Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Özgürlüğün Biyolojisi



Toplam oy: 1318

İnsan beyninin biyolojik yapısını inceleyen bilim dalıyla (neurosience[1]) insanın psikolojisini inceleyen Psikanaliz arasında bir diyalog kurmaya kalkmak yakın zaman kadar son derecede zor, hatta boşuna bir çaba olarak görülüyormuş. Özgürlüğün Biyolojisi kitabının yazarlarının bir arkadaşı, bu çabayı “bir balinayla kutup ayısını çiftleştirmeye” benzetmiş. Yaklaşık 115 yıl önce Freud nörolojistler için bir psikanaliz denemesi yazmaya kalktığında çok zorlanmış. Yazdığını da yayımlamamış. Bu deneme “Bilimsel bir psikoloji için proje” başlığıyla ancak 1950’de yayımlanmış.

Lacan’cı Psikanalist François Ansmert ve nöroloji bilimcisi, Pierre Magistretti’nin birlikte yazdıkları Özgürlüğün biyolijisi, Nöral plastisite, deneyim ve bilinçdışı (Biology of Freedom, Neural Plasticity, Experience, and the Unconscious, Karnak Books /Otherse Press, 2007, 243 sayfa) adeta imkansız olanı gerçekleştirerek, bu alanda çok önemli bir kapıyı aralıyor.

Ben nöroloji biliminin ne olduğunu kızım University College London (UCL) ‘neuroscience’ bölümüne girince öğrendim. Psikanaliz teorisiyse çok amatörce ilgilendiğim bir alan. Bu kitabı da kızımın tavsiyesi üzerine, biraz da isteksizce elime aldım ve olan oldu. Kitap beni hızla içine çekti. Kitabı yoğun bir okumayla, her sayfada yeni bir şey öğrenerek üç gün içinde bitirdim.

Özgürlüğün Biyolojisi, konusunun ağırlığına karşın çok kolay okunuyor; en teknik konuları, benim gibi konuya yabancı olanların bile anlayacağı bir açıklıkla, şema ve diyagramlarında yardımıyla anlatıyor. Bu nedenle yazarları kutlamak gerekir. İtki (drive) “haz ilkesi”, fantezi gibi psikanaliz kavramları çok anlaşılır biçimlerde, hem de birbirleriyle ilişkilendirilerek açıklanıyor. Kitabın yapısı da okuyucuya kolaylık sağlamak üzere, çok tutarlı bir biçimde kurulmuş. Her bölüm bir öncekini doğal olarak izliyor, geliştiriyor. Ama içinde o kadar çok bilgi ve sav var ki... O yüzden bitirir bitirmez, hemen başa dönüp yeniden okumaya başladım.

“Özgürlüğün Biyolojisi”  dış dünyanın beyin biyolojisinde bıraktığı izleri (traces), bu izlerin daha önceki izlerle ilişkilenerek sürekli değişen bir plastiklik oluşturmasının biyolojik ve psişik süreçlerini anlatıyor.  Plastisite fenomeninin merkezinde bulunan iz, nöroloji bilimiyle psikanalizin kesiştiği yeri bize veriyor. Ansmert ve Magistretti bu çalışmalarında, kendi deyimleriyle bize “sinaptik” izin, nasıl psişik izle, gösterenle (imleyenle) bağlantılı olduğunu göstermeyi amaçlıyorlar.

Tam bu noktada, kısa bir süre için, yön değiştirip, iz ve özne arasındaki ilişkileri felsefi açıdan düşünen Alain Badiou’nun, bazı tespitlerine[2] değinmek istiyorum.

Badiou bu gün kültürel yaşamımızda, iki yaklaşım arasındaki mücadelenin egemen olduğunu düşünüyor. Bunlardan biri, özne ile bedeni ödeş kabul eden materyalist Postmodernizm. İkincisiyse, özne ile bedenin birbiriden farklı ve tümüyle ayrılabilir olduğunu varsayan idealist teolojik bir özne felsefesi.

Birincisi, özneyi, bedenin varlığına, ölümün koyduğu nihai sınırın içinde, ama bu sınırlı zorlayarak, hazın ötesine geçen deneyimler (juissans[3] ölümle yaşamın içinde deney yapmaktır) yaparak yaşamaya indirgiyor. Diğer bir değişle yaşam içinde kalarak, biteviye ölümle deney yapmaya... Bu juissansın öznesidir.

Öznenin bedeninden tümüyle ayrılabileceğini düşünen ikinci yaklaşım ise, juissansı, bedenin hazlarını, tümüyle yadsıyor, ölümü yeni bir yaşamın başlangıcı olarak görüyor. Diğer bir değişle ölümle yeni bir yaşama doğru deneyler yapıyor. Ya da yeni bir yaşam için bedeni kurban ediyor. Bu jouisansın öznesine tümüyle karşıdır. Bu yaşam içinde, bir juissans olarak ölümle deney yapmak değil, ölüm yoluyla yeni bir öznellik elde etmeyi denemektir.

Birincisi, bedenle özneyi ayni şey sayarak yaşam içinde ölümle oynayan postmodernizmin hedonist (haz odaklı) tüketici bireyi. İkincisi, ölümle oynayarak başka bir yaşamı arayan, intihar eylemcisi... Her ikisi de alabildiğince benmerkezci, narsisist ve nihilist öznellikleri temsil ediyor.

Badiou ölümün gücünün dışında, yaşamla ve yaşamın içinde bir deneyim, bir beden-özne ilişkisi düşünmek gerektiğini söylüyor. Bu ne juissansın öznesi ne de kendini kurban etmenin öznesi olacaktır.

