Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Vakit Tamam Olunca, İnsanın Gövdesi Bile Terk Ediyor İnsanı



Toplam oy: 1365
Hasan Ali Toptaş
İletişim Yayınevi

Kitaba sondan başlamak! Ya da şöyle söyleyeyim; kitabın ilk cümlesinin yarım bir cümleyle başlaması ve romanın sonunun ilk cümleyle tamamlanması farklı bir yazma tekniğini gündeme getirirken okuyucuya da farklı bir okuma yöntemi öneriyor. Kitabı bitirdiğinde, finaldeki son cümleyi aklında tutarak, romanın yarım başlayan ilk cümlesine, yani en başa dönüp ikinci bir okuma yapmaya mecbur bırakıyor yazar okuyucuyu. Çünkü hikâye bittiği yerden başlıyor! Kuşkusuz bir metine yarım cümleyle başlamak çok alışık olduğumuz bir deneyim değil, ama başa dönme, tekrar duygusu hayatta hepimizin çok sık karşılaştığı bir durum. Çünkü tekrar duygusunun içersinde geçmişi hatırlama edimi vardır. Geçmişi taze tutma. Ya da uyanık kalma diyelim.

“İnsan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda oluyor” diyor anlatıcı/yazar kitapta. Ve uyanmanın hiç ama hiç sonu olmadığından söz ediyor. Dolayısıyla Hasan Ali Toptaş’ın kaygan bir zemin üzerinde kurguladığı Uykuların Doğusu’nda adlı romanındaki tekrarlar, zamanda ileriye ve geriye doğru sıçramalar yapmamıza neden oluyor. Bu, okuyucuyu söylenen ilk cümleye ve daha sonra söylenecek olan cümlelere götürdüğü gibi, baştaki yarım cümle de okuyucuyu uyandırmanın, hafızasını geniş tutmanın bir yoludur. Zaten mevzu da bununla başlıyor: Genişlik hissi! Dar alanlardan kaçma, ufak şehirde sıkışma ya da var oluşun taşraya taşınması, şekil değiştirme ya da bulunduğun yerin şeklini alma olarak da karşınıza çıkabiliyor. Romanda sıklıkla rastladığınız genişlik ve şekil kavramları sürekli zamana ve duruma göre değişim gösterse de, okuyucunun kafasını fazlasıyla meşgul eden bir kavram. Belli ki yazarın var olma sürecinin psikolojik yansımaları yansıyor romana. Başka bir deyişle, romanın temel sıkıntısının genişleme, yayılma, büyüme, bulunduğu yeri, sınırları aşma, kalıpları kırma olarak algılayabiliriz. Mesela, anlatıcının dedesinin ve radyocu adamın büyük şehre gelmesindeki gizli nedenlerden biri, yine sokakların, kelimelerin, eşyaların genişliği; ferahlık, rahatlama arzusuyla beraber (belki de) çekingenliği atma arzusunda saklı. Çekingenlik diyorum, çünkü romanda kırmızı kelimesi veya kırmızı suratlı adamlar çokça geçiyor!

Derinlemesine bir inceleme yaptığımızda, mesela radyocu adamın, dayının serüvenine (ilk etapta dayı her ne kadar dışa dönük, paldır küldür hareket eden bir karakter izlenimi verse de) baktığımızda, kendi arayışlarında kaybolmuş, bilmenin getirdiği erdemi ve bunun ağırlığını, mahcubiyetini taşıyan insanlarla karşılaşıyoruz. Sonunda, yaşananların hezimetle sonuçlanması veya hayat karşısında uğranan haksızlıklar sonucunda başkalarının maskarası olma durumuna da bir gönderme olarak kabul edebiliriz bunları. Anlatıcının, ailesiyle birlikte yaşadığı köşkün ellerinden alınma sürecini anlatırken yaşadığı utanma duygusu da bu anlamda dikkate değer: “Hayat dediğimiz şey nerede örselenip, nerede buruşuyor, nerede susuz kalıp, nerede soluyor ya da nerede yaralanıp, nerede kanıyorsa, ben kendimi ister istemez orada buluyordum. Bulunca da gördüklerimden acayip bir tat alıyordum tabii... Bu tadı fena halde acı çektiğim için alıyor, doğrususunu söylemek gerekirse, bir yandan da utanıyordum.” Dolayısıyla mahcubiyet, acıdan tat almanın getirdiği utanma duygusunun yanı sıra, haksızlığa uğrayan veya farkındalığı çok derinlemesine yaşayan, başka bir deyişle yaşadığı ıstırabın, trajedinin mahcubiyetini de üzerinde taşıyan karakterlerin üstlendiği bir olgu olacaktır bu romanda. Öyle ki, tüm bu var olma mücadelesi; iş verilmeyen radyocu adamın, iş için radyo koridorlarında beklerken değişime uğramasına; gittikçe tüylenmesine, kuyruğunun çıkmasına, dayının da kendi içindeki karanlığı büyüterek tek tek vücudundaki uzuvları kaybetmesine neden olacaktır.

Aslında romanı birçok açıdan ele alabiliriz; çünkü hiçbir şey doğrudan verilmediği için, ucu çok açık, yoruma, analize izin veren bir metin bu. Belirsizliklerin yoğun olduğu, zaman ve uzam kavramının olmadığı, masalsı, aynı zamanda kaotik, büyülü bir anlatımın, değişim ve dönüşümün sıklıkla yaşandığı  bir kitap Uykuların Doğusu. Özellikle radyoevinde çalışan adam, Haydar ve dayının hem fiziksel hem de ruhsal dönüşümlerinin izlendiği Uykuların Doğusu, aslında hepimiz için bir genişlemeyi ama farkındalığa ulaştığın anda da bir sıkışmayı, ruhun örselenmesini ifade ediyor. Bulunduğun şehrin, sokağın, evin, eşyanın şeklini alma, sonra o girdiğin şekli bozma, bozguna uğratma... Aslında, hiç de tekin olmayan ve bir o kadar da fantastik bir dünyanın kapılarını sonuna kadar açıyor Hasan Ali Toptaş.

Duvarın dibine çöküp “harflerin büyüsünden, virgüllerin heybetinden, noktaların derinliğinden” korkarak kitabı kapatıyorum.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.