Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Teknolojisiz Bir Yaşam



Toplam oy: 13
Bir TV platformu tarafından yayınlanan The Social Dilemma adlı belgesel hayli konuşuldu. Sosyal medyanın kötü yönlerine odaklanan belgeseli sosyal medyadan övmenin ironik olduğundan bahsederek övdü insanlar, biraz da çekinerek.

Teknoloji hayatımıza sirayet ettikçe, ondan kaçış yollarına dair anlatılara, bilimin kötü yönlerine odaklanan hikâyelere daha sık rastlar olduk; hem filmlerde hem kitaplarda. Bu ay, Netflix tarafından yayınlanan The Social Dilemma adlı belgesel hayli konuşuldu. Sosyal medyanın kötü yönlerine odaklanan belgeseli sosyal medyadan övmenin ironik olduğundan bahsederek övdü insanlar, biraz da çekinerek. Primitive Technology adlı, kaba tabirle teknolojik araç gereç olmadan yabanda yaşayan bir adam kurmacasını anlatan kanalın 10 milyondan fazla abonesi var, toplam izlenmesiyse bir milyara yakın. Teknolojiden herkes şikâyetçi, ama bununla ilgili harekete geçen çok az sayıda insan var.

 

Biraz tartışmalı bir konu aslında, belgeselin de dediği gibi, bir dilemmadan bahsediyoruz. Herkes Black Mirror övüyor, sosyal medyanın zararları hususunda herkes aynı fikirde – tüm bunlarda, Lincoln’a mal edilen o sözü hatırlamamak mümkün değil. Arabaların modern hayatta yeni yeni yer etmeye başladığı dönemde, Lincoln arabaların atların yerini hayatta alamayacağını belirtmiş. İnternete karşı durmanın bir anlamda değirmenlere karşı durmaktan farksız olduğu bir dönemde, tüm bu uzak durma çabalarını tutuculuk olarak görmek de mümkün. Demem o ki, teknoloji zararlı diyen kimsenin cesaret edemediği bir şeyin altına elini koymak yazar Mark Boyle’a düşmüş. Bu konuda bir şeyler yapması gerektiğini düşünüyor Boyle ve Eve Giden Yol kitabında, teknolojisiz hayata dair deneyimlerini aktarıyor bizlere. Hem de bu yaşam tarzı sadece sosyal medyayı bırakmak gibi kimine göre basit bir deneyimden ibaret değil; Boyle, tüm teknolojik nimetlerden elini ayağını çekiyor, İrlanda’da bir köyde kendi kulübesini inşa ediyor ve tarımla uğraşmaya başlıyor.

