Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Murakami’nin Gözalıcı İmgeleri



Toplam oy: 1252
Haruki Murakami
Doğan Kitapçılık

Roland Barthes, Japon toplumunun göstergelerini incelediği kitabı Göstergeler İmparatorluğu’nda, yeme-içme kültürü konusuna değinirken, Japon geleneğinde etin kesilmemesi ve yeme sırasında çatal kullanılmaması üzerinde duruyordu. Bu, elbette yaşamın her alanına yayılması beklenebilecek bir kültürel edim değil. Ama bunun izlerine başka alanlarda rastlanabilir. Sözgelimi “harakiri”, belki bu kesin yok oluş, durumu açıklamakta kullanılabilir: Bıçak ve çatal, doğadaki eşitliliği bozuyor. Eşitlik, ancak kesin yok oluş söz konusu olacaksa bozulabiliyor. Bu bakışta doğacı dinlerin izlerini görebiliyoruz.

 

Japon kültürünün Batı’da ne derece tanındığı ya da tanınabildiği, anlaşılabildiği Cees Nooteboom’un kısa romanı Mokusei’de kahramanlar aracılığıyla tartışılır. Burada ortaya çıkan şudur: Batı bize kıyasla düpedüz şanssızdır bu konuda... Nooteboom’un Batılı gezgini, Doğu’da hâlâ bir “müze” görmektedir çünkü. Bizim için öyle değil. Kanımca bu, ortak doğacı dinlerden kaynaklanıyor. Böylece eski imgelerle ilgili benzerlikler bizim onları, onların bizi daha kolay anlamamızı sağlıyor. Sözgelimi “yer altı” Japon kadim kültürünün çok önemli nesnelerinden biri. Bilindiği üzere bizde de yeri büyük. İslam, “fısıldayan” kuyular üzerine başlı başına bir literatür yaratmıştır. Bizdeki “uğursuz” yer altı, bütün Doğu kültürlerinde olduğu gibi Japon kültüründe de yaygın. Elbette küçük farklarla.

 

Benim çok sevdiğim Batılı “maceraperest” Jules Verne, yer altında “keşfedilecek son derece gizemli ve olağanüstü bir dünya” görüyordu. Yer altı, kuyu, çukur, insanın hep ilgisini çekmiş. Bilirsiniz, Nasrettin Hoca, ayın kuyuya düştüğünü anlayınca onu çekip çıkarır. Bana göre yer altı ile yeryüzünün birbirinin zıddı olmaklığıyla ilgili şahane bir imge.

 

Haruki Murakami, Zemberekkuşu’nun Güncesi adlı harika romanında Japon kültüründe yer etmiş kuyu imgesini enine boyuna inceliyor. Bu son derece zarif, dokunaklı hikâye, biçim bakımından başlı başına bir kuyuyu andırıyor.

 

Romanın kahramanı Zemberekkuşu, orta yaşlarını süren bir evli erkek. Karısıyla kavgasız gürültüsüz, sakin bir evlilik yaşamları olmuş. Kadın bir kez hamile kalmış, onu da maddi zorluklar nedeniyle aldırmak zorunda kalmışlar. Ancak bu da ilişkilerinde su yüzüne çıkamayan, adeta bir kuyuya hapsedilmiş bir sorun olarak kalmış. Günün birinde kedileri evi terk etmiş...

 

Kim ne derse desin, kedinin bir evi terk etmesi uğursuzluktur. İyi bir şey değildir. Orada tatsız şeylerin olacağına işaret eder. Zaten Zemberekkuşu’nun yaşamında da öyle oluyor. Önce kimliği belirsiz bir kadın arıyor kahramanımızı. Onu çok iyi tanıyan bir kadın. Onunla telefon aracılığıyla sevişmek istediğini söylüyor. Ardından medyum kadın kardeşler çıkıyor ortaya. Sonra karısı kayıplara karışıyor. Ve tanıdıklarından birisi, eski bir asker ona savaş yıllarında içine atıldığı ve tesadüfen kurtarıldığı derin mi derin bir kuyunun öyküsünü anlatıyor. Bunun üzerine kahramanımız ne yapıyor dersiniz? Evinin yakınlarındaki kurumuş bir kuyuya iniyor elinde fenerle. Ve orada günlerce kalıyor. Kuyu, ona içinde bulunduğu dünyayı değiştirme olanağı tanıyor çünkü.

