Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Telefon Kulübesinde Bile, Telefondan Sızabilir Kötülük



Toplam oy: 950
Anne Sexton
Çekirdek Sanat Yayınları


Beden; ruhun kaportası! Kimine göre de ev sahibi. Ve gün gelir, beden atlar aşağıya o pencereden (Ya da itilir ruh tarafından aşağıya). Tıpkı Anne Sexton’ın ölüme atlaması gibi. “Ama intiharın özel bir dili var. Marangozlar gibi; onlar hangi aletin iyi çalıştığını bilmek isterler. Neden yaptıklarını hiç sormazlar,” der Sexton, Ölmeyi İstemek adlı şiirinde.
Kuşkusuz yaşlanmadan ölmek arzusu da vardır bu düşüncede.  Anne Sexton vücudundaki herhangi bir organın iflas etmesine, yani yaşlanmasına izin vermez ama ruhunun iflas etmesi hiç de zor değildir. Çünkü “birisi birisini öptüğünde ya da sifonu çektiğinde, bir topun içinde oturan ve ağlayan” onun diğer yarısıdır. İçindeki asıl ben ve görünen ben farklıdır. Ve tüm insanlar için geçerlidir bu. Yani taktığımız maskeler. Deri ve beden o nedenle şiirlerinde çokça geçer, deri ya da beden bir kılıftır. Oysa o kılıfı yırtıp çıkmak ister. Derisiz kalmak, çıplak kalmak aynı zamanda ölüm isteğini de her seferinde vurgulamasına işaret eder. Tüm yalınlığıyla gerçeği kucaklamak ya da arınmak da diyebiliriz buna. Kendi adına istediği arınma, aynı zamanda insanlığın da tümden arınması dileğidir.

Örneğin Auschwitz’den Sonra adlı şiirinde “ her gün, her nazi /sabah saat sekizde bir bebek aldı/ onu kahvaltı için soteledi/ kızartma tavasında/…. İnsan kötüdür/ yanması gereken bir çiçektir insan/ yüksek sesle söylerim. / İnsan, çamurla dolu bir kuştur/… Küçük pembe ayaklarıyla, sihirli parmaklarıyla/ bir tapınak değil, ama umumi bir helâdır insan/ yüksek sesle söylerim…”

Ölmek; arınmak ve tüm kötülüklerden, kendi kaosundan kurtulmanın yoludur. Aynı zamanda korkularının da sonudur. Ölünce, ölmekle ilgili korkuları da geçecektir. Hatta bu korkusunu yenmek için şiirlerinin bir kısmında bir tabut yaptırıp içine girer, ölümün provasını önceden kurgular Sexton ve hesaplaşır Tanrı’yla Ölü Kral şiirinde. “Mavi yüzlü Tanrı’yı, zorbalığını ve mutlak krallığını ortaya çıkaracağım” der. Çünkü öldüğünde tüm korkuları bitecek, bir anlamda da Tanrı’yla eşitlenmiş olacaktır. (Zaten kendini Tanrı’nın yerine koyma tavrı çokça rastlanır şiirlerinde; mesela İç Savaş adlı şiirinde.) Çünkü Tanrı’nın da derisiz, bedensiz olduğunu düşünür. Kendisinin de öldükten sonra bir bedeni, şekli olmayacaktır. Ama Tanrı, aynı insan gibi bir beden içinde olmayı arzular. Mesela; Yeryüzü adlı şiirinde şöyle der Sexton: “O hepsinden çok bedenleri kıskanır /bedeni olmayan Tanrı… ruhu çok fazla kıskanmaz/ tümüyle ruhtur zaten/ bir beden içinde barınmak ister/ aşağıya in ve yeryüzüne bir yıkanma armağan et/ şimdi ve sonra.”

Mavi önemli bir imgedir Anne Sexton’un şiirlerinde. Tanrı’nın yüzü mavidir, annesin gözleri, kendi gözleri ve bazı mağaraların duvarları… Mavi hem bilgeliği, hem de özgürlüğü simgeler. Yalnızlık, hüzün ve sonsuzluğu da ifade eder. Ancak annesinin gözlerinin mavisi yıkımdır. Mavi renk psikolojide iştah kapatıcı bir renk olarak da geçer. Şiirlerinde ağız imgesinin sıklıkla geçmesi de mavi renkle ilişkilendirilebilir. Evet, bazı şiirlerinde mağara duvarları mavidir ama bazen de ağız gibi karanlıktır. Ağzın mağaraya benzetilmesi, ağzın karanlık olması, doygunluk hissiyle alakalıdır. Hayata karşı iştahının kapalı olması, bebekken annesinin sütüyle kurduğu ilişki ya da anne sevgisi eksikliği; hepsi annesinin gözlerinin renginde kayboluyor olmalı.

Salt annesiyle değil, babasıyla da problemler yaşar. Derisinin Yosunu adlı şiirde: “Annenin gözlerinde batmak ve konuşmamak. Kara oda aldı bizi/ bir mağara ya da bir ağız gibi/ ya da kapalı bir karın gibi /soluğumu tuttum, baba oradaydı, başparmakları, iri kafatası, dişleri /bir tarla ya da şal gibi büyüyen saçları/ Derisinin yosununun yanına uzandım, yabancılaşana dek.” der Sexton. Bu şiirin girişinde eski Arabistan’da kızların canlı canlı babalarının yanına, kabilelerin tanrıçalarına adak olarak gömülmesine bir gönderme yapar. Sexton da hayata kurban edilmiştir babası tarafından. Ve her şeye yabancılaşmıştır ta en başından. O nedenle şiirinde geçen kilit imgesi, kapıların açılmasından çok, gözlerin açılması ve görmekle ilgilidir.

Dolayısıyla çocukluktan kalma bu travmada, ileriki yaşamında depresif bir ruh haline ve alkolizme giden yolda ailesinin izi olmalı ki, onlardan hep düşmanca söz eder. Özellikle babasının onu taciz etmesi, annesinin ilgisizliği, sonrasında evliliğinde yaşadığı mutsuzluk ve doğumlardan sonra artan depresyon, şiirlerindeki o yoğun öfkenin ya da intihar teşebbüslerinin nedenlerine belli bir oranda açıklık getirebilir.

Ancak ailesinin “Başkaların güller gördüğü yerde Anne kan pıhtıları gördü” diye bir savunma yatığını öğreniriz Kilitli Kapılar’ın önsözünden.

Doğru mudur bilemem: “Ama çok fazla hisseder yazan bir kadın./ Bu kendinden geçişleri ve kehanetleri… Bir yazar özellikle bir casustur, sevgili aşk, ben o kızım.”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.