Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Teknolojisiz Bir Yaşam



Toplam oy: 9
Bir TV platformu tarafından yayınlanan The Social Dilemma adlı belgesel hayli konuşuldu. Sosyal medyanın kötü yönlerine odaklanan belgeseli sosyal medyadan övmenin ironik olduğundan bahsederek övdü insanlar, biraz da çekinerek.

Teknoloji hayatımıza sirayet ettikçe, ondan kaçış yollarına dair anlatılara, bilimin kötü yönlerine odaklanan hikâyelere daha sık rastlar olduk; hem filmlerde hem kitaplarda. Bu ay, Netflix tarafından yayınlanan The Social Dilemma adlı belgesel hayli konuşuldu. Sosyal medyanın kötü yönlerine odaklanan belgeseli sosyal medyadan övmenin ironik olduğundan bahsederek övdü insanlar, biraz da çekinerek. Primitive Technology adlı, kaba tabirle teknolojik araç gereç olmadan yabanda yaşayan bir adam kurmacasını anlatan kanalın 10 milyondan fazla abonesi var, toplam izlenmesiyse bir milyara yakın. Teknolojiden herkes şikâyetçi, ama bununla ilgili harekete geçen çok az sayıda insan var.

 

Biraz tartışmalı bir konu aslında, belgeselin de dediği gibi, bir dilemmadan bahsediyoruz. Herkes Black Mirror övüyor, sosyal medyanın zararları hususunda herkes aynı fikirde – tüm bunlarda, Lincoln’a mal edilen o sözü hatırlamamak mümkün değil. Arabaların modern hayatta yeni yeni yer etmeye başladığı dönemde, Lincoln arabaların atların yerini hayatta alamayacağını belirtmiş. İnternete karşı durmanın bir anlamda değirmenlere karşı durmaktan farksız olduğu bir dönemde, tüm bu uzak durma çabalarını tutuculuk olarak görmek de mümkün. Demem o ki, teknoloji zararlı diyen kimsenin cesaret edemediği bir şeyin altına elini koymak yazar Mark Boyle’a düşmüş. Bu konuda bir şeyler yapması gerektiğini düşünüyor Boyle ve Eve Giden Yol kitabında, teknolojisiz hayata dair deneyimlerini aktarıyor bizlere. Hem de bu yaşam tarzı sadece sosyal medyayı bırakmak gibi kimine göre basit bir deneyimden ibaret değil; Boyle, tüm teknolojik nimetlerden elini ayağını çekiyor, İrlanda’da bir köyde kendi kulübesini inşa ediyor ve tarımla uğraşmaya başlıyor.

