Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Tanrı Kiergegaard'la Ne Kastetmiş Olabilir?



Toplam oy: 43
Geçtiğimiz aylarda Pinhan Yayınları'ndan Nur Bieber çevirisiyle Türkçeye kazandırılan kitabı Kırdaki Zambak ve Gökteki Kuş’ta duanın bilinen anlamını ters yüz eden, müthiş bir saptama yapar Kierkegaard. Duanın bilinen yorumuna tezat olarak Kierkegaard, duaya dinlemek yakıştırması yapar. Duanın konuşmak olduğunu sanan modern insan Tanrıdan bir karşılık gelmeyince bu yüzden Tanrı’ya küser, kızar, yok sayar.

“Hayatım insanları haberdar kılmak için hesaplanmış bir vecizedir”

 

Mizaçlar çatışması olarak tanımlar William James, antitezler savaşına dönmüş felsefe tarihini. Haksız sayılmaz. Varlıklarına ve yazgılarına temas edildikçe felsefelerini ifşa etmez mi birçok filozof? Tıpkı varlıklarına benzeyen varoluşlarıyla, önce kendilerini sonra da eserlerini var eder birçoğu. Bazen de o meşhur diyalektiğin kurucusuna dahi antitez geliştirir; modern egzistansiyalizmin kurucusu kabul edilirler. Bize de kimi zaman varlıklarından kimi zaman da var ettiklerinden varoluşlarını anlamak düşer. Evet, Hegel’in o kudretli felsefesine yaptığı antitezlerle kendine bambaşka, ayrıksı ve özerk bir yer inşa eden Kierkegaard’ı ve kastının ne olduğunu keşfedeceğiz.

 

Heidegger, Kierkegaard’ın felsefi metinlerinin yetersizliğinden bahsederken yaşamından damıtılmış yazılarının övgüye layık olduğunu söyler. Sartre da benzer şekilde (Kierkegaard’ın kendini filozof olarak addetmeyişinden cüret bularak belki) onu Hegel’in nesnel, evrensel ve akılcı felsefesine karşı, yaşamın özgüllüğünü savunan bir Hristiyan olarak görmekte ısrar eder. H. J. Blackham ise Altı Varoluşçu Düşünür kitabında bütün bunlara cevap verircesine Kierkegaard’ın “aşırılıkları kontrol eden ve ayağı yere basan diyalektik bir ustalıkla, Sokrates’in Hegel ile nasıl alay edeceğini” hayal ettiğini söyler. Çünkü o nihayetinde Sokrates’in öğrencisidir, ironisi de ondan mirastır.

