Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Post mortem yazı, bir diriliş öyküsü



Toplam oy: 785
Peter Handke
Aylak Adam
Mutsuzluğa Doyum bir yakının ardından nasıl yazılabileceğine dair çok da benzeri bulunmayan bir sorgulamayı içeriyor: Ölen kişi nasıl betimlenir? Şiirsel bir anlatıma mı kayılır? Soyutlamalar kaçınılmaz mıdır? Yalın bir anlatım ne kadar mümkün olabilir?

19. yüzyılda Avrupa ve Amerika'da yaygın bir gelenekti, post mortem fotoğraflar çekmek. Ölen kişi özene bezene giydirilir, süslenir, bazen aile yakınları da yanında poz verir, ölen kişinin son kareleri böylece çekilirdi. Amaç onlardan son bir hatıra bırakmak, belki de deklanşörün patladığı o son anda, onları ölümsüz kılmaktı. Öyle canlıdır ki bu fotoğraflar, kişinin ölü mü diri mi olduğunu ayırt etmek zaman zaman imkansızdır. Bu belirsizlik, ölüme meydan okumaktır adeta. Ölen kişinin diri görünümü, öleni ölüme inat son bir hamleyle canlı kılmaktır. İnsanoğlunun ölümsüzlük takıntısı, bildiğimiz en eski mitlerden, Gılgameş'ten bu yana malumumuz. Kaçınılmaz olarak, yazı fotoğraftan önce el atmıştı bu konuya. Edebiyat tarihi, ölümsüz kalmak uğruna ruhunu şeytana satanlar, vampirler, giderek yaşlanan bir portre sayesinde kendi bedenini gençleştirenlerden geçilmiyor mu? Büyük İngiliz ozanı, yazdığı sonelerle kendisini ölümsüz kılma arzusunda değil miydi? Üstelik başardı da! 

 

Ölenin ardından yazmanın ölüme meydan okumak dışında başka boyutları da var elbette. Ölen kişiyi ölümsüz kılmak dışında, insanın kendi ölümlülüğüyle de yüzleşmesi söz konusu. Ölenin ardından tutulan yasın bir parçası da insanın kendi ölümlülüğünü hatırlayarak dehşete düşmesidir çünkü. Ölen yakının ya da sevilenin kaybıyla oluşan "yazmasam delirecektim" ruh hali ise bu post mortem sürecin bir diğer boyutu. Muhtemelen, kaybedilenin geçmişte kalan varlığıyla, geride kalanın onunla kurduğu ilişkiyle ve tüm bunlar üzerinden varoluşla hesaplaşmak gayesidir vücuda gelen. Bir nevi Hades'in ülkesine inip yenilenmiş bir bünyeyle hayat mücadelesini sürdürmek için yeniden yeryüzüne çıkmak. Bu hesaplaşma nasıl bir yazıyla hayat bulur? Mesela Dante'nin Beatrice'i ölümsüzleştirirken ölümsüzleşen yapıtı İlahi Komedya çıkıyor ortaya. Son dönem Türk edebiyatından, Fatih Balkış'ın Fars adlı kitabı ise kahramanının varoluşu sanat üzerinden sorguladığı, eşsiz bir romanken, diğer yandan ölen bir yakına yazılmış dikkat çekici bir ağıt-metindi.

 

Filler mutsuz olduklarında giderler

 

Wim Wenders'ın yönettiği Yanlış Davranış (1975) ve Berlin Üzerinde Gökyüzü (1987) adlı filmlerin senaryosunu Wenders'le birlikte yazan Avusturyalı romancı Peter Handke'nin Aylak Adam Yayınları tarafından basılan Mutsuzluğa Doyum adlı romanı da post mortem bir anlatı. Adını andığımız filmlerin hikayesi ise doğrudan ölümü ve varoluşu sorguluyor. Özellikle Berlin Üzerinde Gökyüzü'nün ezelden beri var olan meleklerinden Damiel'in ölümsüzlükten sıkılarak faniler arasına karışması ve yeryüzünde yaşadığı çatışmalar, ölüm üzerine yazılan en güzel ve felsefi şiirlere, müthiş görselliğiyle taş çıkarır. Peter Handke Mutsuzluğa Doyum'u 1972 yılında annesinin intihar ederek ölmesi üzerine yazar; görüldüğü üzere yazarın ölümle hesaplaşması, o tarihten itibaren demlenerek devam etmiştir.

