Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Telefon Kulübesinde Bile, Telefondan Sızabilir Kötülük



Toplam oy: 1032
Anne Sexton
Çekirdek Sanat Yayınları


Beden; ruhun kaportası! Kimine göre de ev sahibi. Ve gün gelir, beden atlar aşağıya o pencereden (Ya da itilir ruh tarafından aşağıya). Tıpkı Anne Sexton’ın ölüme atlaması gibi. “Ama intiharın özel bir dili var. Marangozlar gibi; onlar hangi aletin iyi çalıştığını bilmek isterler. Neden yaptıklarını hiç sormazlar,” der Sexton, Ölmeyi İstemek adlı şiirinde.
Kuşkusuz yaşlanmadan ölmek arzusu da vardır bu düşüncede.  Anne Sexton vücudundaki herhangi bir organın iflas etmesine, yani yaşlanmasına izin vermez ama ruhunun iflas etmesi hiç de zor değildir. Çünkü “birisi birisini öptüğünde ya da sifonu çektiğinde, bir topun içinde oturan ve ağlayan” onun diğer yarısıdır. İçindeki asıl ben ve görünen ben farklıdır. Ve tüm insanlar için geçerlidir bu. Yani taktığımız maskeler. Deri ve beden o nedenle şiirlerinde çokça geçer, deri ya da beden bir kılıftır. Oysa o kılıfı yırtıp çıkmak ister. Derisiz kalmak, çıplak kalmak aynı zamanda ölüm isteğini de her seferinde vurgulamasına işaret eder. Tüm yalınlığıyla gerçeği kucaklamak ya da arınmak da diyebiliriz buna. Kendi adına istediği arınma, aynı zamanda insanlığın da tümden arınması dileğidir.

Örneğin Auschwitz’den Sonra adlı şiirinde “ her gün, her nazi /sabah saat sekizde bir bebek aldı/ onu kahvaltı için soteledi/ kızartma tavasında/…. İnsan kötüdür/ yanması gereken bir çiçektir insan/ yüksek sesle söylerim. / İnsan, çamurla dolu bir kuştur/… Küçük pembe ayaklarıyla, sihirli parmaklarıyla/ bir tapınak değil, ama umumi bir helâdır insan/ yüksek sesle söylerim…”

Ölmek; arınmak ve tüm kötülüklerden, kendi kaosundan kurtulmanın yoludur. Aynı zamanda korkularının da sonudur. Ölünce, ölmekle ilgili korkuları da geçecektir. Hatta bu korkusunu yenmek için şiirlerinin bir kısmında bir tabut yaptırıp içine girer, ölümün provasını önceden kurgular Sexton ve hesaplaşır Tanrı’yla Ölü Kral şiirinde. “Mavi yüzlü Tanrı’yı, zorbalığını ve mutlak krallığını ortaya çıkaracağım” der. Çünkü öldüğünde tüm korkuları bitecek, bir anlamda da Tanrı’yla eşitlenmiş olacaktır. (Zaten kendini Tanrı’nın yerine koyma tavrı çokça rastlanır şiirlerinde; mesela İç Savaş adlı şiirinde.) Çünkü Tanrı’nın da derisiz, bedensiz olduğunu düşünür. Kendisinin de öldükten sonra bir bedeni, şekli olmayacaktır. Ama Tanrı, aynı insan gibi bir beden içinde olmayı arzular. Mesela; Yeryüzü adlı şiirinde şöyle der Sexton: “O hepsinden çok bedenleri kıskanır /bedeni olmayan Tanrı… ruhu çok fazla kıskanmaz/ tümüyle ruhtur zaten/ bir beden içinde barınmak ister/ aşağıya in ve yeryüzüne bir yıkanma armağan et/ şimdi ve sonra.”

