Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

"Yola savaştan çıkan barışa varamaz"



Toplam oy: 1283
Laszlo Krasznahorkai
Can Yayınları
Laszlo bir bakıma; Kavafis'in kült "yeni bir ülke bulamazsın" dizesini, daha sert, daha keskin; dili zihnin aynası yaparak; gerçekleri tarihin, zamanın ve mekanın sarsılmaz sanılan koruyuculuğundan çıkarıp tekinsizleştirerek, çağının bireyinin suratına, farklı bir formda yeniden çarpıyor.

Geçtiğimiz yıl “Satantango” adlı romanı Şeytan Tangosu adıyla çevrilince Türkçe okuruyla buluşan Laszlo Krasznahorkai’nin bu kez de,  “War and War” adlı romanı Savaş ve Savaş adıyla, Gün Benderli tarafından Türkçeleştirildi. Böylece, uzun yıllar edebiyatseverlerin, hatta yazarın Bela Tarr ile olan dostluğu vesilesiyle sinemaseverlerin, dört gözle bekledikleri bir durum nihayete kavuşmuş oldu. Çevrilen bu romanın da en az Şeytan Tangosu kadar etkileyici olduğu yorumunu duymak, sanırım yazarı tanıyan ve Türkçeye çevrilen ilk romanını okuyan okuyucular için hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

 

Bu romanında Laszlo öncelikle, çokça karşılaştığımız kayıp metni/ yazmayı arayan kahraman tipinin önüne, en başından, daha henüz bu kahraman ortaya çıkmamışken bir set çekiyor ve “kaybolmadan bulunan” metni, kahramanı Korin’in cebine koyuyor. Klasik anlatının sonlandığı bu “buluş” anını geçtikten sonra okuyucusunu ve metni yanına alarak edebiyatın klişelerinden hızlıca uzaklaşıyor. Korin’in deyişiyle tüm roman boyu sürecek “cinnet koşusu” da böylece başlıyor.

 

 

Macaristan’ın bir kasabasında arşivcilik yapan Korin’in, o ana kadar kimsenin fark etmediği yazmayı internete taşıyıp “ebediyete aktarma” isteğiyle beraber, Macaristan sokaklarının, sokak çocuklarının, terminallerin ve havaalanlarının arasından New York’a doğru bir yol açılıyor hızlıca.

 

Buraya kadar anlatılanlar, bir “amaç” arayan Korin’in başarıya ulaştığını ve hayatının amacını bulduğunu düşündürüyor. Metni ebediyete aktarmak amacı bu. Fakat yazmayı internete aktarmaya başladığı anda, karşımıza çıkan dört karakter, yazarın romanın başından beri üzerinde ısrarla durduğu karmaşayı artırıyor. Böylece yazmanın içeriği ve Korin’in hayatının seyriyle beraber, “Hayatın bir amacı ve bu amacın gerçekleştirilebileceği doğru zaman ve mekan var mı” sorusu gündeme geliyor. Romanın bu soruya verdiği cevaplar da gitgide muğlaklaşıyor.

 

Yazmadan aktarılan her sayfa, bir öncekine göre daha “anlaşılmaz” ve “karmaşık” hale gelirken, Korin’in aklı bu dehşet verici cümlelere odaklanamıyor ve durmadan başka yerlere kayıyor. Aklın kaydığı bu yerin, cinnet koşusuna başlanan noktanın epey uzağında olduğu son derece açık. Amacı bulmanın verdiği rahatlığın oldukça uzağında bulunduğu da öyle... Bu uzaklık vesilesiyle de yazmanın yazılma amacı ile hayatın amacına ilişkin sorgulamalar kesişiyor. Bu noktada, kurmaca ve “kurmacanın içindeki kurmacanın” kahramanları sorularıyla birlikte, aynı cevaba doğru hızlıca yol alıyorlar. Yol alındıkça, sayfalar ilerledikçe, romanın içindeki metin/ yazma, Korin’e ikinci bir roman kahramanı gibi eşlik ediyor.

 

Kesişen durumlar çoğalmaya, kaderler daha da benzeşmeye, her sonun bir diğerinin aynısı olduğu hissi acı acı hissedilmeye başlıyor. Okuyucu, bir savaştan başka bir savaşa savrulan roman kahramanları üzerinden, bir savaştan başka bir savaş harici hiçbir yere varılamayacağı sonucuna ulaşıyor. Tam da bu noktada, Korin derin bir içsel sorgulama sonrasında, adım adım aynı huzursuzluğa ve çıkmaza varıyor, “Çünkü yol onları savaştan barışa değil, bir savaştan başka bir savaşa götürüyor” diyor ve ekliyor; “ Çünkü yok, çıkar yol yok.”

 

Böylece,  Laszlo bir bakıma; Kavafis’in kült “yeni bir ülke bulamazsın” dizesini, daha sert, daha keskin; dili zihnin aynası yaparak; gerçekleri tarihin, zamanın ve mekanın sarsılmaz sanılan koruyuculuğundan çıkarıp tekinsizleştirerek, çağının bireyinin suratına, farklı bir formda yeniden çarpıyor.

 

* Görsel: Mert Tugen

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.