’in geçen sayısındaki dosya içerisinde kısaca özetlemeye çalışmıştık (“Türkiye’de Çizgi Romanın Yeniden Yükselişi”, Sabitfikir #114, 2020).

Yazarların ve sinemacıların birbirleriyle mektuplaşmalarının kitaplaşmasına aşinayız. Karantina Günlerinde Evin E-Hali de böyle bir kitap, yazışmalardan ortaya çıkmış. Ama gerekçesi fazlasıyla kendisine has. Fikir nereden ve nasıl ortaya çıktı, biraz anlatabilir misiniz?

 

Sütçü, topluluk içinde dönüp dolaşan bir dedikodunun romanı. Ortada bir gerçek yok, sadece, o gerçeğin üstüne konuşulanlar var ve bir süre sonra, toplumun tüm üyeleri, bu dedikodunun gerçek olduğu varsayımıyla hareket ediyor.

 

Polisiye tutkunları, İskandinav polisiyesinin türün içinde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Özellikle son yıllarda Türkçeye kazandırılan yeni yazarlarla beraber, bu soğuk toprakların suç öykülerine olan ilgimiz gitgide artıyor. Bunlardan biri de Türkçe için kısmen yeni, fakat İskandinav polisiyesi için artık klasikleşmiş bir seri; Martin Beck.

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.