Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Murakami’nin Gözalıcı İmgeleri



Toplam oy: 1203
Haruki Murakami
Doğan Kitapçılık

Roland Barthes, Japon toplumunun göstergelerini incelediği kitabı Göstergeler İmparatorluğu’nda, yeme-içme kültürü konusuna değinirken, Japon geleneğinde etin kesilmemesi ve yeme sırasında çatal kullanılmaması üzerinde duruyordu. Bu, elbette yaşamın her alanına yayılması beklenebilecek bir kültürel edim değil. Ama bunun izlerine başka alanlarda rastlanabilir. Sözgelimi “harakiri”, belki bu kesin yok oluş, durumu açıklamakta kullanılabilir: Bıçak ve çatal, doğadaki eşitliliği bozuyor. Eşitlik, ancak kesin yok oluş söz konusu olacaksa bozulabiliyor. Bu bakışta doğacı dinlerin izlerini görebiliyoruz.

 

Japon kültürünün Batı’da ne derece tanındığı ya da tanınabildiği, anlaşılabildiği Cees Nooteboom’un kısa romanı Mokusei’de kahramanlar aracılığıyla tartışılır. Burada ortaya çıkan şudur: Batı bize kıyasla düpedüz şanssızdır bu konuda... Nooteboom’un Batılı gezgini, Doğu’da hâlâ bir “müze” görmektedir çünkü. Bizim için öyle değil. Kanımca bu, ortak doğacı dinlerden kaynaklanıyor. Böylece eski imgelerle ilgili benzerlikler bizim onları, onların bizi daha kolay anlamamızı sağlıyor. Sözgelimi “yer altı” Japon kadim kültürünün çok önemli nesnelerinden biri. Bilindiği üzere bizde de yeri büyük. İslam, “fısıldayan” kuyular üzerine başlı başına bir literatür yaratmıştır. Bizdeki “uğursuz” yer altı, bütün Doğu kültürlerinde olduğu gibi Japon kültüründe de yaygın. Elbette küçük farklarla.

 

Benim çok sevdiğim Batılı “maceraperest” Jules Verne, yer altında “keşfedilecek son derece gizemli ve olağanüstü bir dünya” görüyordu. Yer altı, kuyu, çukur, insanın hep ilgisini çekmiş. Bilirsiniz, Nasrettin Hoca, ayın kuyuya düştüğünü anlayınca onu çekip çıkarır. Bana göre yer altı ile yeryüzünün birbirinin zıddı olmaklığıyla ilgili şahane bir imge.

 

Haruki Murakami, Zemberekkuşu’nun Güncesi adlı harika romanında Japon kültüründe yer etmiş kuyu imgesini enine boyuna inceliyor. Bu son derece zarif, dokunaklı hikâye, biçim bakımından başlı başına bir kuyuyu andırıyor.

 

Romanın kahramanı Zemberekkuşu, orta yaşlarını süren bir evli erkek. Karısıyla kavgasız gürültüsüz, sakin bir evlilik yaşamları olmuş. Kadın bir kez hamile kalmış, onu da maddi zorluklar nedeniyle aldırmak zorunda kalmışlar. Ancak bu da ilişkilerinde su yüzüne çıkamayan, adeta bir kuyuya hapsedilmiş bir sorun olarak kalmış. Günün birinde kedileri evi terk etmiş...

 

Kim ne derse desin, kedinin bir evi terk etmesi uğursuzluktur. İyi bir şey değildir. Orada tatsız şeylerin olacağına işaret eder. Zaten Zemberekkuşu’nun yaşamında da öyle oluyor. Önce kimliği belirsiz bir kadın arıyor kahramanımızı. Onu çok iyi tanıyan bir kadın. Onunla telefon aracılığıyla sevişmek istediğini söylüyor. Ardından medyum kadın kardeşler çıkıyor ortaya. Sonra karısı kayıplara karışıyor. Ve tanıdıklarından birisi, eski bir asker ona savaş yıllarında içine atıldığı ve tesadüfen kurtarıldığı derin mi derin bir kuyunun öyküsünü anlatıyor. Bunun üzerine kahramanımız ne yapıyor dersiniz? Evinin yakınlarındaki kurumuş bir kuyuya iniyor elinde fenerle. Ve orada günlerce kalıyor. Kuyu, ona içinde bulunduğu dünyayı değiştirme olanağı tanıyor çünkü.

