Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dergi günleri

Gazinoları, kumpanyaları, müzikli oyunları unuttuk çoktan, tiyatro olmasın istiyoruz, her ne kadar büyük bir ivme yakalamış olsak da, sinemaya ne gerek var, diyoruz, yayıncılık ölü sektör zaten, dergicilik ise bitti biter… Kültür dediğimiz şeyin yapı taşları, birer gereksiz kıymık gibi ayrılıyor içimizden yavaş yavaş. Peki hepsi tamamen çıkınca hayatımızdan toplum dediğimiz şeyden geriye ne kalacak; yani bizden? Dergiciliğin öldüğünden eminiz, dergi çıkarmanın zorluklarından söz edilirdi geçtiğimiz senelerde, şimdi dergiciliğin sorunlarından söz etmekten dergiciler bile sıkılır oldu. İnternet ortamı kuşkusuz yeni bir sayfa açtı kültür hayatımızda ama dergi dediğimiz şeyi var eden düşünsel altyapıdan, derlitopluluktan, çeşitlilikten nasibini almış kaç internet dergisi mevcut elimizde? Haksızlık etmek istemem ama bir elin parmaklarını geçmez… Yine de korkmayın sayın okurlar, derdim dert yanmak değil, güzel haberler vermek. İki tane taptaze basılı dergi doğdu bu ay yayın dünyamızın içine. Masamda duruyorlar, karıştırıp duruyorum kaç gündür: Panpa ve İkibin50.

 

 

 

 

 

 

 

Panpa, Altıkırkbeş bünyesinde çıkan bir sanat-fikir-aksiyon dergisi. Yayın yönetmeni Yusuf Ünal. Yazı kadrosunda Deniz Çakır, Erdem Elbir, Şenol Erdoğan, Yavuz Öztürk, Kerem Savaş (ve daha nicesi) gibi isimler yer alıyor. Sadece yazı mı, görsel malzeme açısından da oldukça zenginler. Yusuf Ünal’ın belirttiği gibi “okur sadece yazıyı görürse sıkılır, dergiyi satın almaz, o kadar mal elimizde kalır, maazallah batarız diye düşünerekten Türkiye’nin önde gelen ressam ve çizerlerine ücreti mukabilince illüstrasyonlar” yaptırılmış. Ben en çok Özgün Altıntayt’ın 'Bir Türk kadınının abazanlık halleri ya da bizimkisi bir aşk hikayesi', Şenol Erdoğan’ın 'Sex, Drugs & Rock’ın Roll' adlı denemeleri ile Sefa Aykın’ın 'Ölü Şehrin Radyosu' isimli edebiyat yazısını beğendim. Zira Sefa Aykın “neticede edebiyattan anlamak iyi, doğru ve güzel edebiyatı teşhis edebilmekten çok, edebiyatı sevebilmenin yöntemlerini bulmaya çabalamaktır,” diyor, pek doğru söylüyor. Panpa sanat ve fikir dünyamızda hayırlara vesile olur inşallah diyerek İkibin50’ye geçmek istiyorum…

 

 

 

 

 

 

İkibin50, adından da anlaşılacağı üzere bir 'sürdürülebilir gelecek' dergisi. Genel Yayın Yönetmeni, Sevda Yayla. Derginin yazı işleri ekibi Recycling Teknoloji ile Ekoyapı Ekolojik Yapılar ve Yerleşimler dergilerinden deneyimli bir kadro. Dünyanın şimdi ve gelecek adına umuttan çok eyleme ihtiyacı olduğunu düşünüyorlar, ki haklılar, ve bu düşünce ekseninde İkibin50’yi vücuda getiriyorlar. Teknolojik değişimler çağının rüzgarına kapılıp giderken Dünya da bizi takip ediyor mu acaba, diye soruyorlar yüzümüze karşı. “Dünyanın bizi takip etme noktasında başarılı olduğunu söylemek zor. Temposunu düşürmüşe benziyor daha çok. Eskisi kadar petrol sağlayamıyor mesela, denizleri temiz tutamıyor. Temiz bir hava soluttuğu da söylenemez. Ağaçları tükeniyor, havası ısınıyor, kirleniyor. Üzerinde çok fazla insanın yaşamasına izin veriyor ama bu insanlara kaynak sağlamakta zorlanıyor… Yaşanan çevresel sorunlar karşısında dünyayı suçlamak sanırız yapabileceğimiz son şey bile değil.” Evet, başta da altını çizdiğim gibi, eylem diyor İkibin50’ciler. Oturup beklemekten ve vah’lanmaktan başka bir şey yapamayanları bir araya getirecek düşünsel altyapıda ve çözüm önerecek girişkenlikte bir dergi müjdeliyorlar. Ne güzel…

 

 

Ayın ilk günlerinin keyfi demek, yatan maaşların sıcaklığının da etkisiyle, gazete bayiilerine, kitapçılara gidip dergi almak demektir biraz da… Hatta müsait olanları, satın alıp almamak için karar veriyormuş gibi yaparak bedavadan karıştırmaktır… Unutmayalım, tadını çıkaralım…

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


dergiler bır ay boyu sıze dusuncecek yeni başlıklar açan,elınızın altında karıstırabılecegınız okunası kıtapcıklar.mutlaka bır dergıyı duzenlı takıp etmek gerekır fıkrındeyım.


Kesinlikle okumalı ve bunu sürdürmeye devam etmeliyiz. Bu güzel yayınlar zihnimizin açılmasına yardımcı olur. Sabahın erken saatlerinde bir dergi karıştırmak ve kahve yudumlamak. Eğer insan kendini bundan mahrum ederse neyine nefes almak ve yaşamayı sürdürmek.

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.

Kulis

Ercan Kesal: ''Edebiyat, Dünyaya Tahammül Gücü Verir''

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değiş ...

ŞahaneBirKitap

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Editörden

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.