Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Nabokovca söylemek gerekirse...



Toplam oy: 115
Vladimir Nabokov // Çev. Sabri Gürses
İletişim Yayıncılık
Okuduğumuz, güçlü bir hikayesi olan bir roman değil, güçlü bir karakteri olan bir roman.

Nabokov’u okumak için okumayı bilmek yeterli değildir, aynı zamanda “Nabokovca” da bilmek gerekir! Bilimsel Rus zekasıyla İngilizcenin dil cambazlığını yoğurduğunuzda, ortaya Nabokovca çıkar. Alışık olmayan bünyede rahatsızlık yaratan Nabokov’un, okurları ilk etapta Nootropic ilaçlara yönlendirmesi muhtemeldir. İlk defa Nabokov okuyacak birinin şu hususlara dikkat etmesi gerekir: Sürekli kullanılan kelimelerin bambaşka anlamlara büründüğünü görmek, o kelimelerin oluşturduğu cümlelerin hızına okurken yetişmek fakat anlam olarak yetişememek zekanızdan şüphe etmenize neden olmasın; sadece, okuduğunuz yazarın çok sıradışı bir yazar olduğunu kabul etmeniz yeterli. Nabokovca söylemek gerekirse; sevgili okur, senin burada zaten yapabileceğin hiçbir şey yok.

Türkçede ilk kez yayımlanan İhtişam, Nabokov’un Rusça yazdığı ve daha sonra İngilizceye çevrilen kitaplarından biri. İhtişam’ın nasıl bir roman olduğunu ve ana karakteri Martin’in kim olduğunu, neler yaşadığını ve neleri hedeflediğini, dahası onu bir kitabın sayfalarına taşıyabilecek hangi özelliklere sahip olduğunu Nabokov kimseye bırakmayıp, yine kendisi anlatır: “İhtişam’ın ana karakterleri benim diğer 14 romanımın karakterleriyle nasıl bir ilişki içinde duruyor? (...) Martin benim genç erkeklerimin en iyisi, en dürüstü ve en dokunaklısı; küçük Sonya ise, ışıksız kara gözleri ve kaba görünümlü kara saçlarıyla, aşkın cazibesinin ve ilminin uzmanları tarafından benim genç kadınlarımın en tuhaf çekiciliğe sahip olanı, tabii biraz da açıkça huysuz ve açıkça acımasızca çapkın olanı olarak görülecektir.” Martin, Nabokov’un kalemiyle sadece hayat bulmayıp aynı zamanda onun referansını da almıştır. Kaç kuluna referans olur bir Tanrı? Nabokov’un Martin’e olan sempatisi ve merhamet taşıyan sevgisi, satırlarda da kendisini belli eder. Sahipsiz biri ve bir dosta ihtiyacı varmış gibi duran Martin’in en iyi dostu, yine Nabokov’dur.

Çok küçük yaştan itibaren annesi, Martin’e, insanlara derin bir yaşantıyı, bir anda öylece boşluğa savrulan, solan ve tuhaf bir şekilde başkası için benzer bir yaşantı haline gelen bir yaşantıyı seslice dile getirmenin sadece kaba olmakla kalmadığını, aynı zamanda o duyguya karşı günah olduğunu da söyler. İhtişam’da öne çıkan hikaye değil, ana karakterdir. Nihayetinde karakterin hayatı bir hikaye içerir ama karakterin varlığındaki güç, kitabın genel konusunun önüne geçiyor. Diğer bir deyişle; okuduğumuz, güçlü bir hikayesi olan bir roman değil, güçlü bir karakteri olan bir roman.

 

Nabokov da Martin hakkında konuştuğunda, bunu destekleyen sözler kullanıyor: “Martin o nadir insanlardan, yani ‘rüyaları gerçek olanlar’dan biri.” Nabokov’un Martin’e sevgi dolu bir dille yaklaşması, onun karakterlerine genel olarak böyle bir tutum sergilemesinden kaynaklı değildir sadece; sanki Martin’in yaşadıklarını dışarıdan izleyen biri gibidir. Anne babasının ayrılmasından sonra duygusal olarak bir bölünme yaşayan Martin, bu bölünmeyi izleyen dönemde doğduğu yeri terk etmesiyle sonuçlanacak bir yolculuğa çıkar. Bu gemi yolculuğunda yaşadıklarının etkisi, hayatının geri kalanında bir şekilde de olsa kendisini gösterecektir.


Nabokov’un kendisi de en az yazdıkları kadar ilginç ve ilgi çekici biri. Kendisiyle gurur duyduğu yönlerinden biri olarak kamusal cazibesinin olmayışını gösterir. En fazla sıkıldığı şeylerden bazıları, siyasi romanlar ve toplumsal güdümlü edebiyattır. Yazdığı roman taslaklarını etrafa gösteren yazarları, hırslı boş beleşler ve cevval vasatlar olarak gördüğünü söylemekten de çekinmez.


Günümüzde yaşasaydı muhtemelen kimse onunla bu konuda tartışmak istemezdi. Kendisine, konuştuğu diller arasında en güzelinin hangisi olduğu sorulduğunda ise şu yanıtı verir: “Kafam İngilizce diyor, kalbim Rusça, kulağım Fransızca.” Nabokov edebiyatında hikaye İngilizce yol alır, karakterlerin kalbi Rusça atar ve Fransızca susarlar...




 

 

Görsel: Annie Spratt (Unsplash)

 

 


 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.