 

Murakami’nin imgelemi, kuyuyu yalnızca yüzeyin altı olarak değerlendirmiyor. Bir çukur ya da bir boşluk, bir eğim olarak da değil. Yüzey burada sınır işlevi görüyor. Tıpkı gotik Japon masallarında ya da İslam mitolojisinde olduğu gibi. Kuyu ağzı, bir kapıdır. Bir giriş; burada romanın kahramanı yer altı dünyasına iniyor. Ama bu asla yadırganacak bir davranış değil, bir yol. Geleneklere uygun bir uygulama. Zemberekkuşu’nun zihni böyle çalışıyor. Dinlediği öykü ona öğüt veriyor çünkü.



Böylece “aşağısı” insana yeni bir biçim kazandırıyor. Zira yer altından yeryüzüne çıkış, doğumu simgeliyor. Yeniden doğum. Kişinin çevresine, tanıdıklarına bakışını, yaşamında olup biten ne varsa bunlara karşı takınacağı tutum bundan sonra yön değiştiriyor. Yeryüzüne, yer altından bilgi getiriliyor. Böyle bakınca, Şamanın hayat ağacı aracılığıyla gökyüzüne çıkıp inişini anımsatıyor bu. Murakami’nin kuyusu, bizdeki “uğursuz” kuyulara benziyor ama onda çok hafif bir tedirginlik seziliyor. Bizdeki dehşet duygusu orada hafifliyor, kaygıya dönüşüyor. Ama tabii bunu bütünüyle Japon kültürünün bir aktarımı olarak kabul edemeyiz. Yine de bir yansımadan söz edebiliriz elbette.

 

Zemberekkuşu’nun Güncesi, Doğu’nun doğaüstüne karşı duyduğu “önlenemez” ilgiden ustaca yararlanan enfes bir postmodern roman.  Medyum kadınlar müşterileriyle rüyalarında görüşüyor. Kuyular canlı, kuyularda olup bitenler yer üstündeki olgular kadar gerçek. Daha önemlisi hayvanlar, kuyular, ağaçlar ve insanlar arasında tümüyle ilkçağa özgü (yani eşitliğe dayalı) bir ilişki var. Dinlerin insanı “en yüce varlık” olarak işaret eden anlayışından eser yok. Hal böyle olunca romanın biçimi de Japon yeme-içme kültürü üzerine kurulmuş oluyor: Bölümler arasında bıçak izi görülmüyor. Romanın bedeni kesilmemiş, fakat uzuvlar birbirinden parçalanarak ayrılmış. Böylece her parçada öbürlerinden izler var.

 

Murakami’nin romanları, toplumsal geleneklerin modern romana nasıl aktarılabileceği konusunda birer ders niteliğinde. Kentli insanların günlük yaşamlarını yönlendiren modern tepkilerinin altında kuşkusuz birtakım kökler var. Ama bunların tespit edilebilmesi, romana dönüştürülebilmesi için öncelikle yazınsal geleneğin iyi analiz edilmesi gerekiyor. Murakami, İmkansızın Şarkısı adlı o güzel romanında kendi yazınsal köklerine göndermede bulunuyor, F. Scott Fitzgerald’ı kahramanının ağzıyla işaret ediyordu. Her halde Murakami’yi okumaya bu maziyi göz önünde bulundurarak başlamak gerekiyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bolaño, Şili’nin başkenti Santiago’da dünyaya gelmiş. Çocukluk yılları çeşitli kentler, birbirine karışmış kültürlerin içinde geçmiş. Gençlik yıllarının başında Meksika’ya göçmesi onun edebiyat serüveni için bir kırılma noktası olmuş. Meksika’daki entelektüel ortamlarda Latin Amerika Edebiyatı’nı sulayan birçok yerli akımı araştırma imkânı bulurken, şiir eskizlerine bu yıllarında başlamış.

Tıpkı sizin gibi. Kitabı eline almış ve alacaklar gibi, zarif kitap kapağına hayran oluyorum. Kitap kapağının güzelliğinin sadece çizgilerden ibaret olmadığını hissetmiş olmalıyız öyle uzun uzun bakarken. Kuşlarla gelen bir genişlik, kanatlanma duygusu, sarı ile gelen anlam, uçabilecek olmanın tedirginliği ve başkaca pıt pıt açıverecek nice duyguları bekleyerek bakıyoruz resme.

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.