Sosyal ikilem
Netflix belgeseli The Social Dilemma’dan bahsetmiştik. Yazar Afşin Kum, belgeselle ilgili şöyle bir tweet atmış: “Bu filmi Twitter’dan tavsiye etmek biraz oksimoron gibi olacak ama herkesin Netflix belgeseli The Social Dilemma’ya bir göz atmasında fayda var.” Oksimoron gibi olacak… Evet, sosyal medyayı sosyal medyada kötülemek, bariz bir oksimoron. Afşin Kum gibi, Mark Boyle da bunun farkında. Sosyal medyayı bırakma deneyimini şöyle aktarıyor: “Birçok arkadaşım [sosyal medyayı] tamamen bırakmak yerine görüşlerimi sistemin kendi silahıyla dile getirmemi tavsiye etti. Ama kendi kullandığın şey için ancak bir noktaya kadar eleştirel olabilirsin. Bir şeyin kötü olduğunu söylemenin en iyi yolu ondan feragat etmektir.” Bu görüşünü biraz radikal bir yere taşıyor Boyle ve her şeyden vazgeçiyor; öyle ki tüm kitabı kâğıt ve kalemle yazıp sonra dizgiye gönderiyor. Kitap içinde kendi mürekkebini yaratma çabası da var, kendi avını yakalama yeteneğini, balıkçılık ve tarımını geliştirmesi de.
Çağdaş bir Robinson Crusoe
Boyle’ın kitabını okurken –kitabın kimi bölümlerinde, Boyle’ın e-postasını son kez kontrol etmesi değil fakat balık tutmak, eski bir fıçıdan fırın yaratmak gibi gittikçe ilkelleşen bölümlerinde– akla Robinson Crusoe’nun gelmemesi biraz zor. Robinson, gemisi büyük bir kaza geçirdikten ve tüm tayfa öldükten ve kendini bir adada bulduktan sonra, bir medeniyet inşasına girişmiş ve her şeyi sıfırdan kurmaya çalışmıştı. Medeniyetin olmadığı bu yerde dahi saatlerin kendisine yetmediğini görürüz Crusoe’da; Boyle da kimi zaman bundan mustarip. Fakat, en azından internetsiz hiçbir işini göremeyen ya da “o mecrada” olmayı seven benim gibi, aslında biraz daha internetin içine doğan kuşak için, Boyle’ın bu girişiminin sebebi bir miktar havada kalabiliyor. İnsan arada bir durup Boyle’ın neden böyle bir zahmete girdiğini anlamaya çalışmıyor değil. Otantik bir havası var tabii, tarımla uğraşmanın, avlanmanın ya da en basitinden güneşin doğuşuna ve batışına şahit olabilme özgürlüğünün çekiciliği bir miktar merak uyandırıyor, yine de kitabı okurken içten içe bu motivasyonla empati kuramayabiliyorsunuz. Boyle’ın deneyimini, aylar boyu olmasa da iki-üç hafta yaşamak, herkese iyi gelebilir. Bu hikâyeyi merak edenler, kitabın yanı sıra, yazarın Ted konuşmasını da YouTube’ta bulabilirler. Buyurun, size bir oksimoron daha…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Argo deyince aklımıza bir dizi kaba, galiz söz yığını geliyor. Her kötü söz otomatikman üzerinde argo yazan bir çuvala istifleniyor. Argoyu anlamak bu kadar kolay olsaydı bu sayfada yer vermeye, hakkında bir şeyler söylemeye değecek bir kavram olarak değerlendirmeye gerek olmazdı.

 

Fransız filozof René Descartes’ın beden ve ruh düalizmine dayalı rasyonalizmiyle başladığı addedilen modern felsefeye dair yazılmış felsefe tarihi kitaplarının birçoğunda bu felsefenin gelişimi içinde bir yandan Spinoza’nın tek töze dayalı felsefesi ile Leibniz’in monadlara dayalı çok tözlü felsefesi rasyonalist felsefenin mümkün devam yolları olarak Descartes’la bağlantılandırılırken, diğer ya

Olga ölene kadar Avda Trajedi bildiğimiz Rus romanları şeklinde ilerler. Bildiğimiz Rus romanlarından kastım, ilk modernler olarak tasnif edilen Tolstoy ve Dostoyevski romanlarıdır. Olga’yı öldürdükten sonra Anton Çehov, bu çemberi kırmaya çalışır. Ve bunu başarır da.

 

Erken yaşta intiharı seçmesine rağmen dünya edebiyatında unutulmaz izler bırakan Cesare Pavese (d:9 Eylül 1908 – ö:27 Ağustos 1950), 1935 – 1950 yılları arasında tuttuğu günlüklerinde 10 Kasım 1938 tarihinde yazdıklarına şöyle başlamıştır: “Hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır edebiyat.” Pandemi sürecinin tek güzel tarafı, kendimize ait daha fazla vaktimiz olması sanırım.

Sinema-TV okuduğum yıllarda hocalarımdan öğrendiğim ve sonrasında, yayıncılık hayatımda da epeyce işime yarayan bir bilgidir: “Film, jenerikte başlar.” Çünkü, izleyiciyi az sonra izleyeceği filme hazırlar jenerik görüntüler; ister isimler aksın, ister yapım şirketlerinin kocaman logoları (ki dikkat edin, her filmde o filmin atmosferini yansıtan bir şekilde karşımıza çıkar aslında bunlar) dönüp

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.