Çünkü özne ile beden ne bir ve aynı şeydir, ne de tümüyle birbirinden ayrılabilir. Bu üçüncü seçenekte özne bedeniyle  birlikte, ama bedenin dışında bir “hakikatle” ilişkilenerek var olur. Bu anlamda özne hakikatin öznesidir.
Hakikat ise bir  “olayın” olup bitmesiyle birlikte bireyin üzerinde bıraktığı izle ilgilidir. Bu iz bireyi değiştirir. Birey olayın getirdiği ve verili bilgi sisteminde (yapının bilgisinde) delik açan “hakikate” bağlılık (sadakat) deklare eder ve bunu evrenselleştirmeyi üstlenir. Böylece birey bedeniyle, bu dünyada, ama yeni olanı evrenselleştirmek çabası üzerinden, yaşama dair bir ilişkili kurarak özneleşir. Bu hakikatin öznesidir.

Özgürlüğün biyolojisi işte tamda bu noktada, olayın birey üzerindeki etkileri/bıraktığı izi, bu izin daha önce oluşmuş izlerle oluşmuş yapı içinde kurduğu ilişkilerle yeni anlamlar kazanarak yeni bir davranış (eylem) oluşturmasının biyolojik süreçlerini anlatıyor. “Yeni” (iz) bireyde bir itki (drive) yaratıyor ve bu itki enerjisini boşaltmak için bir eylemi gerektiriyor. Böylece, bireyin “olay”dan önceki ve sonraki durumları arasındaki farkı, karar verme ediminin oluşmasında (bilinçdışının etkisini de dahil ederek), rol alan maddi süreçleri anlamamıza yardım ediyor. Ya da, bir başka değişle, bunları “düşünmemize” yardımcı olacak mekanizmalara ışık tutuyor.

Bu çalışma, bilinçdışının oluşmasını anlatırken, dışarıdan gelen etkileri, nöronların bunları kaydetmesi ve genetik işaretleyicilerin (marker) de müdahalesiyle kalıcı belleğe dönüştürmesini betimliyor. Ancak bu kalıcı (uzun dönemli) bellek daha önceki ve sonraki izlerin etkisiyle değişmeye devam ediyor. Sabitleşen, konsolide olan bellek bile yeniden çağrıldığında anımsandığında, yeniden değişkenlik kazanmaya başlıyor…

Böylece yazarların kitabın sonuna ekledikleri notlardan da yararlanarak, bu çalışmada Freud ve Lacan’ın teorik yapıntılarının ilk bakışta son derecede soyut gelen kavramlarının, nöral plastisite olgusu bağlamında kolaylıkla fizyolojik temeller bulabildiklerini söyleyebiliriz.

Böylece, deneyimlerin bıraktığı izler ve somatik durumların birbirleriyle ilişkilendirilmesi yoluyla, bilinç dışının ve itkilerin psikanalitik kavramlarının biyolojik resonasları olduğunu görmeye başlıyoruz. Umarım bu kitap biran evvel Türkçe’ye kazandırılır...

 


[1]  Neuroscience çok yeni bir disiplin. Hala bir çok üniversitede alt bilim dalı olarak çalışılıyor. İngiltere’de bir çok üniversitede bağımsız bir fakülteye dönüşmüş. Sözcüğün Türkçe’deki karşılığını  bulamadım. Nöroloji Bilimi, sinirbilim gibi karşılıkları da beni tatmin etmedi. Ancak yine de nöroloji bilimi kavramını kullanmayı seçiyorum.
[2]  Alain Badiou, “The subject of Art” Symptom No 6, 2005, Bahar.
[3]  MonoKL dergisinin Lacan özel sayısını çıkaran (2009 Yaz) dostların önerisini kabul ederek, Jouissance kavramını, Türkçe bir karşılık bulmaya çalışmadan (ki bu umutsuz bir caba anlaşılan) juissans olarak kullanıyorum.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İslam’ın irfânî ve hikemî unsurları, yalnızca geçmişte değil günümüzde de dışarıdan ve içeriden muazzam bir teveccühün odağıdır. Kimileyin kütüphane raflarında görmeye alışık olduğumuz elyazması ya da matbu eserlerde böylesi unsurların varlığından haberdar olmamız, sırası geldiğinde müracaat edilsinler diye onları titizlikle gözden geçiren bazı iştiyaklı ilim adamları vesilesiyledir.

Bazı insanlar hayaletlerin varlığına inanır. Sadece geçmişte değil, bilimin ve teknolojinin epey yol katettiği günümüzde de hayaletlere inanan insan sayısı oldukça çok. Bu varlıkları gördüklerini yahut duyumsadıklarını iddia ederler. Bazısı daha ileri giderek parapsikolojiyle ilgilenir, ne kadar sahte bilim olarak görülse de hayaletleri bilimsel çerçeve içinde kanıtlama çabasına girer.

Bir deste gül ne işine yarar

Onun yerine, gel benim gülistanımdan bir yaprak al

Gül ancak beş altı gün yaşar

Bu gülistan daima ter-ü tâze durur

(Sâdi)

 

Gerek akademik, gerek edebi, gerek felsefi, hatta irfanî kaynaklara baktığımızda, delilik üzerine sayfalarca, kitaplarca, ciltlerce yazıldığını rahatlıkla görebiliriz. Şairler de bolca bahseder delilikten, Doğu kültüründen Batı kültürüne hemen hemen tüm düşünürler, filozoflar, velîler de.

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.