Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Okurla roman arasında çatallanan yollar



Toplam oy: 1589
Vermeule, yazarlar ve onların yarattığı karakterlere dair yüzyıllar içinde oluşmuş mitleri kırmak, edebi metinler üzerinde yaratılan gizem halesini dağıtmak gerektiği konusunda haklı elbette. Ne var ki, bunu yaparken zaman zaman, edebi karakterler ve okur arasındaki ilişkiyi bir zihin okuma meselesine indirgeme tuzağına düşüyor.

Akademik camiada son yıllarda bir bilişsel psikoloji furyasıdır gidiyor. Psikolojinin çeperlerini aşıp bilgisayarların dilini de kapsayan, adı bilişsel bilime evrilen, hem organik hem de dijital zihinlerin çalışma ilkelerini anlama şiarıyla yola çıkan bu taze dalın disiplinlerarası işlerde kullanılmasına çoktandır aşinayız. Yale ve Stanford tescilli İngiliz edebiyatı profesörü Blakey Vermeule, Edebi Karakterlere Neden Önem Veririz?’de bilişsel psikolojiyi bir nirengi noktası olarak kullanıyor. Son yılların bu popüler bilimsel akımına sırtını yaslayıp, edebi metinlere farklı merceklerle bakıyor. Okur ve edebi karakterler arasındaki o çetrefilli yolu, o dikenli patikayı arşınlarken işi bir "zihin okuma" meselesi olarak irdelemeyi seçiyor. Kurmaca karakterler ve okuyucu arasındaki zihinsel senkronizasyon nasıl sağlanır? Bir insan başka zihinlere doğru nasıl açılır? Yazarlar hangi manevralarla bu zihinler arası yolculuğu yönlendirir? Hangi tekniklerle okuyucuya kanca atar? Neden bazı karakterler bizim dikkatimizi kendilerine kilitler? Roman, insanların başkalarının düşünme biçimlerini öğrenme ihtiyacından mı doğmuştur? Sahi, roman neden okunur?

 

Calvino’nun Klasikleri Niçin Okumalı?’sı gibi edebi hazzı alevlendiren ve koltuğa gömülüp romanların arasına dalma arzusuyla içinizi dolduran bir metin bekliyorsanız aradığınız adres yakınlarda olmayabilir. Edebiyat tarihini yüzyıllardır meşgul etmiş karakterlerle bir kez daha hemhal olmak, onları farklı seslerle konuşturanları dinlemek niyetindeyseniz Edebi Karakterlere Neden Önem Veririz?’in saptığı yollar size uzak gelebilir. Blakey Vermeule, kendi uzmanlık alanı olan 18. yüzyıl İngiliz edebiyatından çıkma birçok karaktere derinlemesine dalıyor dalmasına ama bu karakterleri alıp onları sayfalardan taşırarak hep birlikte yeni denizlere yelken açmak gibi bir hedefle çıkmamış yola. Vermeule, kurmaca karakterleri ve onların tecessüm ettiği metinleri kendi teorik önermelerini sınamak, kendi savlarını perçinlemek için kullanıyor.

 

Aslında hayli basit bir sorudan yola çıkıyor Vermeule: Gerçekte var olmayan karakterlere duyduğumuz bu aşırı ilgi neden? Kurmaca karakterlerin düşüncelerini, hayatlarını takip etmenin işlevi nedir? Neden “gerçek yaşam”a, etrafımızdaki sosyal dünyaya ayırabileceğimiz kısıtlı zamanımızı kurmaca karakterlere lütfederiz? Bunun yanıtını, insanların çevrelerine uyum sağlamak için geliştirdiği zihinsel kalıplardan, başkalarının düşüncelerini/ duygularını okumaya dair üretilen simülasyon teorilerinden ve evrimsel psikolojiden yardım alarak arıyor Vermeule. Haliyle bu alanlarda üretilen ampirik çalışmalara da sıklıkla yer açıyor sayfalarında.

 

Metin-okur ilişkisi pragmatik bir eksene sıkışmış

 

Vermeule’un da vurguladığı gibi, edebiyat kuramını ve ampirik çalışmaları bir arada düşünmek nispeten yeni bir durum. Bu melez çalışmalar giderek artsa da, edebiyat gibi gücünü müphem olmaktan alan, pozitif bilimlerin kalıplarına sokulmaya dirençli bir kuramsal düzlemi deneysel araştırmaların hükümranlığına teslim etmek birçok edebiyat tutkununu üzebilir. Vermeule, yazarlar ve onların yarattığı karakterlere dair yüzyıllar içinde oluşmuş mitleri kırmak, edebi metinler üzerinde yaratılan gizem halesini dağıtmak gerektiği konusunda haklı elbette. Ne var ki, bunu yaparken zaman zaman, edebi karakterler ve okur arasındaki ilişkiyi bir zihin okuma meselesine indirgeme tuzağına düştüğünü not etmekte fayda var. Roman okuma edimini safi işlevsel bir düzlemde incelemek, edebi karakterlere olan ilgimizi onların fikirlerini/ hislerini okuyarak kendi hayatımıza dair kazanç sağlama ve “Makyavelci bir zeka”yla topluluk içinde statü edinme üzerinden ele almak çok fazla veçhesi olan bir yazar-metin-okur ilişkisini, pragmatik bir eksene sıkıştırmak olarak görülebilir. Sınıfsal meseleleri es geçerek, işin sosyo-politiğine bakmadan, karmaşık özdeşleşme teorilerine dalmadan, metin ve okur arasındaki bağların pek azını çözmek mümkün olsa gerek.

 

Vermeule’un karakterler ile okuyucu arasındaki bilişsel dinamikleri çözmekten vazgeçip etkilendiği yazarların dünyasına gömüldüğü durumlarda, kitap bu deneysel bilim havasının kasvetinden uzaklaşıp oldukça parlak noktalara da gidebiliyor. Kitabın ana tezinden görece bağımsız gözüken bu kısımlarda, başta bahsettiğimiz türden bir edebi hazzın, bir metne farklı bir gözün rehberliği eşliğinde bakmanın verdiği keyfin mevcut olduğunu söyleyebiliriz. J. M. Coetzee’nin Romancının Romanı (Elizabeth Costello) ve Utanç gibi romanlarına daldığımızda, metin ve okur arasındaki o sözde pragmatik/ işlevsel ilişkinin gölgesi kayboluyor. Coetzee’nin yarattığı zaman-mekanın kuvveti ve onun karakterlerinin Samuel Richardson’ın 18. yüzyılda yarattığı Clarissa Harlowe karakteriyle paslaşarak bize fısıldadıkları, işi bir "bilişsel mekanizmalar ve zihin okuma temrinleri" kısırlığından çıkarıveriyor. Vermeule’un keskin gözlemleri, yalnızca uzmanlık alanı olan 18. yüzyıl İngiliz edebiyatıyla, Jane Austen’la, Daniel Defoe’yla, Samuel Richardson’la haşır neşir olduğunda değil, modernist edebiyata, Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’a, T. S. Eliot’a değip geçtiğinde de oldukça zihin açıcı metinler ortaya çıkarabiliyor. Hatta günümüz yazınına kadar uzanıp, Ian McEwan’ın Kefaret’ini hak ettiği şekilde anlamlandırmamızı sağlayabiliyor.

 

Vermeule’un Henry James’ten alıntıladığı gibi, hakikaten de “kulaklarımız, aklımız, ağzımız, karakterlerle tıka basa dolu”. Bu kurmaca karakterlerle neden bu kadar ilgilendiğimiz sorusunun elbette üzerinde durmaya değer. Ama roman okumanın ya da kurmaca karakterle ilişki kurmanın bireysel kazanıma yoğunlaşan faydacı bir teorisine kendimizi kaptırmadan önce Calvino’ya kulak vermekte de yarar var. Klasikleri Niçin Okumalı? adlı kısa denemesinde klasikleri okumanın bir amaca hizmet ettiği düşüncesine hararetle karşı çıkar Calvino. Onun klasikler için söylediklerini tüm edebiyata genelleyebiliriz pekala. Bu meşhur denemesinin sonunda Calvino’nun Emil Cioran’dan ödünç alarak hatırlattığı şu satırları da aklımızın bir köşesine kazıyabiliriz: “Onlar zehri hazırlarken Sokrates flütle yeni bir ezgiyi öğrenmekle meşguldür. ‘Bunun sana ne faydası olacak,’ diye sorarlar ona. ‘Ölmeden önce bu ezgiyi öğrensen ne olur?'"*

 

 


 

 

* Türkçeleştirirken, Italo Calvino’nun 1991 tarihli Perché leggere i classici denemesinin Patrick Creagh çevirisi esas alınmıştır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bir deste gül ne işine yarar

Onun yerine, gel benim gülistanımdan bir yaprak al

Gül ancak beş altı gün yaşar

Bu gülistan daima ter-ü tâze durur

(Sâdi)

 

Gerek akademik, gerek edebi, gerek felsefi, hatta irfanî kaynaklara baktığımızda, delilik üzerine sayfalarca, kitaplarca, ciltlerce yazıldığını rahatlıkla görebiliriz. Şairler de bolca bahseder delilikten, Doğu kültüründen Batı kültürüne hemen hemen tüm düşünürler, filozoflar, velîler de.

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.