Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Ölüm Pahalıdır



Toplam oy: 913
Tennessee Williams
İmge Kitabevi Yayınları

Ve böylece parçalanmış dünyaya girdim
Aşkın hayali dostluğunun, sesinin izini sürmeye
Rüzgârda kısacık bir an (nereye estiğini bilmem)
Fakat tüm umutsuz seçimleri içinde barındıracak kadar uzun değil.
                                                             Hart Crane (Yıkık Kule)

Dahi yazar Tennessee Williams, en ünlü oyunu Arzu Tramvayı’na yukarıdaki dizeleri alıntılayarak başlar. Oyun düzlemindeki dünyanın zaten delik deşik olan gerçek ve hayallerinin nasıl parçalanıp tuzla buz olacağını daha en baştan söylemek için. Yazar burada âdeta şiirin öngörmesi önermesini kullanır. Stella ile geçen bir diyalog esnasında Blanche’a Edgar Allan Poe’nun adını andıran Williams, bu örneklerde görülebileceği gibi şiirden ve şairden yazı malzemesi olarak faydalanmaktan hoşlanır. Williams’ın tüm oyunları için ayrı ayrı kurulmuş birer şiir denebilir mi? Beylik laflar, süslü sözler ya da yüksek perdeden tiratlarla bezenmeseler de. Sadece günlük hayat jargonuyla ait oldukları sosyal sınıf dilinde konuşan kahramanlarının diyaloglarıyla oluşsalar da. Ya da hepsi için birbirini izleyen şiirlerden oluşan tek bir şiir mi demeli? Yarattığı gerçek olduğu kadar da özgün dünya, karakterlerinin doğrudan gerçeğe götüren çağrışımlar yüklü davranışları, okuru ve/veya seyirciyi sarıp etkisi altına alan, bir daha da akıldan, duygudan çıkmayan sahne atmosferi, mekân-davranış-söz üçlüsüyle ürettiği ‘Tennessee Williams dili’, diğer tüm oyunlarında olduğu gibi Arzu Tramvayı’nı da şiire yakın düşürüyor. Yazarın üslubu, temaları ya da eserlerinin dimağlarda bıraktığı tat hakkında çok şey söylenebilir ama bir şey var ki tarif edilemiyor. İşte edebiyat tarif edilemeyen o şey değil mi?

Williams mekânı, havanın durumunu, müziği, renkleri, kokuları bile düşünerek yazar. Tüm duyulara ayrı ayrı ama bir bütünlük içinde dokunarak. Şairin dizesini işlemesi gibi işler kahramanlarını. Seçtiği yol içten dışadır. Kahramanlarını acı, yara, zaaf ve zayıflıklarından, bunalım, hastalık ve mutsuzluklarından, en derinlerde yatan ya da gün yüzü görmüş arzularından tutarak somut dünyaya, orada onları bekleyen sessiz trajediye taşır. Blanche’ın oyundaki ilk repliğinin “Bana Arzu Tramvayı’na binmemi, takiben Mezarlıklar Tramvayı’na aktarma yapmamı söylediler” olması tesadüf değildir. Blanche, Stanley, Stella… Williams’ın oyun boyunca görünen tüm karakterlerinde, en az görüneninde bile özenli bir işçilik vardır. Beden ve ruh, dişi ve erkek, acı ve arzu, geçmiş ve şimdi, düş ve gerçek, bireysel çatışmalar ve toplumsal kabuller… Öteki ve öteki olmayan. Williams insanın karanlık yanına bakarken, bu karanlığın karşısına düşeni atlamaz.

Tiyatroda bazı kahramanlar vardır ki ete kemiğe bürünür ve yazarından daha çok yaşar, oyuncusunun kendi suyuna akmasını şart koşar. Hamlet, Cyrano gibi Blanche da böyle bir kahraman. Blanche ki ölümü pahalı bulur ve yabancıların nezaketine her zaman güvenir… Bir de kahramanla oyuncunun bütünleştiği, beraberken büsbüyük oldukları artı güçler vardır. Stanley ile Marlon Brando birlikteliği bu durumu açıklayabilecek en güzel örneklerden biri. Brando’nun tiyatro sahnesindeki Stanley performansına tanık olamadık ama tanık olanların yazdıklarından müthiş bir gerçekliği doğurduğunu öğrendik. Beyazperdedeki oyunculuk gösterisini her izleyişimizde ise Stanley mi Brando’yu, Brando mu Stanley’i hafızamıza daha derin kazıyor, bilemiyorum. Sinema dünyası tarafından onca ilgi görmüş Tennessee Williams oyunları ve Arzu Tramvayı hakkında konuşurken, disiplinlerarası ilişkiden kaynaklanan böyle bir etkilenmeden söz etmemek güç.

Arzu Tramvayı, ülkemizde de gerek tiyatro gerek edebiyat dünyasında hak ettiği değeri ve ilgiyi görmüştür. Geçtiğimiz günlerde İmge Kitabevi tarafından iki çiçeği burnunda çevirmenin ortak çevirisiyle yeniden yayımlandı. Kitabın önsözünde Arthur Miller, sadece “Tramvay” ve Williams hakkındaki görüşlerini belirtmekler kalmıyor, aynı zamanda Amerikan (Broadway) tiyatrosu için dikkat çekici saptamalarda bulunuyor. “Bu oyun, sahnenin her şeyi ama her şeyi aktarabileceğinin ve bunun çok da güzel yapılabileceğinin görülmesini sağladı.”  Kitabın sonunda ise Tennessee Williams’ın kendi kendisiyle yaptığı bir söyleşisi yer alıyor:

“Soru- Senin işin artistik gösterilerle eğlendirmek. İnsanlar artık kızgın damdaki kedilerle, oyuncak bebeklerle ve çılgın tramvaydaki yolcularla eğlenmiyorlar.

Cevap- O zaman bırak onları da müzikallere ve komedilere gitsinler. Ben yolumdan şaşmayacağım. Benden yazmamı istediğin şekilde, yani benim yazmak istemediğim şekilde yazmam oldukça zor.”

Yayınevi editörleri bir sonraki baskıda metni yeniden dikkatle ele alacaklardır elbette. Yine de a’nın olmayan şapkalarına, kadın sözcüğünü karşılamayan “bayan” sözcüğüne dikkat çekmekte fayda var. Özellikle tümce başlarında boy gösteren ve hiç de gerekli olmayan “ve” olmak üzere bağlaçlar ve “yani” işgaline karşı da bir önlem düşüneceklerdir. Bir de, özgeçmişlerinden Arzu Tramvayı’nın ilk çeviri çalışmaları olduğu anlaşılan çevirmenlerin, replikleri gündelik hayat dilimize yakınlaştırmak için gösterdikleri özen ile metnin zaman zaman çeviri kokmasının neden olduğu ikircikli bir göze batma söz konusu. Tiyatro eserlerinin pek de basılmadığı şu ortamda bir soluk, bir sevinç olarak alıp kabul edebiliriz bu kitabı.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.