Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Yeraltında birileri var



Toplam oy: 184
Cem Akaş
Can Yayınları
Cem Akaş’ın Tekerleksiz Bisikletler ve Sincaplı Gece kitaplarıyla başlattığı yeni yazımını merakla takip ediyor ve duyduğum rahatsızlıktan keyif alıyorum.

Şiddet, dijital evren, gerçeklik, din, adalet, cinsiyet, cinsellik… Distopya yazarlarının değinmeden geçmediği ve birbirinden dehşetengiz cevaplar sundukları konulardan bazıları bunlar. Ya yeni bir din dalgası her şeyi silip süpürürse? Ya o çok güçlü erkekler bir gün yok olursa? Ya paralel evrenler aslında paralel kalmak istemezlerse? Aklınıza takılan bir sorunun peşindeyken kendinizi bir yeraltı örgütünün karşısında buluyorsanız, tebrikler, bir Cem Akaş romanındasınız!


Cem Akaş, son romanı Y ile edebiyat dünyasının fitilini ateşlemiş görünüyor. Daha önce bir başka kitabına Suç ve Ceza ismini vermekten çekinmeyen(!) yazarı, “intihal”le suçlayanlar oldu; yeni romanı Y’nin hem çıkış noktasının hem de isminin bir çizgi romanla aynı olmasından yola çıkarak... Cem Akaş gerek kitabın içinde gerekse de yayımlanma sürecinde sosyal medyada gerekli açıklamaları çoktan yaptı. Buradan bakıldığında, yazarın kendisi bu spekülasyonlar sebebiyle kitabın önüne geçmiş görünse de, Y’nin herkesi kendi korkularıyla yüzleştireceğini söyleyebilirim.


Bin yıllar öncesinin korkularının genlerimizdeki izlerinin hâlâ silinmediğini çok iyi biliyoruz. Kadın egemenliğini egale etmeyi başarmış erkekler, bu iktidarı korumak için, bir zamanlar hükmetmiş olan herkes gibi kadınlar da iktidarı tekrar ele geçirebilmek için her zaman tetikte olacaklar. Merlin Stone’un Tanrılar Kadınken kitabında yazdığı gibi, “Yabanıl dönemde erkeğin gözünde kadın, her zaman insan olarak algılanmıştır. Erkeklerse ancak annelerle olan kan bağı sayesinde insan olabilmiştir.” Çünkü doğurmak, insanlığın başından beri kutsal kabul edilmiştir ve sonunda “doğa, kadınlardan yana ağırlığını koymuştur.” Çocuk doğurma kapasitesine sahip olan kadının –yapay rahimler kullanıma açılana kadar– dünyada ayakta kalan cinsiyet olma ihtimali çok yüksektir.


Dünyadaki savaşların, çekilen acıların, sömürünün, küresel ısınmanın, hatta etoburluğun bile erkek şiddeti kaynaklı olduğu varsayılabilir. En azından romandaki kadınlar böyle olduğuna inanıyor ve salgın sonrasında kadınların erkek doğuramaz hale gelmelerini fırsat bilerek gezegeni erkek denen “parazitlerden” arındırıyorlar. “On binlerce yıllık bir tahakküm ve gerilik döneminden sonra insanlık nihayet gerçek uygarlık ve ilerleme yoluna girmişken,” radikal feministler erkek sanatını bile tarihten silmeye çalışıyorlar ve her dönemde şiddetten uzak olan kimi insanlar bile –bu noktada kadınlar demeliyiz– yaşanan soykırıma açık açık ses çıkaramaz hale geliyorlar. Pek çok şey değişse de, “güç kullanan, üzerinde güç kullanılan ve gücü kutsayan denkleminde bir şey değişmiyor.”


Cem Akaş’ın Suç ve Ceza kitabında dediği gibi: “Öldürmek bir haktır – verilmez, alınır. Ancak hak edenler öldürebilir.” Sadece sonuna kadar gitmeyi göze alabilenler öldürebilir. Hitler, Cengiz Han, homo sapiens. Kişiler ya da şartlardan bağımsız bir kan açlığıdır bu. Gerçi Neandertallerin gen aktarımındaki bir bozulmadan kaynaklı olarak yeryüzünden silindiğine dair bir teori var. Ama azınlıkta kalanlara hayatın çok da kibar davranmadığını gayet iyi biliyoruz. Linç kültürü insanlığın en büyük kanserlerinden olmaya devam edecek gibi görünüyor ve belki de dişlerini en çok güçsüzlere batırıyor.