“İman şövalyesi” ve aşk
Varoluşu soylu bir eylem olarak görür Kierkegaard. Çünkü ona göre önemli olan insanın tamamen, tümüyle ve tek ‘insan olma cesareti’ göstermesidir. Bu muazzam zahmeti Tanrı’nın karşısında göze alma cesareti göstermek, onun felsefesinde “iman şövalyesi” kavramına tekabül eder. Kierkegaard gibi inançlı bir egzistansiyalizm görüşüne sahip olan Ali Şeriati, kitabı Kendini Devrimci Yetiştirmek’te “Egzistansiyalizmi, insan varlığına asalet vermenin başka bir türü” olarak tasvir eder. Kierkegaard, yaşam deneyimini üç evreli şekilde tarif eder: Estetik, Törel (etik) ve Dini evreler. Bu varoluşa, tekamülü hedefleyen bir yorum gözüyle de bakılabilir. İlk evre hazcı, hedonist bir yaşama tekabül eder. Diğer evlere geçmek için estetik aşamanın aşılması zorunludur. Kierkegaard, insanda iyi adına ne varsa acının ondan doğduğunu düşünür çünkü. Ve ıstırap çekmeyi Kierkegaard, Tanrı’yla bir sırrı paylaşmak olarak görür, acıya olan bu hürmeti onun Ölümcül Hastalık Umutsuzluk ile Korku ve Titreme kitaplarındaki kasveti izah etmekte kafidir.
Kendilik felsefesi
Mükemmel aşkı, “insanın kendisini mutsuz edecek kişiyi sevmesi” olarak tanımlayan Kierkegaard, Baştan Çıkarıcının Günlüğü’nde aşikâr ettiği Regine Olsen’a olan aşkını, bir ömürlük kılabilmek adına terk eder. Böylece beraberken sınırlı gördüğü aşkı, ayrıyken sonsuz kılmak ister. Yaratıcı ile ilişki kurma biçimimiz, aşkla ilişkimizi de aşikâr etmez mi? Maşukla münasebetimiz, Yaratıcı ile münasebetimizin kötü bir taklididir belki de. Klişe ama en güzel örneği; Nietzsche’nin meşhur “Tanrı öldü” sözü. Aşka reddiyeler dizerken bile içten içe aşık olmak isteyen küskün, sitemkâr ve ihtiraslı romantikleri anımsatıyor. Aşk ve iman arasındaki bu bağıntı, aşkın tanrısallığının da en güzel ispatı değil midir? Kierkegaard’ın Tanrı ve aşkla olan münasebetini de böyle okumak mümkün.
Büyüklüğü kendi olmakta tanımlayan, can sıkıntısının dahi kendi olmayı reddetmekten kaynaklı bir çaresizlikten ileri geldiğini düşünür Kierkegaard. Ve asıl meselenin kendini anlamak, kendi varlığında Tanrı’nın ne istediğini görmek ve kendisi için gerçek olan bir hakikat bulmak olduğunu söyler. Kendisinden neredeyse bir asır önce doğan Rousseau’nun kitabında geçen “hakikat uğruna yaşamını riske atan kişi” anlamına gelen “Vitam Vero Impendenti” tabirinden haberdar mıydı bilinmez ama Kierkegaard da Yalnız Gezerin Düşleri’nin peşine takılıyordu: “Benim için hakiki olan bir hakikat bulmalıyım. Yaşayıp uğruna ölmek isteyeceğim bir fikir.” İnsanın ne olursa olsun kendisiyle yüzleşmesi gerektiğini söyler Kierkegaard çünkü insanı değiştirecek asıl şey insanın kendisidir. Bunlardan hareketle Hegel’in usçu felsefesine tutkulu antitezlerle şekillenen Kierkegaard’ın felsefeyi bir tür Kendilik Felsefesi yaptığına varılabilir.
Kitabı Ya - Ya da’da iki yaşam tarzından bahseder ve okurunu bir seçim yapmak noktasında tahrik eder. Çünkü “İnsan sonra neyi seçerse seçsin, Tanrı’yı seçmediği vakit, ya - ya da’yı da ıska geçmiş olur yahut da kendi ya - ya da’sı yüzünden mahv-u perişan olur.” Kırdaki Zambak ve Gökteki Kuş kitabında “Hiç kimse iki efendiye birden kulluk edemez” cümlesiyle başlayan vaazdan ilhamla bu durumda insanın iki seçeneğe mahkum olduğunu söyler: Ya - Ya da.
Islah edilmemiş zeka veya tinsel zeka
Akıl, ona sahip olmayanların asla göremeyeceği saklı bir hazine; aptallık, aynı yoldan defalarca geçtiği halde başka yere varmayı ümit eden bir körlük; ahmaklık kendi kendini ifşa eden bir gülünçlük; zekâysa fark edilmemesi namümkün bir yetenek. Mizaçlar kadar felsefe varsa, mizaçlar miktarınca da farklı zekâ türleri mümkün olamaz mı?
Zarafetle incelmemiş, zihinsel bir görgüyle ölçü kazanmamış, tecrübeyle akl-ı selime varamamış, ıslah edilmemiş vahşi zekâların ancak ıslah edilmesiyle kemal bir akla çıkıyor yolu. Islah edilmemiş zekâlar, uslanmazlar. Usları marazlıdır çünkü. Fikirleri dahi kırbaçlıdır onların. İlkel hazları vardır ve ancak o ilkel haz ortaklığı ile bağ kurabilirler. Islah edilmedikçe; şifa bulamaz, tekâmül edemezler. Buna tezat olarak Kierkegaard’ın zekasına ise tinsel zeka güzellemesi yapılabilir. Kierkegaard, kutsal kitaplar, büyük anlatılar ve vaazlardaki ilahi ve alegorik mesajları tinsel zekası, estetik ve felsefi dokunuşuyla başka bir hale büründürür. İbadet halinde giyinen özel elbiseler gibi kitaplarındaki mesaja uygun mahlaslarla kuşanır. Onlardan biri olan “Johannes de Silentio” Tevrat’taki İbrahim ve İshak kıssasından mülhemdir mesela.
Tanrı’nın kastı
Geçtiğimiz aylarda Pinhan Yayınları'ndan Nur Bieber çevirisiyle Türkçeye kazandırılan kitabı Kırdaki Zambak ve Gökteki Kuş’ta duanın bilinen anlamını ters yüz eden, müthiş bir saptama yapar Kierkegaard: “O dua etmenin konuşmak olduğunu sanmıştı; dua etmenin sırf susmak olmayıp, kulak vermek de olduğunu öğrenmişti. Ve bu böyledir, dua etmek kendi söylediğine kulak vermek değil, susma raddesine gelmek ve suskun kalmaktır, sabırla beklemektir, dua eden kişi Tanrıya kulak verene dek.” Duanın bilinen yorumuna tezat olarak Kierkegaard, duaya dinlemek yakıştırması yapar. Duanın konuşmak olduğunu sanan modern insan Tanrı'dan bir karşılık gelmeyince bu yüzden Tanrı’ya küser, kızar, yok sayar.
Kierkegaard’a göre müphemiye tin olduğu yerde ayartıcılık vardır. Şeytan, müphemiyetin olmadığı yerde acizdir; Tanrı ise hiç kimseyi ayartmaz. Kierkegaard, kırdaki zambak ve gökteki kuşun varlığıyla Tanrı’nın kastına kulak verir. Kırdaki zambaktan ve kuştan sükutun ilmini öğrenir. O ses, hikmetin başlangıcı Tanrı korkusu; Tanrı korkusunun başlangıcı ise sükut olduğunu söyler. O sessizlikte “Tesellinin Tanrısı”nı bulur; ilahi sevinci keşfeder. Sevinçli olmak kendine yakın olmaktır, hakikatte kendine yakın olmak ise bugünde kaim olmaktır der.
Kierkegaard, Tanrı’nın kendi varığıyla ne kastettiğini merak ediyordu. Tanrı, onun vecizesiyle bize neyi olabilir peki? Kendimizi? Hayatı? Kendi hayatımızı? Hayatın anlamının peşine düşmekten çok hayatın bize ne anlattığına kulak vermeyi… Belki de hayatın bizi anlaması değil bizim onu ve kastını anlamamız gerekiyor. Kierkegaard’dan ilhâmla: Hayat bununla bize ne kastetmiş olabilir?

