Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

TARİH İLERİ GİTMİYOR; İLERİ GERİ SIÇRIYOR



Toplam oy: 1080
Rafet Arslan
Altıkırkbeş Yayınları

Sadece ileri doğru gitseydi; bazı şirketlerin sponsorluğunda gelişen “güncel sanat” yapıtlarıyla oyalanmakla yetinir, mesela 20. yüzyılın başlarında Picasso'yla Braque'ın adjunction (eklenti) nesnelerle ürettikleri kolajlarla hiç ilgilenmezdik. Ya da, eski fotoğraf albümlerini, şiirleri, karakalem illüstrasyonları kendi yapıtlarıyla birleştirip kolaj romanlara dönüştüren Max Ernst, aklımızın ucuna bile gelmezdi. Kolaj üretimini doruğa taşıyan Yeni Bauhaus, Cobra ve Letristleri çoktan unutmuş olurduk.

Aslında unuttuk galiba. 1968 sürecinde yaşanan görkemli yenilginin ardından avant-garde öldü, yükselen pop sanat kendi kültür endüstrisini yarattı. Ya da oluşan kültür endüstrisi kendine bir pop sanat yarattı, bilemiyorum artık!

Ama bildiğim tek şey var ki, tarihin sadece ileri gitmediğini, ileri geri sıçradığını kanıtlamak istercesine, öncü eylemci/yazarlar çıkıyor zaman zaman ortalığa. Uzun süredir sitüasyonist eylemlerle sürekli karşımıza çıkan, yazan, çizen, üreten Rafet Arslan, kendinin de içinde bulunduğu ya da başı çektiği manifesto(salt metin)ları ve kaleme aldığı erekte şiirleri bir kitapta topladı.

Manifestolarla, metinlerle, illüstrasyonlar ve sokak yapıtları-kolajlarla şiirlerin ne tür bir kan bağıyla bir araya gelip de aynı kitabın bünyesine yerleşebildiği gibi muhtemel bir sorunun önünü kesmek için, her türlü yaratımın doruğunda şiir olduğunu vurgulayan Isidore Isou'ya bırakıyorum sözü: “Yaratma süreci insanın en yüksek noktasıdır ve bu noktanın doruğunda sanat vardır ki sanatın en alası şüphesiz ki şiirdir.”

Kitap, Sokağın Sanatı İçin Manifesto'yla ve Erekte Şiir Manifestolarıyla başlıyor. Gerçekliğin karşısında olan, anti-oligarşik, bağımsız, liberter bir anlayışı savunan erekte şiirin ne olduğunu anlamak için “sokak”ı iyi bilmek gerekiyor. Daha doğrusu, önemli olanın sokakta yaşamak değil, sokakla yaşamak olduğunun farkına varmak gerekiyor.

Konu sokaktan açılmışken, bir savaş alanı olarak da ele alabileceğimiz şehirleri Porno-Politik Manifesto çerçevesinde tekrar gözden geçirmemiz gerekebilir. Elbette Paris Komünü'nün (sonradan göz göre göre kaybettiğimiz) kazanımlarını da unutmadan ve “Şehircilik diye bir şey yoktur, o sadece Marx'ın kullandığı anlamda bir ideolojidir” diyen Debord'un sözlerini de kulağımıza küpe yaparak!

Bu kaotik kitap, sözü fazla evirip çevirmeden mutant sanat için çağrı yapıyor bize. Şiirin metafiziğine girebilmemiz için gereken kapıları aralıyor, gerçeğin pornografisini gözler önüne seriyor, toplum düşmanı olmanın yolunu yöntemini gösteriyor, Portishead'le başlayan yeni devrimci marşlar öneriyor. Bütün bunları yaparken de, kendini anlamayı da anlatmayı da reddeden, bu dünyada cehennemi arayan Rimbaud'yla, toplumdan haz almasını ve aldığı hazzı sonuna kadar yaşamasını isteyen Sade'la, kendi metafizik sistemini yaratan William Blake'le, gerçeklikle tüm bağını bir tek Jenny Collon imgesi için terk eden Nerval'le, ancak ayyaşken insanlığa katlanabilen Poe'yla, tanrıya ve insana savaş açan Lautreamont'la, mutluluğu, beraber yaşayabileceği değil, beraber ölebileceği partnerinde arayan Von Kleist'le, uyuşturucuyla ölmeyi seçen Anna Kavan'la, hayatı acı, dışlanma ve kapatılmayla geçen Artaud'la kesişiyor yolu.

Kısacası Çağdaş Sanat Manifestoları, büyük bir sorunun ortasında olduğumuzu yüzümüze vurmak için derlenip toparlanmış, birçok kişinin emeğini aynı süzgeçten geçirmiş bir kitap. Peri masallarının toplum içinde yayılıp rasyonelleşmesine dair bir amaç yoksa, sonsuz bir lunapark yaşamına inanılmıyorsa, hiçbirimiz sanrı vericilerden daha kuvvetli değilsek, masal evlerinde gerçek yaşamlar sürdürülmüyorsa, sonsuz oyun henüz başlamamışsa, mikro topluma henüz ulaşamamışsak, bugünümüzden dolayı geleceğimizi yaşayamıyorsak ve hepsinden önemlisi, henüz harekete geçememişsek gerçekten de büyük bir sorunun ortasındayız demektir!

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.