Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Yıldız haritası



Toplam oy: 774
Simon Critchley // Çev. Mine Yıldırım
Encore
Simon Critchley'in David Bowie'si, küçücük ve tek kelimeyle şahane bir kitap. Bir oturuşta sizi Bowie hayranı yapabilir.

1947 Londra doğumlu bir müzisyeni konu eden bu yazıya İngilizce bir cümleyle başlayayım: “David Bowie is not my cup tea.” Müziği sevmek, her müzisyeni sevmek anlamına gelmiyor tabii, biliyorum, ama David Bowie benim kalemim değil. Daha doğrusu öyleydi. Ama Simon Critchley’in kitabını okuduktan sonra, bir de onun gözüyle bakacağım Bowie’ye.

 

1983’teki “Let’s Dance”den daha geriye gidemiyor David Bowie ile tanışmam. Güzel şarkıydı. Klibi de izlemişim bir şekilde ama albümün tamamını bilmiyorum. O sıralar kişisel yolculuğumun başındayım ve cep harçlığıyla ancak karışık kasetler doldurtabiliyorum. Sonrasında, 90’larda birçok albümünü dinledim ama pek azını kattım arşivime. En sevilen şarkılarını bir araya getiren bir CD’si de vardı ve dinlersem en çok onu dinliyordum. Sonra bir kez daha, Kayıp Otoban filminde karşılaşıverdim onunla. Jungle ritimli “I’m Deranged” şarkısı film için harika bir seçimdi. David Bowie’nin, zamanın bir adım önünde, bir kez daha ismini tarihe yazıverdiği görülüyordu. Simon Critchley, David Bowie kitabının başında şöyle sıfatlar kullanmış onun için: “Çekici, bilge, sinsi ve tuhaf görünüyordu. Hem burnu havada, hem de her an incinebilir.” Çekici mi? Bence hayır. Bilge mi? Olabilir çünkü bilgelikle sinsiliğin sınırları iç içedir bazen. Tuhaf mı? Evet. Burnu havada mı? Kesinlikle...

 

Felsefe tarihi, edebiyat, etik alanlarında çalışan, halihazırda New York’ta dersler veren ve Türkçeye çevrilmiş beş kitabı bulunan Simon Critchley, David Bowie kitabının ilk sayfalarında 12 yaşındaki bir çocuğun bir “star”dan ruhsal ve fiziksel etkilenişini öyle iyi anlatıyor ki, Bowie’yi sevmesem ne yazar: “Suffragette City’yi dinlerken fiziksel anlamda etkileniyordum ve hissettiğim fiziksel etkiyi çok iyi hatırlıyorum. O sesin tüm vücuda yaydığı heyecan neredeyse dayanılmazdı. Sanırım insana (…) seks gibi geliyordu. Seksi bildiğimden değil. Bakirdim. Kimseyle öpüşmemiştim ve bunu yapmayı da hiç istememiştim.” 

 

Deha açıklanır mı?

 

 

Şarkıcı, şarkı yazarı, “multi-enstrümantalist”, yapımcı, aranjör, aktör ve ressam David Bowie’nin bir deha olduğu, geride kalmış olan 45 yılda yavaş yavaş anlaşıldı. “Space Oddity” şarkısı İngiliz listelerinin yukarılarına çıktığında yıl 1969’du. Üç yıl sonra androjen alter-egosu Ziggy Stardust olarak Starman ile duyulduktan sonra ise artık unutulmayacaktı. Zaten o da kendisini asla unutturmadı; farklı kimliklerle “bir” olduğunu bizlere hep hatırlattı. “Kimlik bir anlatı bütünlüğü değil, en iyi ihtimalle bazı dönemsel çarpmaların titiz bir şekilde art arda gelmesidir,” diyor Critchley.

 

Peki Bowie’nin dehası neydi, neredeydi? Bir numaracı olamaz mıydı?.. Yazar bu sorunun milyonlarca defa sorulduğundan emin, kısa ve yine müthiş bir cevap veriyor okura: “Bowie’nin dehası, ruh hali ile müziği, ses aracılığıyla birleştirmesinde yatar.” Sonra da dünyayla bir akortsuzluk halinden bahseder ve kendi görüşünü açıklar: “Bowie, daha ziyade dünyanın dünyasızlaştırılmasına, yani dünyanın benlikle bir uzlaşma ya da akort halinde olmadığını gösteren bir ruh hali, duygu ya da akort tecrübesine imkan tanır. Bu bağlamda müzik, belli bir şekilde dünyevilikten uzaklaşma olanağı sağlayan dünyayla akortsuzluk halidir.” Numaracılık dedim, çok kişi demiştir, ama ona da cevabı var Critchley’nin: “Numaracılığı Bowie’nin sanatının hakikiliğine gölge düşürmez, onu mümkün kılar.” 

 

Son bir şey daha: “Bowie’nin müziğini en iyi tanımlayan şey hasrettir.”

 

Daha fazla alıntı yapmamalı. Kitap küçücük ve tek kelimeyle şahane. Bir oturuşta sizi Bowie hayranı yapabilir ama en önemlisi bu değil bence. Onu anlatırken, açıklarken, “onun hakkında”yı da anlatıyor ve açıklıyor; hayranlığın kristalleştiği anları sıraya diziyor, hayranlar olarak hepimizin sorduğu ve sorabileceği sorulara cevaplar getiriyor. Üstelik, şarkı sözleriyle de üstüne yıldız tozu serpiyor. Felsefi bir kitap, evet, ama son derece anlaşılır kalmayı da başarıyor.

 

Aranızda benim gibiler varsa bir öneri: Bowie’ye daha fazla gecikmemek lazım. Kesin bilgi.

 


 

* Görsel: Can Çetinkaya

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.