Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Aşığım, hidayete eriyorum, tarihim muhteşem, suçum kriminal, hayatım popüler roman!

Müzikte arabeski, siyasette İslam hareketini, edebiyatta da popülizmi doğuran 80’ler… Hıristiyanlıkta İsa’dan önce İsa’dan sonra neyse, bizim için de hep 80 öncesi ve 80 sonrası… Popüler romanın içimizden taşıp fışkırması, yayın piyasasını, edebiyatı neredeyse ele geçirmesi de bilindiği gibi 80’lere denk geliyor. Popüler roman gibi alanı geniş, ürün sayısı ölçülemeyecek bir tür üzerinde inceleme yapmak için Veli Uğur da bu dönem ve sonrasını seçerek makul bir sınırlama getirmiş çalışmasına. Her şeyi 80’le başlatmış.  

 

Bu dönemde başlayan kesin dönüşüm, popüler edebiyat dediğimiz türün patlamasını, bu bağlamda kitabın “mal”, “meta” haline gelmesini sağlamakla kalmaz, bugün çoksatan kitapların büyük kısmının bu tür ürünlerden oluşmasına ve bunun doğal bir sonucu olarak pazarın popüler romanlara bağımlılık geliştirmesine de sebep olur. Yoğun, karşılıklı ve bağımlı bir ilişki süreci başlar kitap piyasasında. Okurun ilgisini çekecek, yüz binlere, milyonlara ulaşacak kitaplar yaratılmalıdır, bunun için de haliyle çeşitli “edebi” olmayan stratejilere ihtiyaç vardır. Popüler romanlar, aşk, korku, tarih, hidayet, fantastik gibi çeşitli alt türlere ayrılır bizde de tıpkı batı da olduğu gibi. (Edebiyat içinde de var olan bu türlerle, popüler roman için olanlar arasındaki ayrımı göz ardı etmeden tabii ki.)Bu alanda ürün verecek yazarlar için belirli kalıplar, yazım ve satış stratejileri oluşturulur, bu stratejiler de zamanla rayına oturur. 

 

 

 

 

Veli Uğur işte bu alt türler üzerinden ayrıntılı bir tarama sunuyor bize. Türlerin Türkçedeki belli başlı temsilcilerini ve bu temsilcilerin çok okunan romanlarını ele alıyor. Söz gelimi aşk romanlarına bakalım: Ahmet Altan, Halim Bahadır, Kürşat Başar ve Duygu Asena. 80 sonrası popüler aşk romanlarımıza bireyselleşme, gelenekten kopuş, cinsellik arayışı ve kadınların toplumsal hayatta değişen rolleri damgasını vurur.  Belli başlı kodları da vardır bu romanların: Özdeşleştirme, arındırma, nostalji gibi. Tüm popüler romanlarda olduğu gibi aşk romanları da okurlarına özdeşleşebilecekleri imajlar ve rol modelleri sunarlar. Özellikle cinselliğin çok ön planda olduğu romanlarda yazar hem ayrıntılı cinsel ilişki sahneleri kaleme alır hem de burada yapılanların yanlış ya da günah olduğunu her seferinde vurgular. (Veli Uğur’un çalışmasında apaçık görülür ki özellikle Ahmet Altan, bu arındırma yönteminin şahikasına çıkmıştır!) Ve nostalji nostalji nostalji… Evet, eski aşkların tadı artık hiç yoktur. Aşk romanlarının aşık olamayan kahramanları bilmedikleri bir geçmişi, tıpkı okurları ve yazarları gibi, pek aramaz ama özler durur. 