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Tanzimat’la birlikte edebiyat dünyamıza giren roman ve hikâye, geçen zaman içerisinde edebiyatın merkezi haline gelmiş, yazarlar bu iki yeni türün örneklerini ardı ardına vererek oluşmaya başlayan modern Türk edebiyatının temelini inşa etmişlerdir. Özelikle romanlar, edebî dönemlerin ayrılmasında etkin rol oynamıştır.

Çocukların okumayı söküp kendi kendilerine kitap okumaya başladıkları dönem oldukça önemli ve sevimlidir. Bir şeyleri başarmış olmanın verdiği haz bir tarafa çocuğun o yaşlarda okuduğunu anlayıp sevmesi, kitapla kuracağı bağı güçlendiren bir şeydir. 23 Nisan Çocuk Bayramı’nı karşıladığımız bu güzel nisan ayında üç güzel kitapla selamlayalım çocukları.

Geride bıraktığımız yıl boyunca tecrübe ettiklerimiz neredeyse bir distopyayı andırsa da post apokaliptik / distopik hikâyelere duyduğumuz ilgi hâlâ canlılığını koruyor. Bu tür aşırı koşulların, insan doğasının gizli kalmış bazı yanlarını ortaya çıkarmasıyla güçlü hikâyeler doğurmaya yatkın olduğuna kuşku yok.

Kötü adamlar vardır; geçmişte de varlardı, gelecekte de var olacaklardır. Suç edebiyatı zeki dedektifler ve cefakâr polisler kadar, ilhamını hayattan alan ya da tamamen kurgudan ibaret olan kötü adamların omuzları üzerinde yükseliyor. Hayatının çeşitli evrelerinde büründüğü sahte kimlikleri ve ad - soyadları bir kenara bırakırsak, bu emektarlardan biri de Dimitrios Makropoulos.

 

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihî romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu’ndan daha iyisine rastlamadım.

Editörden

Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs’ın ünlü sözü geliyor: “Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır.” İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı’nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman.