Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Nefes alınacak bir pencere



Toplam oy: 113
Jean Paul Didierlaurent // Çev. Aysel Bora
Can Yayınları
Fahrenheit 451, kitapların yasaklandığı bir dünyada onların nasıl yok edildiğini anlatıyordu. 6.27 Treni ise kitapları yok etmenin de sektörleştiği bir dünyada geçiyor; bizim dünyamızda...

Yayımcı Meslek Birlikleri Federasyonu her yıl kaç bandrol temin ettiklerini açıklıyor; yani basılan kitap sayısını… Gazetecilerin oldukça hoşuna giden bu bilgi her defasında haberleştirildiğinden, mutlaka denk gelmişsinizdir. Örneğin ilgili basın bülteni 2016’da Türkiye’de 404 milyondan, 2015’te 383 milyondan fazla kitabın yayımlandığını duyurmuştu. Kaç ton kağıdın çöpe gittiği ise –tüketim kültürümüzün bir sonucu olan diğer çöp dağlarının onları hasıraltı etmekle görevli bir avuç insan dışında kimsenin dikkatine sunulmayışına paralel biçimde– geçen sene de, her sene olduğu gibi haber değeri taşımıyordu! Kendinizi bu noktada, “Madem okunmuyor, bari bu kitaplar geri dönüştürülsün ki ağaç katliamının önüne bir nebze olsun geçilsin,” derken bulabilirsiniz belki. Atık Kağıt ve Geri Dönüşümcüler Derneği Başkanı Mustafa Saral’ın Nisan 2016’da kaleme aldığı yazıya bakılırsa, Türkiye bu alanda pek mesafe katedememiş görünüyor: “Türkiye’de kağıt geri dönüşüm sanayisi yılda 4,5 milyon ton üretim kapasitesine ulaşmasına rağmen, yurt içinde toplanan hurda kağıt tonajı bu ihtiyacı karşılamada yetersiz kaldı. (...) Özellikle son dört yılda, kağıt geri kazanım oranını yüzde 70’ten 82’ye çıkaran Avrupa karşısında Türkiye, son on yılda yüzde 45 geri kazanım sağladı.”

 

STERN de, kağıt geri kazanım oranını böylesine artırmış Avrupa’nın Paris kentinde faaliyet gösteren, hayali bir kağıt atık işleme şirketi. Jean-Paul Didierlaurent’ın kaleminden çıkan bu şirketin dört çalışanından Guylain Vignolles, kitaplarla beslenen bir canavara benzettiği, şirketin olmazsa olmazı Zerstor 500’ün operatörlüğünü üstlenmenin tiksintisiyle yaşıyor ve hiç değilse ruhunu koruyabilmek için, adını anmak yerine “Şey” diye hitap ettiği bu makineye kinlenmekten kendisini alamıyor. Çalışma arkadaşı Lucien Brunner’in Zerstor 500’le ilişkisi ise bambaşka. Brunner hayranlık duyduğu bu makinenin operatörlüğünü üstlenme hevesiyle yaşıyor; çünkü inceliklerden nasibini almamış bu kaba saba adam, kitapların dünyasını kendi varlığına yönelik bir tehdit gibi yorumluyor. Belki de bu yüzden tüm kalitesine, verilen tüm emeğe ya da yapılan onca reklama rağmen yine de okunmamış bir kitap onu çok neşelendiriyor: “Hey Mösyö Vignolles, gördünüz mü, geçen yılki Renaudot Ödüllü kitaplar bunlar. Kırmızı reklam kuşakları bile üstlerinde hâlâ, salaklar!”

Öte yandan, her gün bindiği 6.27 treninde Zerstor 500’ün önceki gün tıkınırken “tabağında bıraktığı” sayfaları yüksek sesle okuyan Vignolles’in düzenlediği bu özgün cenaze töreni, amaç bu olmasa bile, Brunner’e inat, diğer yolculara kitapların dünyasını hatırlatıyor: “Banliyö treni istasyonda durup insanlar vagondan çıkarken, dışarıdan bakan bir gözlemci, Guylain’in dinleyicilerinin ne denli farklı olduğunu kolayca fark ederdi. Onların yüzünde, diğer yolcuların tiksindiği o duyarsızlık maskesi yoktu. Hepsinde, karnı doymuş bir süt bebeğinin mutlu ifadesi vardı.”

 

Fahrenheit 451 romanı, kitapların yasaklandığı bir dünyada onların nasıl yok edildiğini anlatıyordu. Distopya diyemeyeceğimiz 6.27 Treni ise yayıncılık sektöründeki büyümeyle böbürlenen bir dünyada, bizim dünyamızda geçiyor; kitapları yok etmenin de sektörleştiği dünyamızda… Varlığıyla bu dünyada nefes alınacak bir pencere açan Guylain, iki yalnızın kitap sevgisinde buluşabileceğini de hatırlatıyor bize.

 

 

 


 

 

 

Görseller: Ahmet İltaş, Akif Kaynar

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Televizyon dizileri, hayatımıza böylesine etkili bir şekilde girdiğinden beri, sıklıkla rastladığımız bir uyarıyı burada da yapmak gerekiyor: Dikkat, bu yazı spoiler içerir! Ama yine de bir çeşit “izin alınmış” bir spoiler bu; “ağır” bir spoiler diyemeyiz!

Latin Amerika edebiyatının en büyük isimlerinden Juan Carlos Onetti ile çok geç -2015 yılında- tanışmıştık; Tersane romanıyla... Romanı okuyanlar, gecikmenin bizim açımızdan ne denli önemli bir kayıp olduğunu fark etmişlerdir.

Dünyanın Kıyısında Dans, Ursula K. Le Guin’in, düzyazılarını ve kitap eleştirilerini derleyen bir çalışma; 1989’da yayımlanmış. Kitabın büyük kısmı 1976’dan 1989’a dek yazılmış denemeler, konuşma metinleri ve gezi yazılarından, son bölümü ise yine aynı dönemden kitap eleştirilerinden oluşuyor.

Kâmil Erdem, iki yıl önce yayımlanan ilk öykü kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa ile dikkatleri üzerine çekmişti. Bunun ilk nedeni, yetmişli yaşlarında öyküye geri dönen birinin kaleminden çıkmış olmasıydı. Ancak öyküleri okuduğumuzda, Türk edebiyatını bunca yıl kendinden mahrum ettiği için hayıflanmıştık.

Hayır, tabii ki korkmuyoruz. Özellikle elektriğin, televizyonun icadının ardından Vikinglere gönülden bağlı olduğumuz anlar bile var. Çocukken akıllı bıdık Viki’yi, büyüdüğümüzde ejderhasını eğiten Hıçkıdık’ı ya da koltukta usulca genişleyerek Odin soyundan gelen Ragnar ile Lagertha’yı seyrederken... Ortaçağın bu amansız topluluğunun birçok karakteristiği bize bakıyor.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.