Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Yalnızlığa övgü



Toplam oy: 1081
Cem Selcen
Sel Yayıncılık
Edebiyat tarihinde bir ilk değil belki ama Türkçe yazılan romanlarda pek rastlamadığımız türden bir roman Tek Kişilik Din.

Cem Selcen, yeni romanı Tek Kişilik Din’de, polisiye bir kurgu kullanarak yalnızlık üzerine felsefi bir tartışma açıyor. Diğer romanlarında da kullandığı bu kurgu, hikayeye biraz lezzet ve heyecan katmak için. Daha önceki 1578, Saat Kaçtır Acaba ve Elmanın Suçu romanların da hep bir suç etrafında gelişiyor, ancak yazar suçtan, suçlunun kim olduğundan ziyade insanı suça iten nedenleri ya da insani arzu ve davranışları araştırıyordu.


Tek Kişilik Din, 14 Eylül 2012 tarihinde New York'ta, bir otel odasında başlıyor. Anlatıcı ve roman kahramanı Hüseyin, üç ay önce İstanbul'da işlenen bir cinayeti yazmak ve rahatlamak için almış kalemi eline. Asıl isminin Cem olduğunu düşündürecek pek çok iz bıraktığı halde, isteğine uyalım ve Hüseyin diyelim ona. 50 yaş grubunda, annesinden başka bir yakını bulunmayan yalnız bir adam. Bir zamanlar siyasi mücadeleye katılmış, tutuklanıp işkence görmüş, sonrasında mühendislik eğitimini tamamlamış, sonuçta yazarlıkta karar kılmış... Suç romanları yazıyor ama tanınmışlığı yok. Hoş, böyle dertleri de yok; rahatsız edilmeden ve kimseye değmeden geçirmeye çalışıyor hayatını. Ne var ki metropolün göbeğinde oturmayı seçmişseniz, en azından fiziksel anlamda yalnız kalamayacaksınız demektir. Nitekim haziranın ilk günlerinde geç bir vakitte evine döndüğünde komşusunun öldürüldüğünü öğrenen Hüseyin'in yalnızlığı ilga edilir. Felsefe profesörü komşusuyla yakınlığı olmadığı halde soruşturmayı yürüten başkomiser -benzer ilgileri olduğunu düşünerek- yardımını isteyecek, buna profesörün genç ve güzel asistanı Esin'in ısrarı eklenince istemediği halde soruşturmanın içine çekilecektir Hüseyin.

 

Zor bir soruşturma: Profesör ilk kurban değil. Son dört aydır çeşitli şehirlerde benzer cinayetler işlenmiş, kurbanlar aynı yöntemler ve ritüellerle öldürülmüştür. Gelgelelim kurbanlar arasında ilişki kurmak zor; dağda tek başına yaşayan ihtiyar bir adam, kendi halinde eski bir imam, bir öğretmen, bir marangoz. Tek benzerlikleri, yalnız yaşayan insanlar olmaları. Profesörün ölmeden önce defterine kaydettiği notları inceleyen Hüseyin, yalnızlık üzerine pek çok felsefi alıntıyla alıntıyla karşılaşır. Profesör Nietzsche'de iki satır aramış, sonra dönüp Dostoyevski’ye ya da Lacan'a, Spinoza'ya, Paz'a, Hermann Hesse'ye hatta Yahya Kemal'e atlamış. Geniş bir malzeme... Notları incelerken Hüseyin'le Esin arasında da bir ilişki başlar. Ancak Esin'in ansızın eski sevgilisine dönmesi Hüseyin'i bir kez daha yalnızlığa itecektir. Cinayetler ise sona ermemiştir.

 

Böyle bir ruh haliyle yeniden cinayetlerin peşine düşen Hüseyin, kendi hayatını da sorgulamaya başlar: “Sonunda yine de sevecek birşey, kendimi vecd içinde eritebileceğim bir ruh bulabilecek miydim? (...) Bilmiyordum. Ayrıca bu kadar düşünmeli miydim? Çünkü bir yandan da okuduğum her şeyde, o ekrana yazdığım her bir cümlede, benden çok daha önce, bütün bu yollara girmiş binlerce insanın tekrarladıklarını tekrarlamaktan başka birşey yapmadığımı, yapamayacak olduğumu biliyordum. Sakallarım uzuyor, günler böyle sürüp gidiyordu. Ta ki bir gece yine bardan çıkıp evde uyanmayışıma kadar." Hüseyin bilmediği bir yerde, elleri kolları bağlı olarak uyanmış, aradığı katillerle sonunda yüz yüze gelmiştir. Artık çok daha yakıcı bir tartışmanın içindedir; hayatı için mücadele edecektir...

 

Cemaatler çağı

 

Selcen'in polisiye ile felsefeyi bir araya getirdiği Tek Kişilik Din romanının kurgusunu ve anlatımını başarılı buldum. Hikayenin merak duygusu ile tartıştığı felsefi konular çok iyi dengelenmiş. Özellikle son bölümde din, cemaat ve birey temalı felsefi tartışmalarda anlatının felsefi bir metne dönüşmemesinin en önemli nedeni, Selcen'in roman kahramanının akıbeti konusundaki merak ve beklentileri diri tutan kurgusu. Böyle bir kurgu Tek Kişilik Din’i polisiye yapmıyor ama polisiye tadı sağlıyor. Edebiyat tarihinde bir ilk değil belki, ama Türkçe yazılan romanlarda pek rastlamadığımız türden bir roman.

 

Cinayetlerin cemaatlerle bağlantısı da, kuşkusuz çoğu okuyucunun romanı güncel siyasi ve toplumsal meselelerle ilişkilendirmesine yol açabilir. Ne var ki Selcen dünya malına ve iktidarına talip cemaatlere göre çok daha sofistike bir cemaat tasarlamış. Felsefeyle uğraşan, yeni dünya düzeninde sözü olan bir cemaat bu. Bir romanın gerçekliğini dış gerçeklikle sınamak doğru olmaz. Buna rağmen dış dünyadaki bilgileri bir kenara bırakmak kolay değil. Tek Kişilik Din’deki oluşumun cemaatler hakkındaki bilgi ve kanaatlerimizle uyuşmaması, zaman zaman hikayenin inandırıcılığına olumsuz etkide bulunuyor. Yine de hikayenin sürükleyici unsurlarından olmasına rağmen cemaatlere fazla takılmayalım. Onların romana katılma nedeni Selcen'in tartışmak istediği meseleler için iyi bir başlangıç noktası oluşturmaları. Tek Kişilik Din’in belki de en aksayan yanı ise, kahramanın kendisi. Hikaye ve temalar açısından pek rastlamadığımız türden bir roman, oysa kahraman, 2000'li yılların romanlarında neredeyse "stereotip"leşmiş türden bir karakter. 80’in yenilgisi ile kolu kanadı kırılmış, yalnız kalmış, duygulu, iktidar talebi olmayan, aşkı arayan küçük burjuva entelektüel erkekler öylesine sıklıkla işlendi ki, sahneye adım attığında "Bu romanı okumamış mıydım?" duygusu uyandırıyor. Doğrusu bu "arızalı" roman kahramanının yalnızlığının bir seçim mi, yoksa içine düşülen bir durum mu olduğu da tartışılabilir.

 

Tek Kişilik Din’de felsefi ve edebi metinlerden çokça alıntı bulacaksınız. Alıntı sayısının çokluğu kurmaca yapıyı biraz zorluyor, ancak hakkını teslim etmek gerekir; alıntıların iyi seçildiğini ve yerli yerinde kullanıldığını söyleyerek, hiçliği yenecek, dünyayı ve insanı özgür kılacak bir felsefe arayışındaki profesörün notlarından bir alıntıyla bitirelim: “Bütün dinler ve birlikte çeşitli törenler yaparak ayakta durmaya çalışan kurumlar birer karikatürdür artık. İnandırıcılıkları çoktan kaybolmuş, bu yüzden de sözümona amaçladıklarının tam da tersine, bu dünya üzerinde hiçliğin daha fazla egemen olmasına sebep olan kurumlara dönüşmüş haldeler. Ama hiçliğin beni parçalamasına izin vermemem gerekir. Yoksa insan yaşamı, medeniyeti yokolur. Evet! Tanrı yoksa herşey mübahtır. Bizim burada, ayakta durmamız için, tekrar değer yaratmaya ve inanmaya ihtiyacımız var. Evet! Yeni bir dine ihtiyacımız var. Bu din, tüm öteki dinlerin aksine, insanları ona katılmaya çağıran bir din olamaz artık. Bütün o katılımlar, o devasa cemaatler, bütün o dinsel tasvir ve hareketler gerçek değil artık. Onlar yok. Çünkü hepsi biraraya gelince, bütün o çoğalmış insan grupları, ilk önce özü yokediyor sonra da hiçliğin egemen olmasını sağlıyor. Bu yüzden yeni din tek kişilik olacak.”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.