Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

''Ömür, Temmuz Güneşine Maruz Kalan Kardır''



Toplam oy: 21
Homa Katouzian’ın kaleme aldığı, Sâdi: Hayatın, Aşkın ve Tutkunun Şâiri başlıklı biyografi bu büyük şairin çok daha iyi tanınıp anlaşılmasını, tarihsel perspektife daha iyi oturtulmasını mümkün kılıyor. Bu arada tarih ve edebiyat literatüründe Sâdi’ye dair yapılan bütün çalışmalara da derli toplu bir şekilde bakmamızı sağlıyor.

Bir deste gül ne işine yarar

Onun yerine, gel benim gülistanımdan bir yaprak al

Gül ancak beş altı gün yaşar

Bu gülistan daima ter-ü tâze durur

(Sâdi)

 

Geçtiğimiz ay yayınlanan kitabında Sâdi’yi, “Hayatın, Aşkın ve Tutkunun Şairi” olarak betimlemiş İranlı tarihçi Homa Katouzian. Bu tanımlama büyük şairi tam manasıyla anlamak için eksik bir tanımlama bana göre. O, aynı zamanda yaşadığı dönemden günümüze hikmetin, insan-ı kâmilin de en önemli temsilcilerinden birisi. Farsça ile veya hikmet ilmi olan tasavvufla yolu kesişip de Bostan ve Gülistan adlarını taşıyan eserlerini okumayan yoktur herhalde. Bu meşhur eserlerinin de tesiriyle, hemen herkesin zihninde Sâdi’ye dair bir şeyler çağrışsa da gerçekte kim olduğu, nasıl bir hayat sürdüğü hatta hangi yüzyılda yaşadığını bile pek kimse bilmez. Pek çok insan için o, aşkı ve tutkuyu öne çıkaran şiirler yazan, hikmetli hikayeler anlatan bir isimden ötesi değildir. Ülkemizde bu büyük şairin hayatını konu edinen biyografik bir eser yok bildiğim kadarıyla.