Kitap boyunca yazarın yaptığı göndermeler kimi zaman tebessüm ettiriyor, kimi zaman hüzünlendiriyor, kimi zamansa belli kitapları tekrar okumak ya da filmleri/dizileri izlemek için istek uyandırıyor. Romanın başkarakterleri Arendi, Constantine, İliada’nın oluşturduğu bu Helen üçgeninde, uygarlığın yeniden doğuşuna ya da insanlığın savaşının yeniden başlayışına tanık oluyoruz ve elimiz Homeros’a uzanıyor. Puanı düşünce hapse girme riski artan insanları görünce, Black Mirror’ın son sezonunu izlemediğimizi hatırlıyoruz. Operada erkek rollerinin kadınlaştırılmadan, olduğu gibi oynanıyor olması hemen aklımıza Shakespeare devrini getiriyor. K., zor zamanlarda ortaya çıkan Alice, yakın zamanda kaybettiğimiz Ursula LeGuin... O büyülü ortamda hiç kimse dışarıda kalmıyor.

Lütfen rahatsız olun

 

Her metninde özellikle suya sabuna dokunan, belki de bu nedenle herkesin okumaya yanaşamadığı; eksiltili metinleriyle dili bozan, kıran, kesen ve okuru boşlukları doldurmaya zorlayan Cem Akaş, bu sefer de her şeyi açıklamak istercesine üç anlatıcılı bir teknik kullanmasına rağmen içinizi kemiren soruların çoğuna cevap vermiyor.


Distopya yazarlarının özenle ve detaylı bir şekilde açıkladıkları üreme konusu örneğin, bariz bir şekilde havada bırakılıyor. Fakat geçtiğimiz yıllarda iki dişiden alınan yumurtalardan embriyo üretme çalışmalarının meyve vermeye başladığını ve hatta üç kişinin DNA’sının birleştirilmek üzere olduğunu takip eden okur için zaten cevap gayet bariz. Bu sefer de çocuk sahibi olmak için tıbbi bir süreç başlatmış, yani çocuk sahibi olmayı planlamış bireylerin çocuklarından neden vazgeçtiği, ortada neden bir evlat edinme sistemi olduğu sorusu ortaya çıkıyor. Çocukların günümüzde düşünülemeyecek haklarının varlığı, salt kadınlardan oluşan bir toplumda güvenliğin var olduğunu gösterse de, yetişkinlerin devlet tarafından sürekli denetlendiği bir toplumda çocukların bir hayli serbest oluşları gerçekçi gelmiyor. Fuhuş ve pedofilinin devam etmesi -hatta artmış oluşuysa- bazı sorunların erkeklerden değil, insanlığın kendisinden kaynaklandığını iddia eder nitelikte. Kadın eşcinselliğinin zorunlu hale geldiği ve “yeni normal” kabul edildiği durumlarda bile, aslında heteroseküel olan kadınlar, trans erkekler, erkek eşcinseller var olmaya devam ediyor. Y kromozomunun yokluğu erkekliği yok etmediği gibi, kadınların ve queer insanların üzerinde tahakküm kurmaya devam ediyor...


Kurgunun başka şekilde ilerlemesini, bambaşka bir son görmeyi ve yazarın 7 kitabı gibi daha “doyurucu” olmasını istesem de, Tekerleksiz Bisikletler ve Sincaplı Gece ile başlattığı yeni yazımını da merakla takip ediyor ve duyduğum rahatsızlıktan keyif alıyorum.

 

 

 


 

 

Görsel: Nora Yeksek

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tıpkı sizin gibi. Kitabı eline almış ve alacaklar gibi, zarif kitap kapağına hayran oluyorum. Kitap kapağının güzelliğinin sadece çizgilerden ibaret olmadığını hissetmiş olmalıyız öyle uzun uzun bakarken. Kuşlarla gelen bir genişlik, kanatlanma duygusu, sarı ile gelen anlam, uçabilecek olmanın tedirginliği ve başkaca pıt pıt açıverecek nice duyguları bekleyerek bakıyoruz resme.

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.