Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Yeraltında birileri var



Toplam oy: 256
Cem Akaş
Can Yayınları
Cem Akaş’ın Tekerleksiz Bisikletler ve Sincaplı Gece kitaplarıyla başlattığı yeni yazımını merakla takip ediyor ve duyduğum rahatsızlıktan keyif alıyorum.

Şiddet, dijital evren, gerçeklik, din, adalet, cinsiyet, cinsellik… Distopya yazarlarının değinmeden geçmediği ve birbirinden dehşetengiz cevaplar sundukları konulardan bazıları bunlar. Ya yeni bir din dalgası her şeyi silip süpürürse? Ya o çok güçlü erkekler bir gün yok olursa? Ya paralel evrenler aslında paralel kalmak istemezlerse? Aklınıza takılan bir sorunun peşindeyken kendinizi bir yeraltı örgütünün karşısında buluyorsanız, tebrikler, bir Cem Akaş romanındasınız!


Cem Akaş, son romanı Y ile edebiyat dünyasının fitilini ateşlemiş görünüyor. Daha önce bir başka kitabına Suç ve Ceza ismini vermekten çekinmeyen(!) yazarı, “intihal”le suçlayanlar oldu; yeni romanı Y’nin hem çıkış noktasının hem de isminin bir çizgi romanla aynı olmasından yola çıkarak... Cem Akaş gerek kitabın içinde gerekse de yayımlanma sürecinde sosyal medyada gerekli açıklamaları çoktan yaptı. Buradan bakıldığında, yazarın kendisi bu spekülasyonlar sebebiyle kitabın önüne geçmiş görünse de, Y’nin herkesi kendi korkularıyla yüzleştireceğini söyleyebilirim.


Bin yıllar öncesinin korkularının genlerimizdeki izlerinin hâlâ silinmediğini çok iyi biliyoruz. Kadın egemenliğini egale etmeyi başarmış erkekler, bu iktidarı korumak için, bir zamanlar hükmetmiş olan herkes gibi kadınlar da iktidarı tekrar ele geçirebilmek için her zaman tetikte olacaklar. Merlin Stone’un Tanrılar Kadınken kitabında yazdığı gibi, “Yabanıl dönemde erkeğin gözünde kadın, her zaman insan olarak algılanmıştır. Erkeklerse ancak annelerle olan kan bağı sayesinde insan olabilmiştir.” Çünkü doğurmak, insanlığın başından beri kutsal kabul edilmiştir ve sonunda “doğa, kadınlardan yana ağırlığını koymuştur.” Çocuk doğurma kapasitesine sahip olan kadının –yapay rahimler kullanıma açılana kadar– dünyada ayakta kalan cinsiyet olma ihtimali çok yüksektir.


Dünyadaki savaşların, çekilen acıların, sömürünün, küresel ısınmanın, hatta etoburluğun bile erkek şiddeti kaynaklı olduğu varsayılabilir. En azından romandaki kadınlar böyle olduğuna inanıyor ve salgın sonrasında kadınların erkek doğuramaz hale gelmelerini fırsat bilerek gezegeni erkek denen “parazitlerden” arındırıyorlar. “On binlerce yıllık bir tahakküm ve gerilik döneminden sonra insanlık nihayet gerçek uygarlık ve ilerleme yoluna girmişken,” radikal feministler erkek sanatını bile tarihten silmeye çalışıyorlar ve her dönemde şiddetten uzak olan kimi insanlar bile –bu noktada kadınlar demeliyiz– yaşanan soykırıma açık açık ses çıkaramaz hale geliyorlar. Pek çok şey değişse de, “güç kullanan, üzerinde güç kullanılan ve gücü kutsayan denkleminde bir şey değişmiyor.”


