Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Peki, Sen Nasıl Sen Oldun?



Toplam oy: 1154

Pek çok yetişkin okur için çocuk kitapları da vaat ettikleri neşe verici fantastik ögeleriyle her zaman ilgi çekicidir. Bilgiyi sunmadaki yaratıcı seçimleriyle de merak uyandırıcıdırlar. Hele de bir çocuk kitabının kapağında, İngiliz Edebiyatı’nın en önemli edebiyatçılarından olan Ted Hughes adı varsa, yetişkin okuma iştahı ve merakı ikiye katlanıp kabaracak demektir. Okur tarafından ne zaman Sylvia Plath konuşulsa eşi olarak adı geçerek anılır Hughes. Gerçi bu iki adın birbirini kaçınılmaz olarak çağırması her ikisi için de geçerli, ne zaman biri anılsa, diğeri ardı sıra geliyor. İngiltere Kraliyet Şairi (Poet Laureate) olan Hughes çocuklar için pek çok kitap yazmıştır. “Beni ben yapan, hayatımın ilk altı yılıdır” diyen Ted Hughes hayatının bu çocukluk dönemini bir çiftlikte hayvanları tanıyarak geçirmiştir. Çocukların yetişkinlerden daha aydın olduklarını düşünen Hughes bu kitapta, seçtiği on bir hayvanın nasıl ve neden öyle olduğunu hepsine özgü hikâyelerle anlatıyor. Çocuklar bu hikâyeleri okuduktan sonra buldukları yanıtların ürettiği başka sorularla karşınıza gelirler ise sakın şaşırmayın. Tanrı kim diyecekler örneğin, nerede yaşar, ne yer, ne içer, neden güneş fırınında pişirdiği çamur hayvanlara can vermek için onlara hayat üfler?

Ya da şu televizyonda gördükleri güzellik yarışmalarının aslında nasıl ve ne zaman ortaya çıktığını biliyormuş muyuz? Bunu sorabilirler. “Hayvanlar yeryüzünde bir süre yaşadıktan sonra ağaçları, çiçekleri, Güneş’i beğenmekten usanmışlar. Birbirlerini beğenmeye başlamışlar. Bütün hayvanlar başkaları tarafından beğenilmekten hoşlandıklarından hepsi günün belli bir zamanı kendilerini güzelleştirmeye ayırıyorlarmış. Bir süre sonra güzellik yarışmaları düzenlemeye başlamışlar.” Peki, bu yarışmaları o zamanlar en çok kim kazanıyormuş şimdi kim? Bunu da sorabilirler.

Dünya önce bir toz bulutuydu... “Bir kere, her şeyden önce, bütün canlılar birbirlerine çok benziyorlarmış. Şimdi olduğu gibi birbirlerinden apayrı değillermiş. Nasıl bir şey olacaklarını daha kendileri de bilmiyorlarmış. Kimi ketenkuşu olmak istiyormuş, kimi aslan, kimi de başka bir şey.” Canlılar, çalışa çalışa günün birinde olmak istedikleri şey olmuşlar. Ama bazı başka yaratıklar... Onların ortaya çıkış hikâyeleri başka türlü anlatılıyor kitapta. Balina, Baykuş, Tilki, Kutup Ayısı, Sırtlan, Tosbağa, Arı, Kedi, Eşek, Tavşan ve Fil. Her birinin kendine yaptığı yolculuk başka.

“Balina Nasıl Balina Oldu?” adından da anlaşılacağı gibi “olmak” üzerine kurulmuş bir kitap. Olmanın ister istemez beraberinde getirdiği, varlığa özgü özellikler -zaaf, zayıflık, üstünlük ve güzellikler-, bu özelliklere sahip olmanın neden olduğu sıkıntılar, sevinçler... Ve olmaya çalışan, kendini arayan varlığın yanında durmak yerine karşısında yer almayı seçen toplum, bir kurulu düzen.  İyi ya da kötü özelliğiyle parlayan, ama bir şekilde farklı olan bireye göre, kendini –acımasızlığının farkında olsun olmasın- konumlandıran bir toplum bu.

Birey kadar, toplum psikolojisi ve toplum davranışı üzerinde de duran kitap, elbette hemen her pedagojik gerekleri sağlayan çocuk kitabı gibi doğru ve yanlışı işaret ediyor ama daha çok tarafsız bir göze sahip. Olan bitene kuşbakışı bakan ama ille de hikâyelerdeki kuşlardan birinin gözü olmayı seçmeyen bir göz. Uyanık –kurnazlık değil farkındalık anlamında bir uyumama halinde- olmayı, kendin olmayı ve her an ve daima kendini bilmeyi işaret eden hikâyeler işaret parmağı kullanmıyor, hiçbir şeyi katı bir tavırla yargılamıyor. Hayat gibi. Nasıl hayat söylüyor biz dinliyoruz, Hughes yazıyor biz okuyoruz. Olan oluyor. İyi, kötü, çirkin, güzel; her şey bulması gereken yeri buluyor. Tanrı güneş ateşinde pişirdiği çamura hayat üflemeyi sürdürüyor. Fil gururunu da yanına alıp sessizce gidiyor. Balina hâlâ uykuyu çok seviyor. Hayallerinden vazgeçen ve seçtiği hayatı yaşayan Eşek çok çalışmasının karşılığında aldığı rahat döşek ve bol yiyecekten memnun. Yakışıklı ama saf tavşan kendisiyle evleneceğini sandığı Ay’ın peşinden vadi tepe demeden koşmaya devam ediyor.

“Nasıl da kötü bir oyun oynamışlar öbür hayvanlar Tavşan’a, Ay’ın onunla evlenmek istediğini söyleyerek. Ama tavşan için bu konu bir oyun değilmiş artık. Hiç durmadan Ay’a baktığı için gözlerinin içine ay ışığı sinmiş, bakışları yabanlaşmış. Bir tepeden öbürüne koşa koşa da çok iyi bir koşucu olmuş. Hele yokuş yukarı şıp diye her yere tırmanıyormuş. Ay gökte yükseldikten sonra ona yakınlaşmak için zıpladığından yüksek atlamada onun üstüne kimse yokmuş. Bütün gece, gökteki Ay’ın söylediklerini duymaya çalışmaktan da kulakları işte böyle uzamış, uzamış”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.