 

Bilimkurguda ve fantastikte iyi denebilecek ürünler verilmiş olsa da genelde çuvallayan Türk popüler romanının onurunu polisiyede ve tarihi romanda kurtarırız. Toplumsal hayatın temel sorunlarından biri haline gelen suç, farklı boyutlarıyla ele alınmaya başlanır 80 sonrası polisiye romanlarda. Katiller, hırsızlar, profesyoneller, polisler, amatör dedektifler suç ve ölüm bağlamında birer kahraman olarak popüler romanlarımızda boy gösterirler. Türün çok yetkin eserleri elimizin altındadır. Tarihi romanlar ise övünülecek bir geçmiş arayan ve sayıca giderek artan okuyucunun tüketimi için üretilmeye başlanır. Geçmiş yüceltilir, maceralar anlatılırken ataların iyi yanları öne çıkarılır, “biz” ve “öteki” arasındaki ayrım ince bir çizgide her daim geçilir. Tarihimiz geniş ve nice muhteşem yüzyılla doludur. Geçmiş bugünün bakış açısından yorumlanarak, günümüze göre manipüle edilerek yeniden yeniden yazılır. 

 

Ve gelelim “Ayyaş Çağdaşlar, Huzurlu Dindarlar” a, yani hidayet romanlarına… Veli Uğur’un çalışmasının en uzun bölümlerinden biri hidayet romanlarına ayrılmış. 60’lardan sonra iyice genişlemeye başlayan tür 80’lerle birlikte doruk noktasına ulaşmış. Biz’in ne şahane öteki’nin ne berbat olduğu klişesi üzerine kurulu türde, çağdaşlık ayyaşlık, kumarbazlık, fahişelik demekken, bundan tek çıkışın Müslümanlıkla olabileceği gösterilir. Bu tür romanlarda ideoloji, kurgunun da popüler romanın içinde bir parçacık bulunan edebiyatın da önüne geçer. Veli Uğur’un oldukça ilginç tespitlerine göre ilk dönemlerde dünya işlerinden elini eteğini çekmiş, mazbut bir dindarlık anlayışı vazedilirken, son dönem yazılan hidayet romanlarına zengin Müslüman kahramanlar damgasını vurmuştur. Hatta İslamcı zengin bireylerin değil, İslamcı zengin sınıfların romanları yazılmaya başlanmıştır.  Bu tür romanlarda hep gerçek Müslümanlık aranır. Uğur’a göre hidayet romanı yazarları geleneksel İslamı yeterli bulmazlar. Ve kendilerince kurdukları doğru Müslümanlığı vazederler. Başörtüsü burada çok ön plandadır. Tüm ibadetlerini gerçekleştirse de kadın, başörtülü değilse eğer gerçek İslam yolunda değildir. Böylelikle hidayet romanları, günümüz İslamcı hareketinin sembolü olan başörtüsünü, bir klişe olarak kullanarak tüketici profilini yakalar. 

 

Böylesine çok yazılmış kitap, onları yazan binler, okuyan yüz binler, milyonlar? Birkaç basma kalıp tekniğin üzerinde gayet kaba bir dans edermiş gibi görünen popüler romanlarla ne yapmaktayız? Umutla cevap veriyorum: Edebiyatı aramaktayız.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız âlemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize.

 

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.

Ibn Haldun’un Mukaddime’de üzerinde durduğu çevrenin ve yaşanılan şehrin insan üzerindeki etkisi, modern yazarların ve düşünürlerin de peşini bırakmamış bir tartışmanın konusudur. Walter Benjamin meşhur kitabı Pasajlar’da 19. yüzyıl Paris’inden ve Charles Baudelaire’in şiirlerinden yola çıkarak erken modernizmin izlerini sürer.

Edebi türler arasındaki tartışmaları her zaman büyük bir keyifle izlemişimdir. Bu tartışmalar arasında kuşkusuz, hangi türün daha eski olduğuna dair tartışma, yazarları, şairleri ikiye böler. Şairler, şiirin en eski edebi tür olduğu iddiasındadırlar. Hikâyeciler ise insanın “tahkiye” etme ihtiyacından dolayı hikâye türünü ilk insana kadar dayandırırlar.

 

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.

Söyleşi

UNESCO Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi'ne alınan Dede Korkut Hikâyeleri hem Türkler hem dünya kültür tarihi için niçin bu kadar önemli?

 

ŞahaneBirKitap

Svetlana Aleksiyeviç, "yepyeni bir edebi tür" olarak tanımlanan, uzun bireysel monologları farklı seslerin duyulduğu bir kolaja dönüştüren özgün dokümanter tarzıyla 2015 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştü.

Editörden

Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız âlemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize.