Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Nabokovca söylemek gerekirse...



Toplam oy: 52
Vladimir Nabokov // Çev. Sabri Gürses
İletişim Yayıncılık
Okuduğumuz, güçlü bir hikayesi olan bir roman değil, güçlü bir karakteri olan bir roman.

Nabokov’u okumak için okumayı bilmek yeterli değildir, aynı zamanda “Nabokovca” da bilmek gerekir! Bilimsel Rus zekasıyla İngilizcenin dil cambazlığını yoğurduğunuzda, ortaya Nabokovca çıkar. Alışık olmayan bünyede rahatsızlık yaratan Nabokov’un, okurları ilk etapta Nootropic ilaçlara yönlendirmesi muhtemeldir. İlk defa Nabokov okuyacak birinin şu hususlara dikkat etmesi gerekir: Sürekli kullanılan kelimelerin bambaşka anlamlara büründüğünü görmek, o kelimelerin oluşturduğu cümlelerin hızına okurken yetişmek fakat anlam olarak yetişememek zekanızdan şüphe etmenize neden olmasın; sadece, okuduğunuz yazarın çok sıradışı bir yazar olduğunu kabul etmeniz yeterli. Nabokovca söylemek gerekirse; sevgili okur, senin burada zaten yapabileceğin hiçbir şey yok.

Türkçede ilk kez yayımlanan İhtişam, Nabokov’un Rusça yazdığı ve daha sonra İngilizceye çevrilen kitaplarından biri. İhtişam’ın nasıl bir roman olduğunu ve ana karakteri Martin’in kim olduğunu, neler yaşadığını ve neleri hedeflediğini, dahası onu bir kitabın sayfalarına taşıyabilecek hangi özelliklere sahip olduğunu Nabokov kimseye bırakmayıp, yine kendisi anlatır: “İhtişam’ın ana karakterleri benim diğer 14 romanımın karakterleriyle nasıl bir ilişki içinde duruyor? (...) Martin benim genç erkeklerimin en iyisi, en dürüstü ve en dokunaklısı; küçük Sonya ise, ışıksız kara gözleri ve kaba görünümlü kara saçlarıyla, aşkın cazibesinin ve ilminin uzmanları tarafından benim genç kadınlarımın en tuhaf çekiciliğe sahip olanı, tabii biraz da açıkça huysuz ve açıkça acımasızca çapkın olanı olarak görülecektir.” Martin, Nabokov’un kalemiyle sadece hayat bulmayıp aynı zamanda onun referansını da almıştır. Kaç kuluna referans olur bir Tanrı? Nabokov’un Martin’e olan sempatisi ve merhamet taşıyan sevgisi, satırlarda da kendisini belli eder. Sahipsiz biri ve bir dosta ihtiyacı varmış gibi duran Martin’in en iyi dostu, yine Nabokov’dur.

Çok küçük yaştan itibaren annesi, Martin’e, insanlara derin bir yaşantıyı, bir anda öylece boşluğa savrulan, solan ve tuhaf bir şekilde başkası için benzer bir yaşantı haline gelen bir yaşantıyı seslice dile getirmenin sadece kaba olmakla kalmadığını, aynı zamanda o duyguya karşı günah olduğunu da söyler. İhtişam’da öne çıkan hikaye değil, ana karakterdir. Nihayetinde karakterin hayatı bir hikaye içerir ama karakterin varlığındaki güç, kitabın genel konusunun önüne geçiyor. Diğer bir deyişle; okuduğumuz, güçlü bir hikayesi olan bir roman değil, güçlü bir karakteri olan bir roman.

 

Nabokov da Martin hakkında konuştuğunda, bunu destekleyen sözler kullanıyor: “Martin o nadir insanlardan, yani ‘rüyaları gerçek olanlar’dan biri.” Nabokov’un Martin’e sevgi dolu bir dille yaklaşması, onun karakterlerine genel olarak böyle bir tutum sergilemesinden kaynaklı değildir sadece; sanki Martin’in yaşadıklarını dışarıdan izleyen biri gibidir. Anne babasının ayrılmasından sonra duygusal olarak bir bölünme yaşayan Martin, bu bölünmeyi izleyen dönemde doğduğu yeri terk etmesiyle sonuçlanacak bir yolculuğa çıkar. Bu gemi yolculuğunda yaşadıklarının etkisi, hayatının geri kalanında bir şekilde de olsa kendisini gösterecektir.


Nabokov’un kendisi de en az yazdıkları kadar ilginç ve ilgi çekici biri. Kendisiyle gurur duyduğu yönlerinden biri olarak kamusal cazibesinin olmayışını gösterir. En fazla sıkıldığı şeylerden bazıları, siyasi romanlar ve toplumsal güdümlü edebiyattır. Yazdığı roman taslaklarını etrafa gösteren yazarları, hırslı boş beleşler ve cevval vasatlar olarak gördüğünü söylemekten de çekinmez.


Günümüzde yaşasaydı muhtemelen kimse onunla bu konuda tartışmak istemezdi. Kendisine, konuştuğu diller arasında en güzelinin hangisi olduğu sorulduğunda ise şu yanıtı verir: “Kafam İngilizce diyor, kalbim Rusça, kulağım Fransızca.” Nabokov edebiyatında hikaye İngilizce yol alır, karakterlerin kalbi Rusça atar ve Fransızca susarlar...




 

 

Görsel: Annie Spratt (Unsplash)

 

 


 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.