Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

''Okumak'' Ama Nasıl?



Toplam oy: 7
Mieke Bal Dergâh Yayınları tarafından yayınlanan Yusuf Nasıl Sevilir’de Yusuf peygamberin Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerim’de anlatılan kıssasını 17. yüzyılın en önemli ressamlarından Rembrandt’ın resimlerindeki izdüşümlerinden ve Nobel ödüllü Alman romancı Thomas Mann’ın Yusuf ve Kardeşleri romanından da istifade ederek, disiplinlerarası bir “okumaya” tabi tutuyor.

İnsanın kelimelerle olan ilişkisi, gördüklerini ya da hissettiklerini bir şekilde anlatma ihtiyacı, anlattıklarını salt düz cümlelerle değil bir tahkiye usulünce yapması vb. unsurlar, sözlü anlatılardan modern romana kadar uzanan başlı başına upuzun bir hikâyedir. Hatta sadece kelimelerle de değil, müzik ya da resimle, heykelle de anlatılar kurmuş, hikâyesini anlatma derdinin neticelerini birbirinden farklı birçok formda ortaya koymuştur insanoğlu asırlar boyunca. Anlatılan ne olursa olsun, sonuç olarak daima birer ayna olmuştur bizi kendimizi tanımaya, kendimizi bilmeye çağıran.


“Anlamamız gereken yer metinlerde değil sorularda”

Yaratıcısının insana vahyi de insandan tecelli etmesi hasebiyle peygamberler aracılığıyla ve kelimelerle olmuştur. Kutsal kitaplar, bizi her daim onları okumaya ve yine okumaya çağırmıştır. Hatta bir metafor olarak da “okumak” eylemi daima ön plana çıkarılmış, kâinattaki her şey okunması gereken ilahi bir mektup olarak görülmüştür. Bunun en hakiki örneği, şüphesiz, “Yaratan rabbinin adıyla oku!” ayet-i kerimesinin sırrıdır.
Öyleyse “okumak” sadece bir metni düz bir şekilde okumak anlamı da taşımamalıdır zihinlerimizde. Üzerinde inceleme yapıp kafa yorarak hakkında bilgi edinilmesi, ders ve ibret alınması, iyi ve faydalı sonuçlar üretilmesi gereken yönlerinin tanınması, hakikatini anlayıp kavranması gerekir “okunan” her şeyin. Okumak, ancak o zaman tam manasıyla “okumak” olur. 1991-2011 yılları arasında Amsterdam Üniversitesi’nde Edebiyat Teorisi profesörlüğü yapmış, kültür kuramcısı ve eleştirmen Mieke Bal da bu minvalde bir “okuma” yoluna girerek çok farklı bir çalışmaya imza atmış. Mieke Bal’ın Dergâh Yayınları tarafından Gülden Güllü’nün çevirisiyle Türkiye’de yayımlanan ilk kitabı olan Yusuf Nasıl Sevilir (kitabın kendi dilindeki ilk baskısı 2008 yılında yapılmış) adlı eseri bu okumanın en başat örneklerinden. Yusuf peygamberin Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerim’de anlatılan kıssasını 17. yüzyılın en önemli ressamlarından Rembrandt’ın resimlerindeki izdüşümlerinden ve Nobel ödüllü Alman romancı Thomas Mann’ın Yusuf ve Kardeşleri romanından da istifade ederek, disiplinlerarası bir “okumaya” tabi tutuyor Bal, Yusuf Nasıl Sevilir kitabında.
“Geleneklerin bizim için korumayı başardığı metinleri anlamamız gereken yerin, sabit fikirli olarak metinlerde değil sorularda olduğunu iddia ediyorum” diyen Mieke Bal, tıpkı yazının başında değinmeye çalıştığım tarzda bir “okuma” yaparak, kişisel belleğinden başlayıp felsefeye, modernist anlatılara, resim sanatına, farklı kültürel yansımalara vb. kadar birçok açıdan Hz. Yusuf’un kıssasını mercek altına alıyor. Hz. Yusuf ve bizim kültürümüzde “Züleyha” ismiyle bilinen Mısır kralının hanımı arasında geçen kıssaya odaklanan bu okuma macerası, oldukça katmanlı ve zihin açıcı bir anlatıya sürüklüyor bizleri.

Okunması gerekene ışık tutuyor
Aslında tüm bu metinler arası okumaların yanında, kitap boyunca çok önemli bir ders sunmakta Mieke Bal, biz okurlarına: Sanatın, edebiyatın ya da kutsal metinlerin, hayatımızın her aşamasında bizi nasıl var ettiğinin, hayatımızı nasıl şekillendirdiğinin farkına varmamız gerektiğinin altını çiziyor. Bu farkındalık sayesinde, hakikatin bilgisine erişme yolunda “okumalar” arasında salınırken, bizi biz yapan ve asıl “okunması” gereken bilgilere, öğretilere, geleneklere ve hikâyelere de ışık tutuyor.
Tüm bunların yanında, kendimize şu soruları sormakta fayda var diye düşünüyorum bu kitabın ana fikri bağlamında: Okumaya çalıştığımız şey ne olursa olsun, nihayetinde bir ayna gibi kendimize tuttuğumuzda bu “okuma” çabasını, gördüğümüz şeyden memnun kalabilecek miyiz? Modern dünyanın bizi şekillendirme, sözde “birey” olarak yaratma çabasındaki vahşi olguları görebilecek miyiz bunca perdenin arkasında? Kâinat kitabını okumaya mı gayret edeceğiz yoksa ezberler arasında sıkışıp kendi benliklerimizi mi temize çıkartacağız nihayetinde?
Yusuf’u nasıl seveceğiz?

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çavdar Tarlasında Çocuklar romanının yazarı J. D. Salinger hakkında söylenecek çok şey var ve aynı zamanda -mükemmel bir tezat olarak- o kadar da çok şey yok.

Polisiye edebiyatın tekinsiz labirentlerinde gezerken korkudan heyecana, hüzünden şaşkınlığa pek çok duyguyu deneyimleyen okur, olayların ya da vahşetin dozu ne ölçüde artarsa artsın, kurgunun kendine ilişmeyeceğini bilmenin emniyetindedir. Bununla beraber, ilhamını gerçek hayattan alan hikâyelerin sunduğu okuma deneyimi, okuyucuda daha farklı tesirler bırakabilir.

10 Temmuz 2011… İstanbul/Balmumcu… Dünya Bülteni’ndeki ofisinde Akif Emre bir kitap uzattı… Kitap o dönem Klasik Yayınları’ndan çıkan İhsan hocanın Fuzûlî Ne Demek İstedi? kitabı... “Oku, konuşalım” dedi. Fuzûlî’nin bir şiirinin şerhini İslam düşünce geleneği içinde dolaşarak okuyordum adeta.

Avrupa’da tasavvufun varlığının, İslam’ın intişarıyla paralel bir seyir izlediği malumdur. Sanılanın aksine, tasavvuf teori ve pratiğinin Batıdaki serüveni modern dönemin çok öncesinde, belki de Endülüs’ten başlayarak ele alınmak durumundadır.

Türkçeye “yer siyaseti” şeklinde aktarılan bir terim jeopolitik. Bir ülkenin sosyal, ekonomik, kültürel müktesebatını, özellikle de iç ve dış politikasını daha çok coğrafî konumunu merkeze alarak inceleyen bilim dalı.

Kulis

Orhan Veli'den Geriye Şiir Kaldı

ŞahaneBirKitap

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Editörden

Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım.