Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Ya içindesindir çemberin ya da epey içinde



Toplam oy: 106
Dave Eggers // Çev. Handan Balkara
Siren Yayınları
Çember, internet üzerinde yapıp ettiğimiz her şeyle totalitarizmin gönüllü destekçisi olduğumuzu haykıran bir distopya.

Dave Eggers çağdaş Amerikan edebiyatının en “kariyer”li genç yazarlarından biri. Ödüller ve “en iyi/en güzel”li listeler her daim tartışmaya açık olsa da, kabul edelim ki, bir yazarın Times dergisinin  o meşhur “Dünyanın En Etkin 100 Kişisi” listesine girdikten sonra bir de TED ödülünü alması öyle sık karşılaştığımız bir şey değil. Pulitzer finali ve Médici ödülü gibi ciddi başarılar kazanmasına karşın eğer bir yazarı anarken, akla ilk önce Times ve TED gibi tepe “marka”lar gelmeye başladıysa, artık bir “yazın yaşamı”ndan değil de “kariyer basamakları”ndan söz etmek daha uygun bir seçenekmiş gibi geliyor bana. Üstelik Spike Jonze ve Sam Mendes gibi isimlere senaristlik yapmış, insan hakları krizleri hakkında popüler kitap serileri de çıkaran McSweeney’s Yayınevi’ni kurmuş bu “yıldız yazar”ın kitaplarının büyük bir kısmını bir süredir Türkçede okuyabiliyoruz. Çember ise Eggers’ın kariyer basamaklarının şimdilik en üstünde duruyor. 

 

Çember, her ne kadar yakın geleceği konu edinen bir bilimkurgu romanıysa da, halihazırda içinde barınmaya çalıştığımız dünyadan da pek çok şey var kitapta. Romanın yapısı, internetteki aramaların yüzde 90’ını yöneten bir Amerikan şirketi olan Çember’de iş bulan taze mezun Mae’nin deneyimleri etrafında kurulmuş.

 

Çember ilk bakışta yalnızca günümüzün dev teknoloji şirketlerinin kümelenmiş bir versiyonu gibi görünüyor: Twitter, Apple, Google, Facebook ve YouTube’un bir araya gelerek oluşturduğu bir yığın adeta. İnternet aramalarının yanı sıra sosyal medya tekelini de elinde bulunduran, kolay ulaşılabilir ve yenilikçi elektronik ürünler tasarlayıp piyasaya süren Çember’de iş bulmak “iyi eğitim” almış herkesin ideali. Nasıl olmasın ki? Bütün çalışanlara “demokrasinin nasıl olabileceği ve nasıl olması gerektiğini herkese göstermesi” misyonunun yüklendiği cennet gibi bir yer burası! Müşterilerin istediklerini alamadıkları, televizyon gibi antidemokratik mecraların dönüştürülmesinin, yapan/yazan ile seyreden/okur arasındaki “feodal düzenlerin son kalıntılarının” ortadan kaldırılmasının varlık sebebi kılındığı bir düzeneğin parçası olmak, varmaya çalıştığımız yatay ilişkiler çağında birçok insanın arzu ettiği bir gelecek değil mi? Bütün çalışanlar, şirketin dünyanın geri kalanına aşılamaya çalışıp büyük oradan başarılı olduğu şeffaflık politikaları gereği, katıldıkları etkinlikleri, maruz kaldıkları bütün iyi ve kötü deneyimleri açık erişime açmakla da yükümlü. Şirketin geliştirdiği ürünlerin muhtevasını da kulağa en başta hiç de fena gelmeyen sloganlar şekillendiriyor zaten: “Mahremiyet hırsızlıktır”, “sır yanıltır” ve seven insan eninde sonunda “paylaşır.” Zaten dünyada olup biten kötü ne varsa hepsi perde arkasında çevrilen dolaplar, katmer katmer üzerimize çöreklenen sırlar yüzünden değil mi? Herkesin izlendiğinin farkında olduğu, gizlisi saklısı olmayan bir toplumda kötülük yayılmaya fırsat bulabilir mi hiç?

