Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Önemli Olan Kimin Kazandığı Ya Da Kaybettiği Değil, Kimin Daha Çok Dayak Yediğidir!



Toplam oy: 27
Murat Menteş
İletişim Yayınevi

Alper Canıgüz, Emrah Serbes, Murat Menteş... Bazen bir kitap okursunuz ve yazarının misyoneri kesilirsiniz; bu üç yazar da benim misyonerlik dönemlerimin kahramanlarıdır. Onuncu yılında 10. baskısını yapan Alper Canıgüz’ün Tatlı Rüyalar’ını ailem ve arkadaşlarım arasında elden ele dolaştırmıştım. Emrah Serbes’in Erken Kaybedenler’ini okumamla Ankara Polisiyelerini hatmetmem bir oldu ve aynı misyonerlik süreci yinelendi.

Dublörün Dilemması’yla namını duyduğum Murat Menteş’le ise Korkma Ben Varım sayesinde tanıştım; böylece misyonerlik kervanıma bir yazar daha katılmış oldu. İçimden sürekli tekrar ettiğim bu üç yazarın birbirlerini hararetle izleyen arkadaşlar olduğunu ve yeni kurulan Afili Filintalar blogunda (www.afilifilintalar.com) Onur Ünlü ile Murat Uyurkulak’ın da aralarında bulunduğu on beş kişilik yazar kadrosunda bulunduğunu yeni öğrendim.

İlkin bir şiir kitabı (Kuzgun’un Gölgesi, 1999) yayımlayan Murat Menteş, sonrasında yazılarını bir araya getirdiği Kaosa Mütevazı Bir Katkı’da (2001) medyanın yıkıcı etkileri, Aynalı Barikatlar’da (2003) terör üstüne kafa yormuştu. Gözden kaçan üç kitaptan sonra ilk romanı Dublörün Dilemması ile de büyük ilgi görmüştü. Geçen yıl yayımlanan Korkma Ben Varım’la ise romanda iddialı olduğunu kanıtlıyor. 

Korkma Ben Varım’ın dört ana karakteri var: Fu, Müntekim Gıcırbey, Şebnem Şibumi, Hayati Tehlike. Tek başına iktidara gelen Performans ve Azim Partisi’nin kurduğu Gönül İşleri Bakanlığı’nın basın müşaviri Fuat Atıf Tufa (Fu), liseden arkadaşı Gıcırbey’e Bakanlık Heyetinin katledilişini araştırırken rastlıyor. Müntekim Gıcırbey, Ruhiye Teyze, Cin Jajha ve Sudanlı doktor Abdülcabbar ile bir çeşit amme hizmeti veriyor; belli bir ücret karşılığında belaya uğramış, başına dert açılmış insanların intikamını alıyor. Tarih okumuş, sözleşmeli işçi olarak girdiği televizyon fabrikasından kovulunca patronu Namık Mıknatıs’tan intikam almak isteyen Şebnem Şibumi’ye âşık olan Müntekim Gıcırbey, aşkını onaylatmak için Gönül İşleri Bakanlığı’ndan AŞKart alıyor ama nafile. Şebnem Şibumi kendini Enver Paşa olarak tanıtan ve mafya babası Atom Bombacıyan’ın himayesinde çalışan Hayati Tehlike’ye gönlünü kaptırıyor. Mafyanın tehdit tarzını romantik bir üslupla taklit ederek etkilediği Şebnem Şibumi’den telekinezi gücüne sahip bir oğlu olduğunu, mafya için çalıştığını ve hayatına dair daha birçok ayrıntıyı saklıyor Hayati Tehlike. Bu yalan girdabından çıkmaya çabalarken de, sevdiği kadının babası eski polis memuru Şerif Şibumi’nin, Bakanlık Heyeti’nin katledilmesinden kendisini sorumlu tutan Fu’nun ve âşık olduğu kadını elinden çaldığını düşünen Gıcırbey’in intikam oklarına maruz kalıyor.