 

Handke ölen kişiyi yazıya nasıl aktaracağına dair sorularını Mutsuzluğa Doyum'un ilk bölümlerinde bizimle uzun uzun paylaşır, ki bu bölümler genel olarak yazı uğraşının sorunları ve soruları üzerine değerli düşünceler sunarken, özellikle ölen bir yakının ardından nasıl yazılabileceğine dair çok da benzeri bulunmayan bir sorgulamayı içeriyor. Ölen kişi nasıl betimlenir? Şiirsel bir anlatıma mı kayılır? Soyutlamalar kaçınılmaz mıdır? Yalın bir anlatım ne kadar mümkün olabilir? Handke sonunda yazdıklarıyla arasına mesafe koyma gerekliliğinden kendisini kurtarmaya karar veriyor. "Yakalanıp bir yere yerleştirilemiyor, kavranamıyor, karanlık uçurumlara yuvarlanıp kayıyor tümceler, kağıdın üzerine karmakarışık savruluyorlar. (...) Olsa olsa düşleri yaşarken bir süre için yakalanabiliyor annemin öyküsü: duyguları düşlerde cisim kazanıp böylece onları ikizim olarak yaşayıp onlarla özdeşleşebildiğimden; ama az önce sözünü ettiğim, dile getirme özleminin dilsizlikle örtüştüğü anlar işte onlar."

 

 

Handke'nin ifadeleri, post mortem süreçte her zamankinden uçucu hale gelen cümlelerin çektirdiği kahrı, en az bilinç kadar bilinçdışı ve ötesine başvurmanın kaçınılmazlığını, olabilecek en etkili ve açıklayıcı şekilde anlatıyor. Ancak bu, anlatının bilinç akışının hakimiyetinde ya da tamamen düşsel olana ve soyutlamalara dayanan gerçeküstü bir metin olduğunu düşündürmemeli, aksine Handke annesinin öyküsünü, çocukluktan başlayarak kronolojik bir düzlemde, belleğinin süzgecinden geçirdiği anıları ve etkilerini aktararak anlatıyor. Elbette bu öykünün bir karakteri olduğu kadar anlatıcısı olarak da öyküde yer alarak...

 

"Annemin öyküsü" ifadesini kullanıyor yazdığı metin için. İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında, bıkmadan usanmadan kendi özgürlüğünü gerçekleştirmek isteyerek yaşamış, erkeklerini değiştirmiş, savaş dönemi Almanyası’nda bol bol patates yemiş ve yedirmiş, savaş sonrası tüketim toplumunda ise bereketi kaotik bulup tenhalara kaçmış, dayak yiyerek çocuk büyütmüş, bol bol kitap okuyan, algıları açık ve duyarlı bir kadının öyküsü bu. Okullarda kızların el yazısı ödevlerinin güzel olmasını bekleyen, biçimin ve dış görünüşün kadınları özellikle hapis kıldığı bir dünyada söz konusu düzen ve biçimden bunalmış bir kadının öyküsü.

 

Nitekim annenin oğluna yazdığı mektuplarda bunalımının giderek artışına şahit oluyoruz. Anne zamanla, belki de bile isteye belleğini boşa alarak unutmaya başlıyor çünkü ne gündelik işler, ne de sinir doktorunun verdiği ilaçlar işe yarıyor, dünyayla başa çıkmak konusunda. Handke annesinin inzivaya çekilmesine aşama aşama tanık oluyor; ancak Berlin Üzerinde Gökyüzü'nde sarf ettiği "Filler mutsuz olduklarında giderler," cümlesini akla getiren bir şekilde, gitmek isteyen annesine engel olamıyor. Onun için geriye bu gidişi ve ardında bıraktıklarını anlamlandırmak, yazı aracılığıyla kendini, çocukluğunu, anneyi yeniden yaratmak, bizzat yazının kendisiyle yeni bir yaratı oluşturmak kalıyor.

 

Mutsuzluğa Doyum, "İleride daha kesin şeyler yazacağım bunların hepsinin üzerinde," cümlesiyle bitiyor, yine o meşhur filmde de şöyle bir cümle geçiyordu: "İnsanlık öykücüsünü kaybettiğinde çocukluğunu da kaybetmiş olur." Yazarak varoluşu devam ettirmeye devam...

 

 


 

 

Görsel: Rob Kmie, Fotoğraf: Patrik Budenz

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

1970’lerde Tutunamayanlar yayımlandığında edebiyat kamuoyunda derin bir sessizlikle karşılanmıştı. Bunun nedenleri epeyce tartışıldı ancak şurasını hatırlatmakta fayda var: Kalbi bu dünya için fazla hassas olanların sayıca artıp toplumda daha görünür olduğu dönemler ile Oğuz Atay’ın kitabının tanınıp bilinirliği arasında doğrudan bir ilişki var.

Silvan Alpoğuz: Postmodern ve politik

 

Bolaño, Şili’nin başkenti Santiago’da dünyaya gelmiş. Çocukluk yılları çeşitli kentler, birbirine karışmış kültürlerin içinde geçmiş. Gençlik yıllarının başında Meksika’ya göçmesi onun edebiyat serüveni için bir kırılma noktası olmuş. Meksika’daki entelektüel ortamlarda Latin Amerika Edebiyatı’nı sulayan birçok yerli akımı araştırma imkânı bulurken, şiir eskizlerine bu yıllarında başlamış.

Kulis

(Ahmet Edip Başaran) Şiirin Söz Hakkı

ŞahaneBirKitap

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

Editörden

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.