Mavi önemli bir imgedir Anne Sexton’un şiirlerinde. Tanrı’nın yüzü mavidir, annesin gözleri, kendi gözleri ve bazı mağaraların duvarları… Mavi hem bilgeliği, hem de özgürlüğü simgeler. Yalnızlık, hüzün ve sonsuzluğu da ifade eder. Ancak annesinin gözlerinin mavisi yıkımdır. Mavi renk psikolojide iştah kapatıcı bir renk olarak da geçer. Şiirlerinde ağız imgesinin sıklıkla geçmesi de mavi renkle ilişkilendirilebilir. Evet, bazı şiirlerinde mağara duvarları mavidir ama bazen de ağız gibi karanlıktır. Ağzın mağaraya benzetilmesi, ağzın karanlık olması, doygunluk hissiyle alakalıdır. Hayata karşı iştahının kapalı olması, bebekken annesinin sütüyle kurduğu ilişki ya da anne sevgisi eksikliği; hepsi annesinin gözlerinin renginde kayboluyor olmalı.

Salt annesiyle değil, babasıyla da problemler yaşar. Derisinin Yosunu adlı şiirde: “Annenin gözlerinde batmak ve konuşmamak. Kara oda aldı bizi/ bir mağara ya da bir ağız gibi/ ya da kapalı bir karın gibi /soluğumu tuttum, baba oradaydı, başparmakları, iri kafatası, dişleri /bir tarla ya da şal gibi büyüyen saçları/ Derisinin yosununun yanına uzandım, yabancılaşana dek.” der Sexton. Bu şiirin girişinde eski Arabistan’da kızların canlı canlı babalarının yanına, kabilelerin tanrıçalarına adak olarak gömülmesine bir gönderme yapar. Sexton da hayata kurban edilmiştir babası tarafından. Ve her şeye yabancılaşmıştır ta en başından. O nedenle şiirinde geçen kilit imgesi, kapıların açılmasından çok, gözlerin açılması ve görmekle ilgilidir.

Dolayısıyla çocukluktan kalma bu travmada, ileriki yaşamında depresif bir ruh haline ve alkolizme giden yolda ailesinin izi olmalı ki, onlardan hep düşmanca söz eder. Özellikle babasının onu taciz etmesi, annesinin ilgisizliği, sonrasında evliliğinde yaşadığı mutsuzluk ve doğumlardan sonra artan depresyon, şiirlerindeki o yoğun öfkenin ya da intihar teşebbüslerinin nedenlerine belli bir oranda açıklık getirebilir.

Ancak ailesinin “Başkaların güller gördüğü yerde Anne kan pıhtıları gördü” diye bir savunma yatığını öğreniriz Kilitli Kapılar’ın önsözünden.

Doğru mudur bilemem: “Ama çok fazla hisseder yazan bir kadın./ Bu kendinden geçişleri ve kehanetleri… Bir yazar özellikle bir casustur, sevgili aşk, ben o kızım.”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Birgül Oğuz’un 2012’de çıkan son kitabı Hah’ın ardından, nihayet, İstasyon geçtiğimiz yılın son döneminde yayınlandı. “Okullu” bir edebiyatçı olan Oğuz, İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki Karşılaştırmalı Edebiyat lisansı ve Kültürel İncelemeler yüksek lisansının ardından, Moda Sahnesi’nde edebiyat dersleri verdi.

Mizah kulakta komik çınlasa da ciddi bir mesele. Hele de insanların öncelikli değer verdiği, hayatını etrafında biçimlendirdiği, eleştirisini önemsediği, hassasiyet kapsamındaki konulara değdiğinde tam anlamıyla barut fıçısına dönen bir mesele.

Spor muhabirliği yaparak başlamıştım metin yayınlamaya. Fenerbahçe’yle ilgili bir haber yazmıştım, ilk imzamı orada gördüm. O gazete sayfasını çerçevelettim, hâlâ saklarım. Farklı konularda yazılar yazsam da aslında üç aşağı beş yukarı aynı konular arasında gidip geliyorum. Bilmediğim hiçbir konuda da yazmamaya çalışıyorum.

 

-Queensryche / Lady Jane eşlik edebilir bu yazıya-

 

Hayranı olduğum, yarattığı “Oulipo” akımıyla edebiyat alanında yepyeni ve oldukça da neşeli bir sayfa açan şair ve yazar Raymond Queneau’nun dilimize Tahsin Yücel tarafından kazandırılan Zazie Metroda romanını bilir misiniz? (Bence bilmelisiniz!) Annesi, küçük Zazie’yi birkaç günlüğüne Paris’e, dayısının yanına getirir.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.