Asıl kahraman, romanın sonuna doğru ortaya çıkıyor. “İyi” kahramanlarla özdeşleşmeye alışık okuru allak bullak edercesine, kötü adam Hayati Tehlike’nin başındaki bu hercümerçten kurtulup kurtulamayacağını dinmeyen bir iştahla merak etmemizi sağlıyor Murat Menteş. Ki kötünün de felsefesi var Korkma Ben Varım’da. Sözgelimi Hayati Tehlike’yi aralarına katılmaya ikna eden Atom Bombacıyan’ın felsefesi ve retoriği okuru da etkiliyor: “Tutarlılık şahsiyetsizliği kamufle eder. Buna karşılık, muktedirler kendileri hakkında kolayca yanılırlar. Sıra dışılık da, sıradanlık da hayatın sonsuz gizeminin parçalarıdır. Ivır zıvırın peşinden koşan bir açgözlü mü olacaksın, paha biçilmez şeylere burun kıvıran bir müşkülpesent mi? Kulağa hoş gelen yalanlar seni yufka yürekli bir köleye çevirebilir. Kısacası, karara varmak için elimizde yalnızca sezgi ve hislerimiz vardır. Fikirler, düşüncelerden doğmaz. Bilginin asıl fonksiyonu, duygularımızı değiştirmesidir. Zihniyet, hissiyata tabidir.”

Dört ana karakterin dışında yan karakterlerle beslenen hareketli bir yapısı var Korkma Ben Varım’ın. Dört bölümde dört ana karakterin birinci tekil anlatımına yaslanıyor kurgu. Bunun yanı sıra yan karakterler de zaman zaman sözü devralıyor. Böylece olayları yan karakterlerin gözünden görmemizi sağlayarak algılayışımızı genişletiyor ve onların hikâyelerini de harmanlandığı çok katmanlı bir metin kotarıyor Murat Menteş. Öyle ki papağanları ve kedileri bile konuşturuyor.

Hatta Gıcırbey’in papağını Huduni’nin kendi hikâyesini anlattığı bölüm, edebiyat tarihimizde bir ilke de imza atarak, çizgi roman tekniğiyle hazırlanmış. Uykusuz çizerlerinden Ersin Karabulut, bu bölümü çizmekle beraber kitabın kapağını da kotarmış.

Yazarın iki romanı arasındaki organik bir bağı göstermesi açısından Fu’nun, Dublörün Dilemması’nın baş kahramanlarından Nuh Tufan’ın lisede kurduğu Afili Filintalar çetesinin üyesi olması ve zamanında Nuh Tufan’la birlikte Gıcırbey’i de çeteye dahil etmeye çalışmasının önemli bir anekdot olduğunu belirtmeden geçmeyelim.

Romanın birçok kahramanı okurla konuşuyor ve bir roman okuduğumuzun altını çiziyorlar sık sık. Sözgelimi, Gönül İşleri Bakanlığı’nın özel kalem müdürü Ezel Zelzele, “Elinizdeki kitabı okumaya devam etmeyin. Atın gitsin. Çok ciddiyim. Değerli vaktinizi boşa harcamayın. Yazıktır,” diye uyarıyor okuru. Arada bunun gibi yabancılaştırma efektleri kullanarak okurla şakalaşmayı sevdiğini söylüyor Murat Menteş. Ezel Zelzele’nin uyarısını dikkate almayan okura her ara başlığın öncesindeki epigramlarla, Fu’nun ağzından Çin atasözleriyle, gansterlerin bilgece sözleriyle altı çizilecek, akılda tutulmaya değer cümleler verdiği gibi bir hayat bilgisi kitabı sunuyor âdeta. Şebnem Şibumi’nin tarihsel anekdotları, Hz. Muhammed’in kedilerinden Mozart’ın nerede gömülü olduğuna kadar, roman kişilerinin edimlerine yedirilmiş birçok ‘genel kültür’ kırıntısıyla okurun açlığını doyursa da, kanımca bazen boğucu da olabiliyor. Emrah Serbes’in, “Korkma Ben Varım’da on romanlık malzeme var. Ama bence bir romanda beş romanlık malzeme olması lazım, on fazla. Yarın bir gün elden ayaktan düşersen, yazamayacak hale gelirsen ne yapacaksın. İdareli yazmak lazım,” ironik ifadesine yer yer katılmadan edemiyor okur.