 

Murakami’nin imgelemi, kuyuyu yalnızca yüzeyin altı olarak değerlendirmiyor. Bir çukur ya da bir boşluk, bir eğim olarak da değil. Yüzey burada sınır işlevi görüyor. Tıpkı gotik Japon masallarında ya da İslam mitolojisinde olduğu gibi. Kuyu ağzı, bir kapıdır. Bir giriş; burada romanın kahramanı yer altı dünyasına iniyor. Ama bu asla yadırganacak bir davranış değil, bir yol. Geleneklere uygun bir uygulama. Zemberekkuşu’nun zihni böyle çalışıyor. Dinlediği öykü ona öğüt veriyor çünkü.



Böylece “aşağısı” insana yeni bir biçim kazandırıyor. Zira yer altından yeryüzüne çıkış, doğumu simgeliyor. Yeniden doğum. Kişinin çevresine, tanıdıklarına bakışını, yaşamında olup biten ne varsa bunlara karşı takınacağı tutum bundan sonra yön değiştiriyor. Yeryüzüne, yer altından bilgi getiriliyor. Böyle bakınca, Şamanın hayat ağacı aracılığıyla gökyüzüne çıkıp inişini anımsatıyor bu. Murakami’nin kuyusu, bizdeki “uğursuz” kuyulara benziyor ama onda çok hafif bir tedirginlik seziliyor. Bizdeki dehşet duygusu orada hafifliyor, kaygıya dönüşüyor. Ama tabii bunu bütünüyle Japon kültürünün bir aktarımı olarak kabul edemeyiz. Yine de bir yansımadan söz edebiliriz elbette.

 

Zemberekkuşu’nun Güncesi, Doğu’nun doğaüstüne karşı duyduğu “önlenemez” ilgiden ustaca yararlanan enfes bir postmodern roman.  Medyum kadınlar müşterileriyle rüyalarında görüşüyor. Kuyular canlı, kuyularda olup bitenler yer üstündeki olgular kadar gerçek. Daha önemlisi hayvanlar, kuyular, ağaçlar ve insanlar arasında tümüyle ilkçağa özgü (yani eşitliğe dayalı) bir ilişki var. Dinlerin insanı “en yüce varlık” olarak işaret eden anlayışından eser yok. Hal böyle olunca romanın biçimi de Japon yeme-içme kültürü üzerine kurulmuş oluyor: Bölümler arasında bıçak izi görülmüyor. Romanın bedeni kesilmemiş, fakat uzuvlar birbirinden parçalanarak ayrılmış. Böylece her parçada öbürlerinden izler var.

 

Murakami’nin romanları, toplumsal geleneklerin modern romana nasıl aktarılabileceği konusunda birer ders niteliğinde. Kentli insanların günlük yaşamlarını yönlendiren modern tepkilerinin altında kuşkusuz birtakım kökler var. Ama bunların tespit edilebilmesi, romana dönüştürülebilmesi için öncelikle yazınsal geleneğin iyi analiz edilmesi gerekiyor. Murakami, İmkansızın Şarkısı adlı o güzel romanında kendi yazınsal köklerine göndermede bulunuyor, F. Scott Fitzgerald’ı kahramanının ağzıyla işaret ediyordu. Her halde Murakami’yi okumaya bu maziyi göz önünde bulundurarak başlamak gerekiyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Söyleşi

Sanat eleştirmeni Samed Karagöz, gazete ve dergilerde çağdaş sanat hakkında kaleme aldığı yazılarını Kamçatka (Profil Yayınları) adlı kitabında bir araya topladı. Karagöz, sanat üzerine yazarken, eleştirirken sanata karşı gösterdiği tutkulu bağlılığı ve sevgiyi hiç kaybetmeden, okuru için özel bir yol haritası da çiziyor.

ŞahaneBirKitap

Edebiyat eleştirmeni Adam Kirsch, Küresel Roman - 21. Yüzyılda Dünyayı Yazmak kitabında bir romanı küreselleştiren şey nedir sorusunun yanıtını arıyor.

Editörden

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.