 

Tutku, katılım ve şeffaflık: Şirkete hemen uyum sağlayamayan romanın ana karakteri Mae’nin yöneticilerce suçlanması da işte bu üç sihirli sözcükten, bu sözcüklerin hakkını gereğince verememesinden. Kano sporunu sevmenin başlı başına yeterli olmadığı, şimdiye benzer bir kurmaca var elimizde. Sevdiğini göstermen, kanoculuğa ilgi duyan diğer insanlarla tanışman, katıldığın etkinlikleri, fotoğrafları paylaşman bekleniyor senden. “Kağıda bakarsın ve iş biter. Seninle birlikte biter. Öte yandan deneyimlerini belgelediğini düşün bir de. Gördüğün her kuşun kimliğini doğrulamana yardımcı olacak bir araç kullanırsan bundan herkes faydalanabilir.” Tabii diğer insanların merakını dindirir, bu yolla katılımcı bir demokrasiyi mümkün kılarken, “Dünya Görsel Arşivi”nden sen de faydalanabilirsin. Aklına gelen kişinin adını gir ve bırak Çember bütün geçmişi önüne sersin. Ofis arkadaşının “dışarıdaki” hayatını mı merak ediyorsun? Yaz ismini arşive, ister annesinin cenazesindeki isterse düğünündeki hali gelsin ekranına. Onlarca kimlik ya da şifreyi neden ezberleyesin ki? Bırak tek bir Çember kimliğin olsun. Kişisel satın alma eğilimlerin ve alışkanlıklarının en doğru şekilde saptanması varken beklentilerin neden nadiren karşılansın ki? Sen her şeyin en iyisine layıksın.

Tekno-fetişizm

 

Çember, internet üzerinde yapıp ettiğimiz her şeyle totalitarizmin gönüllü destekçisi olduğumuzu haykıran bir distopya. Evet, iradi totalitarizmlerin egemen olduğu toplumlar olmaya çok yakınız gerçekten: Çember’in başta olduğu gibi son sayfasında söylediği şey de aslında bu. Belki de bu yüzden okurda bir beklenti yaratmak, sonra da onu karşılayamamak gibi bir sorunu da yok romanın. Ama bu durum, bir başka aksaklığa da işaret ediyor olabilir pekala: Roman okurda nerdeyse hiçbir beklenti yaratamıyor. Bu yüzden kitaba başladıktan bir müddet sonra, ilerleyen kısımlarda karşılaşmayı umduğumuz “teknoşok” olaylara kadar okumaya devam edebilmek biraz sabır, biraz da bir tür görev bilinci gerektirebilir. Günlük yaşantımızda önemli birer yer tutan arama motorlarının, müzik/video sitelerinin ve sosyal paylaşım ağlarının birkaç yıl sonra gelebileceği noktaya dair bu karanlık okumanın, romanın olay örgüsünü yönlendiren “kehanet”leri bu kadar hacimli bir kitaba evirmesi de sorgulanabilir bir tercih. 

 

Yine de bütün bunlar Çember’in, tekno-fetişizmin ilham verdiği en oturaklı distopyalardan birisi olmasının önüne geçememiş. Haberleşme, bağlı olma (connected) halinin arazları ortadayken, romanda kurulan dünya bir distopya olarak kalabilecek mi hep birlikte göreceğiz.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Onur Aşkın

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tokyo denince zihnimizde ışıltılı ve kalabalık bir kent canlanıyor canlanmasına ama son dönemde Japonya’dan gelen haberlere bakılırsa, aynı zamanda ülkenin yalnızlar başkenti Tokyo. Evlerine çekilen güruhla birlikte Tokyo’nun karanlıkta kalan yüzü de ortaya çıkıyor.

Siyah şemsiye, mavi ağaç, sarı yağmurluklu bisikletli adamlar, alan derinliği yüksek plan sekanslar dendiğinde nasıl gözlerimizin önüne anında Angelopoulos filmleri geliyorsa, bira içen yalnız adamlar, kargalar, rüyalar, yabancılaşmış taşra sıkıntıları dendiğinde de aklımızdan o saniye Cemil Kavukçu öyküleri geçer.

Sessiz Kalma’nın açılışı hızlı ve çarpıcı: Genç insanlar, akşamın ilerleyen saatlerinde birlikte eğlenmek ve dans etmek için bir partide buluşuyor. Birbiriyle flört edenler, kendini müziğin ritmine bırakanlar, sohbet edenler, ‘Ben neden buradayım?’ diye soranlar; kısacası partide herkes var. Gecenin ilerleyen saatlerinde partide kavga çıkıyor ve silahlar konuşuyor.

Yakın bir zaman önce yayımlanan Dönüş kitabı, Avustralya’nın en önemli yazarlarından kabul edilen Tim Winton’ın on yedi öyküsünden mürekkep.

Yayımcı Meslek Birlikleri Federasyonu her yıl kaç bandrol temin ettiklerini açıklıyor; yani basılan kitap sayısını… Gazetecilerin oldukça hoşuna giden bu bilgi her defasında haberleştirildiğinden, mutlaka denk gelmişsinizdir. Örneğin ilgili basın bülteni 2016’da Türkiye’de 404 milyondan, 2015’te 383 milyondan fazla kitabın yayımlandığını duyurmuştu.

Söyleşi

Tarkan Kaynar ile söyleşi:


"Hayvanlar her zaman ilacım olmuştur."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.