Sosyal ikilem
Netflix belgeseli The Social Dilemma’dan bahsetmiştik. Yazar Afşin Kum, belgeselle ilgili şöyle bir tweet atmış: “Bu filmi Twitter’dan tavsiye etmek biraz oksimoron gibi olacak ama herkesin Netflix belgeseli The Social Dilemma’ya bir göz atmasında fayda var.” Oksimoron gibi olacak… Evet, sosyal medyayı sosyal medyada kötülemek, bariz bir oksimoron. Afşin Kum gibi, Mark Boyle da bunun farkında. Sosyal medyayı bırakma deneyimini şöyle aktarıyor: “Birçok arkadaşım [sosyal medyayı] tamamen bırakmak yerine görüşlerimi sistemin kendi silahıyla dile getirmemi tavsiye etti. Ama kendi kullandığın şey için ancak bir noktaya kadar eleştirel olabilirsin. Bir şeyin kötü olduğunu söylemenin en iyi yolu ondan feragat etmektir.” Bu görüşünü biraz radikal bir yere taşıyor Boyle ve her şeyden vazgeçiyor; öyle ki tüm kitabı kâğıt ve kalemle yazıp sonra dizgiye gönderiyor. Kitap içinde kendi mürekkebini yaratma çabası da var, kendi avını yakalama yeteneğini, balıkçılık ve tarımını geliştirmesi de.
Çağdaş bir Robinson Crusoe
Boyle’ın kitabını okurken –kitabın kimi bölümlerinde, Boyle’ın e-postasını son kez kontrol etmesi değil fakat balık tutmak, eski bir fıçıdan fırın yaratmak gibi gittikçe ilkelleşen bölümlerinde– akla Robinson Crusoe’nun gelmemesi biraz zor. Robinson, gemisi büyük bir kaza geçirdikten ve tüm tayfa öldükten ve kendini bir adada bulduktan sonra, bir medeniyet inşasına girişmiş ve her şeyi sıfırdan kurmaya çalışmıştı. Medeniyetin olmadığı bu yerde dahi saatlerin kendisine yetmediğini görürüz Crusoe’da; Boyle da kimi zaman bundan mustarip. Fakat, en azından internetsiz hiçbir işini göremeyen ya da “o mecrada” olmayı seven benim gibi, aslında biraz daha internetin içine doğan kuşak için, Boyle’ın bu girişiminin sebebi bir miktar havada kalabiliyor. İnsan arada bir durup Boyle’ın neden böyle bir zahmete girdiğini anlamaya çalışmıyor değil. Otantik bir havası var tabii, tarımla uğraşmanın, avlanmanın ya da en basitinden güneşin doğuşuna ve batışına şahit olabilme özgürlüğünün çekiciliği bir miktar merak uyandırıyor, yine de kitabı okurken içten içe bu motivasyonla empati kuramayabiliyorsunuz. Boyle’ın deneyimini, aylar boyu olmasa da iki-üç hafta yaşamak, herkese iyi gelebilir. Bu hikâyeyi merak edenler, kitabın yanı sıra, yazarın Ted konuşmasını da YouTube’ta bulabilirler. Buyurun, size bir oksimoron daha…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çocukluk yıllarımın büyük bir bölümünü ailemizin yaylak ve kışlak hayatı yaşaması nedeniyle dağlarda geçirdim. Ailemizin yaşadığı hatırı sayılır bir geçmişi olan bir köyümüz vardı, ancak hayvancılıkla uğraşanlar ilkbahardan sonbahara kadar dağlara kurdukları sayalarda vakitlerini geçirirlerdi.

Ev dediğimiz şey, içinde yaşadığımız, yediğimiz, içtiğimiz, kararlar aldığımız, güldüğümüz, ağladığımız, öfkelendiğimiz, âşık olduğumuz, seviştiğimiz, acı çektiğimiz, uyuduğumuz, hayal kurduğumuz, rüya gördüğümüz, yas tuttuğumuz, zaman zaman mağaraya kapanır gibi içine kapanıp yaralarımızı iyileştirdiğimiz yer. Sığınağımız aslında.

Takvimler 1990’lı yılları gösterirken “bilimkurgu mu yoksa kurgubilim mi” diye özetleyebileceğimiz bir tartışma vardı. İngilizce “Science fiction” kavramına dilimizde bir karşılık arayışı devam ediyordu o yıllarda. Hâlâ da mesele tam olarak çözülmüş değil. Zira Türk Dil Kurumu’nun tercihi “bilim kurgu” olsa da hâlâ bilimkurgu şeklinde yazmayı tercih edenler azımsanmayacak kadar çok.

Uzun ve ‘yeni bir dünya’ düzenine alışmaya çabaladığımız bir yılı geride bırakmak üzereyiz. Eskiden, çok da eski değil, geçen yıl aralık ayında yeni yıla umutla girmiştik oysaki… Tüm hayatımız değişti. Pandemi nedeniyle yeni alışkanlıklar edindik hepimiz. Evden çıkarken cüzdan, anahtar ve telefon kontrolü yaparken ilk sıraya maskeyi ekledik bu yıl.

Edebiyatın hemen her dalında eser vermek, sanırım 19’uncu de Lorme “Aşk Çelengi” demekmiş. yüzyıl şairlerinin bir özelliğidir. Onlar şiir yazar, hikâyeye bulaşır, romanla uğraşır, deneme ve piyesleriyle de anılırlar. Mesela Türk edebiyatında Namık Kemal de öyledir. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmed Midhat Efendi… Örnekler çoğaltılabilir. Victor Hugo da aynı kuşaktandır.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.