Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Öyküler şiirin alınyazısıdır



Toplam oy: 317
Seyit Göktepe
Everest Yayınları

Hayatınız okuma ve yazmanın otoritesi altına girdi mi esaret mi / sanatsal cesaret mi pek de kestiremediğiniz bir durumla yüzleşmeye başlıyorsunuz; geçici bir denetleme dönemi de değil bu: Adeta süreğen bir alerjik tepki. Bedeninizle ruhunuzun temas ettiği o ince o kalın ama hassas çizgide yoğunluğun yorgunluğa, yalnızlığın algı güçlenmesine dönüşmesi kaçınılmaz.

 

Okumak elbette ki çağdaş insanın olmazsa olmazlarından; peki ya yazmak? Yazmak aslında bir deşarj biçimi sayılamaz mı: Hissettiklerinizi kurguluyor ve bu bunu belli tekniklerle yazıya döküyorsunuz. İlhamın tarihe karıştığı günümüzde otomatik bir boşaltımla sanat yapıyorsunuz. Sosyal bilimleri bir yana bırakarak bakarsak edebiyat tabiata olduğu kadar insana da aykırı aslında.

 

Üstelik bunun bir de yazar-şair açısından yazım aşamasında sıkıntılı, sancılı dönemleri olduğu da atlanmamalı; yalnızca yazarak geçinmeye çalışmaksa zaten delilik. Bir de yazdıklarınızın sevilmesini, önemsenmesini düşleyeceksiniz; ağır işçilik!

 

Şiirde serbestliğin hakimiyetiyle başlayan bir özgürleşme, bütündeki bağımsızlığı koruyarak tematik anlatımın kırılması, böylelikle okuru kimi zaman imge kolajı bombardımanına tutarak ‘brutal’ bir sese yaslanmaya geçildiği biliyor; bunu bazısı entelektüel zarafet çerçevesinde ele alıyor, bazısı ise sokak jargonunu es geçmeden daha hovardaca, deyim yerindeyse israfa dayanan bir saldırganlıkla dillendiriyor. Elbette şiirde de hâlâ tutucu bir kesimin izleği söz konusu: Kâh manevi, kâh ideolojik sınırlar ve endişeler, umutlar bunun böyle kalması açısından tutarlı. Ancak şiiri temelde tutabilene aşk olsun! En lirik adresten en görseline kadar şiirin arazisi geniş, savaş ve yaşam alanları farklı farklı. Toplumcu gerçekçi mi istersin, altkültür romantiği mi istersin, İslami değerleri yok saymayan yeni biçimciler mi; seç beğen oku!

 

Oysa öykü öyle mi?! Öykü, kurallarının ustalıklı kullanımıyla bambaşka bir anlatım yolu. O kuralları şiirde olduğu gibi ‘kafanıza göre’ yok saymanız veya tadilattan geçirmeniz kolay değil. Mısraların tanımsızlığı karşısında cümlelerin zorunlu tanımı, öyküyü zor bir edebiyat türü kılıyor; hele hele roman gibi yazarının önünde sayfa sayısı pervasızlığı olmayan bir türsen. Öykünün kısalığı, uzunluğu, buradaki tartışmaların belirsizliği onu şiirin ‘tariftanımazlığına’ yakın tuttuğu açık.

 

Öykü işçiliğini şiir işçiliğine benzetenlerdenim; bir de benim gibi sinemadan beslenen bir şiiri seviyorsanız öyküyü atlamak imkânsızlaşıyor. Yalnız, senaryonun yönetmen için yazıldığı gerçeği senaryoyu müdahalesiz ve bir miktar soğuk, mesafeli kıldığından öyküden ayrıldığı ciddi teknik argümanlar var. Yani demek istiyorum ki, öykü sinemayı kullansa da asla bir senaryo değildir; bu da anlatıcının mümkün mertebe subjektif olması demek. Olana bitene yakından bakmakla yükümlü; uzaklaşıp rapor tutarcasına belgelemek kısmı tatsız.