 “Bu kitapta anlatılan olayların hepsi gerçektir ama hiçbiri henüz cereyan etmemiştir” cümlesiyle başlayan bir romandan neler bekler insan? Nelerle karşılaştığına şaşırır, neleri göremediğine hayıflanır? Belki de en makbulü beklentisiz, önyargısız –hatta daha da ileri gidelim– hissiz ve kitap okurunun haklarını da (sayfa atlama, bitirmeme, tekrar okuma, canının istediği yerde okuma, çöplenme, yüksek sesle okuma, susma, vb.) bilerek başlamaktır bir romana.

Böyle bir ruh haliyle başladığım ve haklarımı âlâsıyla kullanarak canımın istediği yerde, yüksek sesle ya da susarak, altını çizerek, hızlı ya da yavaş okuduğum Korkma Ben Varım’ı, çok katmanlı, hayal gücü pırıltılı, eğlenceli bir roman okumanın verdiği memnuniyetle bitirdim. Dublörün Dilemması’nın Yavuz Turgul tarafından filme çekilmesiyle ilgili bir gelişme olup olmadığını bilmesem de Korkma Ben Varım’ı, Paramparça Aşklar ve Köpekler’in (Amores Perros) yönetmeni Alejandro González Iñárritu’nun objektifinden görmeyi hayal etmek ve Murat Menteş’in yayımlanacak yeni şiir kitabı Garanti Karantina’yı merak etmek gibi başka okur haklarımı da kullanabilirim sanırım.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Meksikalı Juan Rulfo, yaşadığı kadar yazan biri değil ne yazık ki. Fakat onun, kaleme aldığı az sayıdaki yapıtıyla pek çok ismi etkilediğini söylemek lazım. Ülkesi Meksika ve Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden olan Rulfo'nun tek romanı Pedro Paramo.

 

Heinrich Böll’ün Can Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı, duyguları alt üst eden, insan elinden çıkma vahşetin sahici korkunçluğuyla bir kere daha yüzleştiren, can yakan bir kefaret öyküleri seçkisi.

 "Biz kendimizi, kendi köyümüz dışındaki her yerde rahat sayan huzursuz insanlarız.” Cesare Pavese.

   

Ben hizmetçilerle büyümedim ama hizmetçilerle büyüyen akrabalarla büyüdüm. Sıklıkla gittiğim bir evin sahiplerinin iki şoförü, bir aşçısı, üç temizlikçisi vardı; daha büyük evler, daha zengin ev sahipleri, daha geniş hizmetçi kadroları gördüm.

Ankara’da Öykü Günleri’nin ilki yapılıyordu. Özcan Karabulut’un öncülüğünde düzenlenen Öykü Günleri, o günlerde önce öykü ve öykücüler, sonra tüm edebiyat dünyamız için bulunmaz nimet olmuştu. Ki, o güne dek edebiyat dergilerinde bile tek tük yayınlanırdı öykü; yazılmadığından, okunmadığından mı? Sanmıyorum. Öykü Günleri, öykücülüğümüze büyük hareket getirmişti.

Auster, tam da böyle yapıyor işte. Demokrasiyle yakından uzaktan alakası olmayan, totaliter rejimlerin varlığıyla beslenen ülkesinden bizlere sesleniyor.

Daha geçen cumartesi Zizek İstanbul’dayken söylemişti, kapitalizmin demokrasiyle bağı kalmadı diye. Kapitalizmin burjuva demokrasisi getirdiği fikrinin/hayalinin artık gözle görülür bir şekilde çöktüğünü, kapitalizmin totaliter rejimlerden beslendiğinin altını çizmişti.

Söyleşi

30 Eylül 1969'da Şili Komünist Parti'den başkan adayı olan Pablo Neruda,  o tarihlerde yaptığı bir konuşmasında “Hayatımı şiir ve politika diye ayırmayı hiç düşünmemiştim,” demişti.

 

 

ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun