Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Üçlemenin sonunda, bir hüzünlü aşk ve veda...



Toplam oy: 1329
Filiz Özdem
Yapı Kredi Yayınları

Ermeni asıllı olduğunu öğrenen bir genç kadının hikayesiyle başlıyordu ilkin. Kökeninin “ötekine” dayandığını öğrendikten sonra kendi de “öteki”leşen kahramanımızın gözünden yaşama dair kişisel, politik bir sorgulamaydı. Bu kişisel-politik sorgulama ikincisinde de bir delinin gözünden devam ediyordu. Deliliğin sınırsız bir özgürlükle trajedi arasında mekik dokuyan o ipeksi haliydi yazarın dillendirdiği... Filiz Özdem’in “Veda Üçlemesi” benliğin parçalanışı ve bu parçalanışın katalizörü ‘aşk’la devam edip, sonlanıyor “Yalan Sureleri” ile.  Zamanın belli bir parçasında aynılaşan çok farklı yaşamları, çok farklı hikayeleri bir üçlemede biraraya getiren yazar, noktayı aşkla koymayı tercih ediyor.

“Yalan Sureleri” her şeyden önce bir aşk romanı. Dakika dakika en baştan yaşanan bir aşkı ve bu aşk ekseninde sorgulanan yaşamı işaret ediyor. Özdem belki de pek çoğumuzun gün içinde defalarca yaptığı bu istemsiz eylemi romanlaştırıyor. Aşkı anlatmak demek, kelimenin o meşum anlamında içerdiği bir kaybedişe sürüklenmek demek aslında. Bu anlamda romanın kahramanı Gözde de, onu anlatan yazar da kaybedişi daha en baştan kabulleniyorlar.

Gözde Kuzey’e duyduğu saplantılı aşkı ve onunla yaşadıklarını tekrar tekrar gözden geçirirken arka planda bir ailenin beş kuşak kadınlarının kırık tarihi tekrar ediliyor.  Yalnız kalan, yalnız ölen kadınlar bunlar. İki kocasını da genç yaşta kaybeden Şazimet Uzun, kocasını yine onun gibi genç yaşta yasak aşka kurban veren kızı Dilruba Yazmacı, kendinden yirmi yaş büyük bir adamla evlenip annesi gibi genç yaşta dul kalan Kaniye Hamzagil, kendisini aldatan kocasını ölene dek affetmeyip yalnız yaşamayı tercih eden Şayeste Veziroğlu ve kızı Gözde Veziroğlu. Erkekleri hayatlarından bir şekilde çok genç yaşta çıkan bu kadınların ortak özellikleri, yüreklerindeki aşkın ve tutkunun yaşamlarından bir türlü çıkamaması. Bu yalnız, güçlü ama bir o kadar hüzünlü kadınların kaderi kahramanımız Gözde Veziroğlu’nda nihayetleniyor.

Gözde’nin altı aylıkken kaybettiği kocası Bulut’la başlayan ve onun ardından hayatına bir girip bir çıkan Kuzey’le devam eden mutsuz aşk hayatı, erken yaşta yakalandığı kanserle bir anlamda taçlanır. Mutsuzluğu bedenine fazla geliyor, ölümünü ise uzatmak istemiyordur çünkü. “Üstü hafifçe aralanmış tuhaflığın geçmişten mi, şimdiden mi, yoksa gelecekten mi haberler verdiğini bilmiyordum. Hatırlama mı bütün bunlar, uyarı mı, haber mi... Bunu da bilmiyorum... Var olan bütünlüğümün içinden bakarak söyleyebilirim ki, işaret taşları onlar, belki de başka bir zamanın zeminine dikilmiş; ama ben henüz ne o zamandayım ne de onun zemine basmaya muktedirim.” İşaret taşlarıyla ilerliyor “Yalan Sureleri”, Gözde’nin benliği bölünüp parçalara ayrıldıkça her işaret taşı benliğin başka bir yüzüne dönüşüyor.

Ancak Yalan Sureleri’nin kahramanı Gözde, her ne kadar tek tek anlamlandırıyorsa da benliğinin işaret taşlarını, hikaye ister istemez okurunun yüzüne kapanıyor. Aşkın anlatımı kahramanın ruh durumuna yaklaştırsa da bizleri, git gide hikayeden koparıyor. Daha doğru bir söyleyişle, Gözde’nin Kuzey’e duyduğu aşkın anlatımı, onunla tamamlanan, bütünlenen beş kuşak kadının zengin hikayesini ne yazık ki gölgede bırakıyor. Yazarın sözüne cimri d avrandığı arka planın eksik taşları kahramanımızın duyduğu saplantılı aşkla özdeşim kurmamızı engelleyip, bir anlamda aşkı anlamdan bağımsız kılıyor. Yalan Sureleri, keşke dedirtiyor insana, yazar keşke bu “Yalnız kalan, yalnız ölen kadınlar ağacını” bir parça daha anlatmayı tercih etseydi. Kadınların talihi de tarihi de bir olan o hüzünlü büyük hikayenin önündeki perdeyi tamamen açabilseydi. İşte o zaman bugünün acısını da, aşkını da genetik sapmalarını ve saplantılarını da daha iyi anlamlandırabilirdik.

Ancak her şey bir yana, diyebilirim ki “Korku Benim Sahibim”, “Düş Hırkası” ve “Yalan Sureleri”nden mürekkep “Veda Üçlemesi”nin hangi kitabından başlarsanız başlayın, Filiz Özdem’i tanıdığınıza memnun olacaksınız.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.