Cem Akaş’ın Suç ve Ceza kitabında dediği gibi: “Öldürmek bir haktır – verilmez, alınır. Ancak hak edenler öldürebilir.” Sadece sonuna kadar gitmeyi göze alabilenler öldürebilir. Hitler, Cengiz Han, homo sapiens. Kişiler ya da şartlardan bağımsız bir kan açlığıdır bu. Gerçi Neandertallerin gen aktarımındaki bir bozulmadan kaynaklı olarak yeryüzünden silindiğine dair bir teori var. Ama azınlıkta kalanlara hayatın çok da kibar davranmadığını gayet iyi biliyoruz. Linç kültürü insanlığın en büyük kanserlerinden olmaya devam edecek gibi görünüyor ve belki de dişlerini en çok güçsüzlere batırıyor.


Kitap boyunca yazarın yaptığı göndermeler kimi zaman tebessüm ettiriyor, kimi zaman hüzünlendiriyor, kimi zamansa belli kitapları tekrar okumak ya da filmleri/dizileri izlemek için istek uyandırıyor. Romanın başkarakterleri Arendi, Constantine, İliada’nın oluşturduğu bu Helen üçgeninde, uygarlığın yeniden doğuşuna ya da insanlığın savaşının yeniden başlayışına tanık oluyoruz ve elimiz Homeros’a uzanıyor. Puanı düşünce hapse girme riski artan insanları görünce, Black Mirror’ın son sezonunu izlemediğimizi hatırlıyoruz. Operada erkek rollerinin kadınlaştırılmadan, olduğu gibi oynanıyor olması hemen aklımıza Shakespeare devrini getiriyor. K., zor zamanlarda ortaya çıkan Alice, yakın zamanda kaybettiğimiz Ursula LeGuin... O büyülü ortamda hiç kimse dışarıda kalmıyor.

Lütfen rahatsız olun

 

Her metninde özellikle suya sabuna dokunan, belki de bu nedenle herkesin okumaya yanaşamadığı; eksiltili metinleriyle dili bozan, kıran, kesen ve okuru boşlukları doldurmaya zorlayan Cem Akaş, bu sefer de her şeyi açıklamak istercesine üç anlatıcılı bir teknik kullanmasına rağmen içinizi kemiren soruların çoğuna cevap vermiyor.


Distopya yazarlarının özenle ve detaylı bir şekilde açıkladıkları üreme konusu örneğin, bariz bir şekilde havada bırakılıyor. Fakat geçtiğimiz yıllarda iki dişiden alınan yumurtalardan embriyo üretme çalışmalarının meyve vermeye başladığını ve hatta üç kişinin DNA’sının birleştirilmek üzere olduğunu takip eden okur için zaten cevap gayet bariz. Bu sefer de çocuk sahibi olmak için tıbbi bir süreç başlatmış, yani çocuk sahibi olmayı planlamış bireylerin çocuklarından neden vazgeçtiği, ortada neden bir evlat edinme sistemi olduğu sorusu ortaya çıkıyor. Çocukların günümüzde düşünülemeyecek haklarının varlığı, salt kadınlardan oluşan bir toplumda güvenliğin var olduğunu gösterse de, yetişkinlerin devlet tarafından sürekli denetlendiği bir toplumda çocukların bir hayli serbest oluşları gerçekçi gelmiyor. Fuhuş ve pedofilinin devam etmesi -hatta artmış oluşuysa- bazı sorunların erkeklerden değil, insanlığın kendisinden kaynaklandığını iddia eder nitelikte. Kadın eşcinselliğinin zorunlu hale geldiği ve “yeni normal” kabul edildiği durumlarda bile, aslında heteroseküel olan kadınlar, trans erkekler, erkek eşcinseller var olmaya devam ediyor. Y kromozomunun yokluğu erkekliği yok etmediği gibi, kadınların ve queer insanların üzerinde tahakküm kurmaya devam ediyor...


Kurgunun başka şekilde ilerlemesini, bambaşka bir son görmeyi ve yazarın 7 kitabı gibi daha “doyurucu” olmasını istesem de, Tekerleksiz Bisikletler ve Sincaplı Gece ile başlattığı yeni yazımını da merakla takip ediyor ve duyduğum rahatsızlıktan keyif alıyorum.

 

 

 


 

 

Görsel: Nora Yeksek

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.