Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

YENİ GERÇEKLER İÇİN YENİ BİR GERÇEKÜSTÜ



Toplam oy: 1053
Ilgın Yıldız
Komşu Yayınları

Hayat o denli hızlı akıyor, herşey o denli hızlı değişiyor ki, “gerçek”in hayata uyum sağlaması gitgide zorlaşıyor. Bugünün gerçeğiyle dünün gerçeği arasında dağlar kadar fark var artık. Yarının gerçeğini, hayal bile edemiyorum!

Bu noktada, hangi gerçekten söz ediyorsun, diye sorulabilir elbette. Her konuda, birbirinden farklı binlerce gerçek var. Kesinlikle hepsinden söz ediyorum. İstisnasız tüm gerçeklerden!

Peki “gerçek”in durumu buysa, “gerçeküstü” ne alemdedir? Dünün gerçeküstücülüğüyle bugünün gerçeküstücülüğü arasında fark var mı? Elbette var. Belki de “Yeni gerçeküstücülük” diye adlandırabileceğimiz bir tarzın çok ilginç örnekleriyle karşılaşıyoruz nicedir.

Genç, hatta en genç öykücülerimizden Ilgın Yıldız'ın ilk kitabı Yaygaracı Ruhlar bu açıdan çok iyi bir örnek. Bir ayağıyla gerçeğe sımsıkı basan, diğer ayağıyla sınır tanımadan uçan; ama bütünlük bozulmadığı için iki ayağı arasındaki uyumda en ufak bir aksama olmayan, açıkçası gerçekle bağını hiç koparmayan yeni bir tür gerçeküstücü anlatımla karşılaşıyoruz Yaygaracı Ruhlar'da.

Aslında sıradan sayılabilecek insanlar, sıradan sayılabilecek olaylar, mekânlar söz konusu. Ama öyküyü okurken, insanlarda bir tuhaflık seziyorsunuz. Olaylarda, mekânlarda da aynı tuhaflığı hissediyorsunuz. Anahtar sözcük bu aslında: Tuhaflık! Çok acayip, akıl almaz, gerçek dışı değil. Sadece tuhaf. O yüzden de gerçeklikten kopmuyor, gerçeğin, bizim algılayamadığımız başka bir boyutuyla karşılaşıyoruz. İkinci anahtar sözcük de “boyut” aslında. Aynı zamanda, aynı uzamda, yaşadığımız sıradanlığın tam da ortasında başka bir boyutun gerçekliği, bizim yaşadığımız boyutunkiyle harmanlanıyor. Böylece, bizim için yeni bir gerçeklik, başkaları içinse yeni bir gerçeküstülük çıkıyor ortaya.

Yaygaracı Ruhlar'ın en dikkat çekici öykülerinden biri olan Sırra Kadem'de, ani değil, kademeli gelişen bir sırra kadem hadisesiyle karşılaşıyoruz örneğin. Önce kasabanın ortasındaki elektrik direği ortadan kayboluyor; derken tamirci çırağı Zimzum. Aslında kasabaya hâkim olan, bu kayboluşların ardında yatan şey; boşluk. Bir zamanlar var olanlar zamanla yok oluyor ama, onların gerçekten var olup olmadıkları kuşkusunu da doğuruyorlar içimizde. Açıkçası, art arda sıralanan kayboluşların öyküsünü mü okuyoruz, yoksa zaten kayıp bir kasabada, aslında hiç olmayan şeyleri mi tahayyül ediyoruz, belli değil.

Fantastik öyküler yazmadığı halde kurguda fantastiğin özelliklerinden yararlanan, fantastik bir dil kullanmadığı halde gerçekçi dili fantastiğin öğeleriyle kuran Ilgın Yıldız, bu ilk kitabıyla, gerçeği dönüştürmeye başlayan bir kuşağın temsilcilerinden, hem de iyi temsilcilerinden biri olarak çıkıyor karşımıza. Dil demişken, Lütfen Sabahat adlı öyküdeki şu paragrafa değinmeden geçmeye gönlüm elvermiyor:

“...Sabahat, üç gün sonra, Beyoğlu'ndaki küçük evinde ömürsüz bulundu. Kalbine bir ağrı saplanmış, kalbi acımış. Bir türlü başından ayrılmayan dört kedisini, teker teker, inat ve güçlükle söküp atmışlar... Söküp atmışlar.”    