İşte, Homa Katouzian’ın kaleme aldığı, Sâdi: Hayatın, Aşkın ve Tutkunun Şâiri başlıklı biyografi bu büyük şairin çok daha iyi tanınıp anlaşılmasını, tarihsel perspektife daha iyi oturtulmasını mümkün kılıyor. Bu arada tarih ve edebiyat literatüründe Sâdi’ye dair yapılan bütün çalışmalara da derli toplu bir şekilde bakmamızı sağlıyor. Eserlerinde anlatılan hikâyelerin gerçekten ona ait olup olmadıklarını değerlendiriyor. Bugüne kadar onun hayatına dair verilen pek çok bilgiye ciddi itirazlar getiriyor ve okuyucuya farklı perspektifler sunuyor. Mesela, bugüne kadar Sâdi hakkında ileri sürülenin aksine, seyahatlerinin sınırlı bir alanda kaldığı ve Cuveynî kardeşler ile karşılaşma ihtimalinin çok zayıf olduğu kitapta ileri sürülen iddialar arasında.
Hayatın şairi
Kitabı okumaya başladığınız andan itibaren, Sâdî’nin o çile dolu, İslam dünyasının Moğol istilası ile perişan hale geldiği dönemin havasını soluyor, onun kendine has yaşamının içerisinde kendinize dair bir şeyler de buluyorsunuz. Sâdî’nin yazdığı her satır muhtemelen kendi hayatının derinliklerinin yansımalarıydı. Küçük yaşta babasını kaybedince, anne tarafından dedesinin himayesinde yetişti.
1223 senesinde Bağdat’a giderek Nizamiye Medreseleri’nde okudu, burada tanıştığı Şeyh Sühreverdî’nin meclisine katıldı. Sühreverdî gençlik yıllarında Sâdî’yi etkileyen en önemli isimdi. Bağdat’ta bir hayli kaldıktan sonra, kendisinden yaklaşık 200 yıl kadar önce okuduğu medresenin başmüderrisliğini üstlenen Muhammed Gazzâlî’nin yaptığı gibi insanlardan uzaklaşıp kendisini yollara vurdu. Medreseyi terk ederek, dünyaya ve dünya nimetlerine sırt çevirdi. O, “dünyaya râm olanın gözünü ya kanaat ya kara toprak doyurur” diyerek dünyanın fâniliğini dile getiriyor, bir anlamda yaşadığı ruh halini satırlara yansıtıyordu.
Sâdî ellili yaşlarını aştığı yıllarda önce Bostan’ı, ertesi yıl ise İlhanlı hükümdarı Hülagü’nün, Abbasi Halifeliği’nin başkenti Bağdat’ı ele geçirip, Halife’yi atların ayakları altında çiğnettiği 1258 senesinde, en meşhur eseri olan Gülistan’ı kaleme aldı. Birer yıl arayla yazdığı bu eserlerinde erdemli, iyi bir insan olmanın gerekliliği ve bunun nasıl elde edileceği üzerinde durmuş, pek çok tasavvufi hikâye ile vermek istediği mesajı desteklemişti. Bunlar belki de sufi kimliği ile tanınan büyük yazarın mensubu olduğu tasavvuf düşüncesinin yıllar içerisinden süzülüp satırların yansımış ifadeleri belki de Moğol İstilası altında inleyen İslam toplumuna bir çeşit sabır ve teslimiyet mesajıydı.
Bu eserleri belki de: “Be adam, elli yaş yaşadın, hâlâ uykudasın, bu kalan beş günün mü kıymetini idrak edeceksin” cümleleriyle betimlediği gibi; olgun bir insanın, geriye bakarak geçip giden hayatını sorgulaması ve hayatın anlamsızlığını kendisinden sonra gelen nesillere anlatma gayreti, bir anlamda hayatını belli erdemlerle süslenerek, dünyaya itibar etmeyerek geçirmeleri yönündeki tavsiyeler bütünüydü. Sebebi her ne olursa olsun hem Bostan hem de Gülistan yüzyıllar boyunca pek çok insan tarafından okundu. Şerhleri yapıldı, kütüphanelerin en değerli köşesini süsledi. Bazen bir babaannenin torununa öğüt vesilesi, bazen bir şeyhin talebelerine dersi, bazen bir dostun dostuna en kıymetli hediyesi oldu.
Sâdî çocukluğundan itibaren kuru cehaletin karşısındaydı. Cahilliği her zaman eleştirdi. O, cahillerin en belirgin özelliğini, muhataplarına karşı verecekleri bir cevapları yahut söylediklerini ispatlayacak delilleri kalmadığında saldırıya geçmeleri şeklinde tanımlamış, hiç değişmeyen bu tavrı yüzyıllar öncesinden satırlara dökmüştü. O her zaman âlimleri, hikmeti, sadeliği övüp, âlimlerle dostluk kurmayı tercih etti. Bu arada anlattığı hikayeler üzerinden devrinin siyaset adamlarına üstü kapalı mesajlar göndermeyi de ihmal etmedi.
Mutasavvıf Sâdi
Sâdi, eserlerinde ve yazdığı küçük risalelerinde her zaman mutasavvıf kimliğini yansıtan bir şair ve şeyh olarak insanı, insanın kendisiyle ve nefsiyle yüzleşmesini öne çıkardı. Ona göre, insan olmanın asli unsuru birbirine saygı duymak ve insanı sevmekti. Kendisinden yaklaşık elli yıl sonra yaşayan Yûnus Emre’nin de dillendireceği “Yaradılanı Yaradan’dan ötürü hoş görme” düşüncesi Sâdî’nin de temel düsturlarından birisiydi. Onun: “Âdemoğulları bir vücudun azâları gibidir, çünkü hepsi aynı cevherden yaratılmıştır, vücudun bir yerinde bir ağrı hâsıl olursa, diğer azanın kararı kalmaz, onlar da rahatsız olur, sen ki başkalarının mihnetinden keder duymuyorsan, sana da insan adını vermek yakışmaz” cümleleri, Hz. Peygamber’in: “Her kim kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için istememiş ise iman etmiş olamaz” sözünün yansımasından başka bir şey değildi.
Homa Katuzian’ın da belirttiği gibi, “Sâdî, gerek yaşadığı dönemde gerekse sonraki zamanlarda Fars dünyasının en çok okunan şairlerinden birisi oldu. O, Firdevsî, Rûmî ve Hâfız ile birlikte İran şiirinin dört büyük temsilcisinden birisi olarak kabul edildi. Şiirleri okuma yazma bilmeyen insanlar tarafından bile ezbere biliniyordu.”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Birgül Oğuz’un 2012’de çıkan son kitabı Hah’ın ardından, nihayet, İstasyon geçtiğimiz yılın son döneminde yayınlandı. “Okullu” bir edebiyatçı olan Oğuz, İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki Karşılaştırmalı Edebiyat lisansı ve Kültürel İncelemeler yüksek lisansının ardından, Moda Sahnesi’nde edebiyat dersleri verdi.

Mizah kulakta komik çınlasa da ciddi bir mesele. Hele de insanların öncelikli değer verdiği, hayatını etrafında biçimlendirdiği, eleştirisini önemsediği, hassasiyet kapsamındaki konulara değdiğinde tam anlamıyla barut fıçısına dönen bir mesele.

Spor muhabirliği yaparak başlamıştım metin yayınlamaya. Fenerbahçe’yle ilgili bir haber yazmıştım, ilk imzamı orada gördüm. O gazete sayfasını çerçevelettim, hâlâ saklarım. Farklı konularda yazılar yazsam da aslında üç aşağı beş yukarı aynı konular arasında gidip geliyorum. Bilmediğim hiçbir konuda da yazmamaya çalışıyorum.

 

-Queensryche / Lady Jane eşlik edebilir bu yazıya-

 

Hayranı olduğum, yarattığı “Oulipo” akımıyla edebiyat alanında yepyeni ve oldukça da neşeli bir sayfa açan şair ve yazar Raymond Queneau’nun dilimize Tahsin Yücel tarafından kazandırılan Zazie Metroda romanını bilir misiniz? (Bence bilmelisiniz!) Annesi, küçük Zazie’yi birkaç günlüğüne Paris’e, dayısının yanına getirir.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.