Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Ayna tutkusuna ve dünya üzerindeki "gerçek" çok satanlar listesine dair...

Okuyanlar bilirler, Necip Mahfuz, İslam dünyasında tepki çeken ve yıllarca yasaklara takılan romanı Cebelavi Sokağı’nın Çocukları’nda, tek tanrılı ve kitaplı dinlerin etkileyici bir alegorisini yapar. İnsanlığın kültürel ve dini inanışlarında yüzyıllar boyunca gözlenen evrim eksenine oturan romanda özellikle hikayelerin inanç ve sosyalleşme üzerindeki etkisi vurgulanır. Son peygamber Muhammed’e gelindiğinde ise artık Tanrı’nın ilk emri “oku”dur. Oku ve yaz... İnsanlık yeni bir çağa girmektedir çünkü, hikayeler çağına, roman çağına... 19. yüzyıl roman türünün yüzyılıdır hiç şüphesiz. 20 ve 21. yüzyıllar da öyle, hikayelere olan düşkünlüğümüzün farkındayızdır artık ve bu farkındalık satış rakamlarıyla, okunma oranlarıyla da tescillidir.

Geçtiğimiz günlerde Sabit Fikir’de yer alan bir haber tüm zamanların çok okunan çok satan kitaplarına ve yazarlarına dair yapılan bir araştırmayı içeriyordu. 16.08.10 tarihli haberde “gerçek çok satanlar” tespit edilmişti. Buna göre listenin başında Kuran ve İncil yer alıyordu. Bu iki büyük dinin kutsal kitaplarının hemen altında ise, ironik bir şekilde bir başka kutsal kitap; yani Mao Zetung’un Çin’de kurduğu komünist düzeni anlattığı Küçük Kırmızı Kitap’ı...  Bu üçlüyle edebiyat eserlerinin arasına Çince-İngilizce sözlük giriyor ve sözlüğün ardından J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi, Agatha Christie’nin On Küçük Zenci’si, J.K.Rowling’in Harry Potter serisi , Dan Brown’un Da Vinci Şifresi ve Salinger’in Gönülçelen’i yani Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı geliyor.

Yaşadığı dünyanın bir parçacık farkında olanlar için hiç de şaşırtıcı bir liste değil... Proust Kayıp Zamanın İzinde’de ancak başkalarının tutkularını anlayabileceğimizi söyler; başkalarının tutkularını okudukça, öğrendikçe kendimizinkilerin de farkına varırız ona göre. Sadece tutkuları mı, hayatı da başkalarının hikayeleri aracılığıyla tanır, yaşar ve severiz. Hikayeler, bizim aynamız, hem de öyle çok derinlikli ruhani olmaları da şart değil, gündelik yaşamımızın en sıradan yönelimlerimizin ve duygularımızın da aynası onlar... Dolayısıyla listenin en tepesindeki kutsal kitaplara kimsenin diyecek bir sözü olamaz. Onlar kısa öyküler aracılığıyla kocaman bir felsefeyi ve toplumsal düzeni ruhlarımıza kazıyan kitaplar.

Gelelim edebiyata... Araştırmaya göre dünya üzerinde en okunan edebiyat eseri Yüzüklerin Efendisi. Pek çoğumuzun hala fantastik diye burun kıvırdığı bu üçleme üzerine, sinema uyarlamasının da etkisiyle çok yazıldı çizildi. Ve belli ki önümüzdeki yıllarda da daha çok yazılacak, Tolkien’in başyapıtı nice incelemeye konu olacak gibi görünüyor. Eserin satış rakamı: 150 milyonun üzerinde ve bu rakam her geçen gün artıyor. Peki neden en çok Tolkien’i okuyoruz? J.R.R.Tolkien öncelikle son derece özgün bir dille insanlığın içinde bulunduğu kaotik toplumsal ve ruhsal iklimi hikayeleştiriyor da ondan. İyisiyle kötüsüyle içimizde yaratıp yaşattığımız, kolektif bilinçaltımızın ürünlerini kahramanlaştırarak yapıyor bunu. Hiçbirini kayırmadan, iyinin hakkını iyiye, kötünün hakkını kötüye vererek yapıyor. Fantastik dünyanın içinden yüzlerimize son derece berrak bir ayna tutuyor.

Tolkien’in bu kadar sevilmesinin bir diğer nedeni de anlattığı küçük hayatların büyük bir hikayenin içinde yer aldığı izlenimini uyandırması, devamında ise önümüzde yavaş yavaş açılan büyük hikayeyi etkileyecek olanın küçük hayatlar olduğunu açık bir şekilde vurgulaması. Küçük, sıradan hayatlar yaşayan bizlere roman boyunca beyhude yaşamadığımızı hissettirmesi.

Agatha Christie’nin On Küçük Zencisi de, görünenin ardındakini görmeye dair tutkumuzu, merakımızı  irdelemesiyle bir anlamda Tolkien’le aynı düzleme oturan bir eser. Tıpkı bu romandaki gibi ev sahibini bir türlü bulamadığımız dev gibi bir evin içinde küçük karanlık sırlarımızla dolaşıyoruz bizler de ne de olsa. Bilinmeyenlerle çevriliyiz, ölümse etrafımızda kol geziyor...

J.K.Rowling’in Harry Potter serisi ise Tolkien’le başlayan fantastik edebiyatın, kahramanın epik yolculuğunun en iyi örneklerinden biri. Yıldızlı gökyüzünün altında uzanıp hayallere dalmak gibi berbat bir ailede yaşayan mutsuz bir çocuğun büyülü maceralarına ortak olmak hoşumuza gidiyor belli ki.

Ve 2003’te yayımlandığında edebiyat dünyasını yerinden oynatan Da Vinci Şifresi de tıpkı On Küçük Zenci de olduğu gibi görünenin altını kazmaya dair bir roman. Yanı sıra günümüzdeki yeni edebiyat eğilimlerini de içeriyor: Tarihi ve dini sırların açığa çıkması, bu günü geçmişin derinliklerinde arama, anlama ve yorumlama çabası... Ne de olsa yetişkinlerin dünyasında kendine bir yer arayan yeni yetmeleriz hala… Ve işte bu nedenle Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar’ını da Yüzüklerin Efendisi’ni de, listeye giren tüm diğer edebiyat eserlerini de o kadar çok okumuşuz ve okumaya da devam ediyoruz iştahla. Dünya üzerinde kaleme alınmış bütün hikayeler hayatımıza doğru tutulmuş birer ayna ve biz kendinden bir türlü emin olmayan yeniyetmeler gibi o aynalara bakmaya doyamıyoruz, ne mutlu ki...    

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.