İki ise, kendi alanında gittikçe tanınmaya başlayan, sık sık konferanslar veren Bay Adelaide ile söyleşi yapan genç bir gazetecinin öyküsü. “Kendi alanı” dediğime bakmayın, Bay Adelaide'nin alanının ne olduğu, insanların onu dinlemek için neden bu konferanslara katıldıkları da çok açık değil. Zaten gazetecinin sorularına da kendisi değil, yardımcısı cevap veriyor. Bay Adelaide'nin cevap vermesi zaten beklenemez; çünkü o sadece düşünüyor... Fatura ödemek, televizyon seyretmek, kitap okumak, yemek yemek, banyo yapmak gibi bütün gündelik işleri yardımcısı yapıyor. Bu durumda, konferansları verenin de yardımcısı olması gerekiyor. Zaten yardımcısının adı da, büyük bir tesadüf örneği olarak, Adelaide! Aslında, bir insanın taşıdığı özellikleri paylaşan, biri sadece düşünmekle, diğeri eylem gereken işlerle uğraşan iki ayrı insanla karşı karşıyayız. Diğer bir deyişle, bir insanın iki yarısı, tuhaf bir biçimde iki ayrı insana dönüşmüş. Dış görünümlerindeki farklılık da, bir insanın sahip olabileceği fiziksel özellikleri paylaşmış olduklarını düşünmemize neden oluyor. Adlarına gelince... Yaptıkları işin içyüzünü gösteren bir şifre sadece. Bay Adelaide. Ne kadar da “alelaide”yi çağrıştırıyor!

Peki bu kişi (ya da kişiler) neden konferans veriyor? Bunu (ya da bunları) dinlemeye kimler gidiyor? Bu genç gazeteci, neden bu kişiyle (ya da kişilerle) söyleşi yapmaya kalkıyor? Gazeteyi okuyanlar bu söyleşiden ne alacak, ne anlayacak allahaşkına?

Öyküyü okurken bu soruları kendimize sorabildiysek eğer; bu öykünün fantastik bir yol izler gibi yaparken aslında gerçeğin tam da bam teline dokunduğunu, bizi ters köşeye yatırdığını fark ediyoruz. Gazeteleri açın ve kimlerle söyleşiler yapıldığına bakın; kimler konferanslar veriyor ve kimler onları dinlemek için salonları dolduruyor? Hepsi alelade değil mi? Pardon, hepsi Adelaide değil mi diyecektim...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İslam’ın irfânî ve hikemî unsurları, yalnızca geçmişte değil günümüzde de dışarıdan ve içeriden muazzam bir teveccühün odağıdır. Kimileyin kütüphane raflarında görmeye alışık olduğumuz elyazması ya da matbu eserlerde böylesi unsurların varlığından haberdar olmamız, sırası geldiğinde müracaat edilsinler diye onları titizlikle gözden geçiren bazı iştiyaklı ilim adamları vesilesiyledir.

Bazı insanlar hayaletlerin varlığına inanır. Sadece geçmişte değil, bilimin ve teknolojinin epey yol katettiği günümüzde de hayaletlere inanan insan sayısı oldukça çok. Bu varlıkları gördüklerini yahut duyumsadıklarını iddia ederler. Bazısı daha ileri giderek parapsikolojiyle ilgilenir, ne kadar sahte bilim olarak görülse de hayaletleri bilimsel çerçeve içinde kanıtlama çabasına girer.

Bir deste gül ne işine yarar

Onun yerine, gel benim gülistanımdan bir yaprak al

Gül ancak beş altı gün yaşar

Bu gülistan daima ter-ü tâze durur

(Sâdi)

 

Gerek akademik, gerek edebi, gerek felsefi, hatta irfanî kaynaklara baktığımızda, delilik üzerine sayfalarca, kitaplarca, ciltlerce yazıldığını rahatlıkla görebiliriz. Şairler de bolca bahseder delilikten, Doğu kültüründen Batı kültürüne hemen hemen tüm düşünürler, filozoflar, velîler de.

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.