 

İşte, olayın sıcaklığını aktarabilecek denli ‘şair cesareti’ olan öykücüler savaş muhabiridir sanki; bizi ‘canlı bağlantı’yla alır götürürler. Bu öykücüler arasında biri var ki henüz lise çağlarındayken gelirdi ziyaretime. Sessiz, güler yüzlü, hatta bir parça çekingen bir delikanlıydı. El yazısı ile doldurduğu dosya kâğıtlarını okumamı bekler, küçük bir yorumun onun genç ufkunu nasıl açacağının ipuçlarıyla bakardı. Henüz bir daktilosu yoktu. Benzer mutsuzluğu aynı yaşlarda ben de yaşadığım için daha bir dikkat ederdim bu çocuğa. Kırılganlığı yazdıklarına da yansıyordu; duru anlatımı, öyküyü kurgusu, ‘illa çarpıcı bir son yakalama hevesinde olmaması’ ilgimi çekiyordu. O yıllarda benim haricimde sık sık Hulki Aktunç’u, Selim İleri’yi de ziyarete gittiğini biliyordum. Asıl mesele, ünlü olmak için çırpınmaması, öykü yazmayı doğru öğrenmenin metotlarını araştırmasıydı. Belki kütüphanesinde durmaktadır; ona Şolohov’un Ve Durgun Akardı Don ciltlerini hediye etmiştim babamdan kalan. Bu delikanlı sebat etti ve günümüzün en önemli öykücülerinden biri oldu: Seyit Göktepe.

 

Seyit, çıkarttığı kitaplarda da çizgisini bozmadı; çizgiyi kimi yerde inceltip kimi yerde kalınlaştırarak bedeninizle ruhunuzun temas ettiği yere naif, güçlü bir öykü kurdu. Henüz okuduğum dördüncü kitabı “Yaşamak Üç Defa” bana tüm bunları hatırlattı. Şairlerin, öykücülerin, kısa filmcilerin kardeşliğini.

 

Seyit gibi iyi kalemlerin varlığı kim bilir Orhan Veli’nin o “yaklaştığı ama bir türlü anlatamadığı yer”e kurulan böylesi öykü gettolarıyla artacak. Hayatın size ölümü anlatacak öyküsü yok çünkü.

 

Hüznü seviyorsanız Seyit Göktepe size hüznü masal cübbesi diye giydirip tahta çıkartıyor. Bu fırsatı ben kaçırmadım, siz de kaçırmayın.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Paolo Giordano, yeni romanı Aileden Biri'ni bir kayıp, bir yitişle açıyor. Sonda söyleyeceğini başta söylüyor bir anlamda; denklemi tersine çeviriyor. Nora ile kocası, ev işlerinde yardım etmesi ve küçük oğulları Emanuele ile ilgilenmesi için evlerini A. Hanım'a açıyorlar. Cimri, inatçı, hiçbir şeyi değiştirmeyen, değişimden hoşlanmayan ve gözleri her şeyi gören bir kadın A. Hanım.

“Roman ve şehir birbirine benzer. Bir sonraki sayfada ya da bir sonraki sokakta neyle karşılaşacağımızı bilemeyiz,” diyor Michal Ajvaz bir söyleşisinde. Öteki Şehir adlı romanında da, hem bir kitabın sayfalarında hem de bir şehrin sokaklarında başka dünyalara doğru çıkılan tuhaf bir yolculuğun öyküsünü anlatıyor.

 

1987 yılında Phosphore dergisine verdiği bir röportajda, “Bir yazar olarak işim, felsefenin temel meselelerini herkesin kolaylıkla anlayabileceği simgesel bir anlatımla erişilir kılmaktan ibarettir,” diyen Fransız yazar Michel Tournier’nin felsefi denemelerini içeren Düşüncelerin Aynası, yakın bir zaman önce Türkçede de yayımlandı.

 

Yazan kişinin yazdığı her metnin –bunu belirtse de, belirtmese de– öyle ya da böyle otobiyografik olduğu, onun yaşamından kesitler veyahut izler taşıdığı gerçeği bir tarafa, bir yazarın bile isteye otobiyografik –üstelik kurmaca– bir metnin başına oturması ve oradan kendini imha etmeden kalkması zor bir yolculuk. İnsanın kendi kendisinni ameliyat etmesi gibi bir şey bu.

Dönem filmleri ve dizileri gibi dönem romanları da bugünlerde revaçta. Bunun nedeni eskiye özlem mi, yoksa zamanı durduran bir şey mi, orası biraz muamma. Fakat fazla tartışma götürmeyen şey, geçmişin şimdilerde çoğumuzun üstüne geldiği. Vakti zamanında Fred Uhlman’ın da yüzleştiği durum buydu.

Söyleşi

Tevfik Uyar’la söyleşi:


"Günümüz bilimkurgusu, bugünün teknolojilerini alıp daha da büyütmek şeklinde bir içeriğe sahip değil."


Ece KARAAĞAÇ

 

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.